İsmail Akman
Oradalardı.
Keyifle gülüyorlardı. Bazısının elinde balon, macun, kiminde pamuk şeker, külahta çekirdek.
Karavanın önünde dizildiler. Eskiden kalma neşeleri, yepyeni kahkahaları, basit mutlulukları… Üstleri başları eski ama temiz. Tertemiz. Ayakları çıplak kiminin.
Sandalyede oturuyor Cambaz. İçerisi yarı karanlık. Sandalyede bir cambaz, aynada bir cambaz. Sabit iki direk, dengesiz bir ip. Bir hayat. Sandalye çok geveze. Masa sağır. Aynaysa ne geveze, ne sağır.
Cambaz’ın kolları iki yana sarkmış. Cambaz kollarını unutmuş. Cambaz’ın bir elinde sigara, bir elinde silah. Cambaz her şeyi unutmuş.
Bugün biri ölecek.
Cambaz çoktan ölmüş.
İki yanında iki bezgin melek. Başlarının olduğu yerde iki derin zaman çukuru. İki tekinsiz leke. Bir yerlerden çağırılmışlar, çıkıp gelmişler, belli. O yerler kimseye malum değil.
Ölecek birimiz.
Cambaz aynaya bakıyor. Cambaz kendine değil, aynaya bakıyor. Aynanın sırrını söken, tüm zahirleri batına gömen bir nazar. Bir ağulu bakış. Aynada biri… Cambaz’a bakıyor. Gözlerinin olduğu yerde iki derin zaman çukuru.
Oradalar.
Kalabalık dışarısı. Önce yaşlılar gitti. Sonra gençler. Çocuklar kaldı karavanın önünde. Otuz çocuk. Yirmi çocuk. On çocuk.
Çocuk dediğin büyür, Cambaz. Büyür, azalır.
On çocuk yoruluyor. On çocuk sıkılıyor. Bekliyor on çocuk. Oturuyorlar toprağa. Toprak nemli. Toprak yaş. Cambaz’ın büyüdüğü toprak. Kökünü bıraktığı… Sandalyesinde sürekli konuşan kadın. Masada sürekli içen adam.
Tezahüratlar başlıyor dışarıdan. Cam-baz! Cam-baz! Cam-baz!
Oradaydılar.
Gençtiler. Vadinin akşam güneşi arkalarında. Ceplerinde tazelik. Ceplerinde bahar. Ceplerinde koca bir mevsim.
Onun gözleri denizlerin ardına kadar. Cambaz’ın gözleri hep iki direk arası. Gelincikler serilmiş önlerinde. Papatyalar diz boyu. Uzanmışlar toprağa.
“Önceleri uçmak gibidir,” demişti Cambaz.
“O zaman sakın alışma,” dedi.
Her sene gelip o gözleri aradı. Her sene, panayır zamanı. Hiç alışamadı. İki direk arası, ipince bir sancı. Hep. Denizlerin ardına kadar hüzün.
Dört vilayet, yirmi sekiz kaza, yüz yetmiş altı köy, bir karavan. Karavanı… Sert kabuğu, zırhı. Gezginlikte yaşadıkça nasırlaşmış ilave bir deri, nasırlaştıkça ağırlaşan, kamburlaşan ikinci bir sırt. Dengesini düşünmeden basabildiği yegâne dünya parçası. Evi.
Evi?
Askerden geldiği yıl, masa tutuştu önce, sonra sandalye, sonra bütün ev. Bir hafta sonra yollardaydı. Aylarca berduş gibi gezdi, diyar diyar. Ne iş bulsa yaptı. Bir gün bir panayırda cambazhanenin kapısından içeri girdi. Giriş o giriş.
Ona göreydi. Ardında bekleyeni yok. Dostu yok. Ağlayacak kimse yok. En tehlikeli numaralara bile gözü kapalı cüret edebilirdi o. Hayatta elinde bir şey yoktu. Ne toprakta izi, ne mal mülkte gözü. Bu eyvallahsızlığın karşılığı neyle ölçülebilir, hesaplanabilirdi ki? Canını sürdü masaya. Hiç kaybetmedi. Ne kazandı, bilinmez.
Yüzünü boyadı mı, her şeyi unuturdu. Akşam ezanı başlardı krallığı. Yatsıya kadar alkışlar, tezahüratlar, ıslıklar… Sabah ezanına kadar içer, yüzünü silmeden yatardı. En zoru öğlen uyandığı zamandı. Yalnızlık… Yeni bir gün. Kara kaplıya bir çizik daha.
Cam-baz! Cam-baz! Cam-baz!
Oradalar.
Önce silah düştü yere. Sonra izmarit. Gıcırdadı sandalye. Kıpırdadıkça uzayan bir çığlık. Bir çekmece açıldı masadan. Çektikçe uzayan bir kahkaha. İçinde bekleyen bir maske. Kalem, pudra, boya, isli mantar, peruk.
Dışarıda sabırsız homurtular. İki omzunun başında iki çürümüş ihtiyar… Sandalye durmadan konuşur. Masa hiçbir şey duymaz. Aynada bir mum alevi.
Mumun isine boğuldu elindeki mantar. İsli isli, bir yüz çizdi Cambaz’a. Kara, boğuk iki çukur boyadı önce. Kapkara, ölmüş iki göz. Sönmüş iki fener.
Aynada gülüyor Cambaz. Dişlerinin beyazı cehennemi aydınlatıyor. Ölüler güler miydi? Gülmeliydi.
“Şişeyi al, başına dik Cambaz!”
“Şişe boşaldı bile.”
“İşte Cambaz! Gülen adam! Güldüren adam!”
“Ben neredeyim peki? Yüzüm nerede? Ellerim? Aklım?”
“Bu defa kendini öldür Cambaz! Cambaz’ı değil!”
“Önceleri uçmak gibidir.”
“O zaman sakın alışma!”
O gece uçtu Cambaz. Bütün alışamadıklarına.

İsmail Akman kendisini bir yolcu olarak tanımlıyor. Ellilerin kıyısında. Denizli’de yaşıyor. Arada uyanıyor. İki küçük fili var. Aklında da ne çok iş… Bütün bu yolların, yaşların, işlerin, düşlerin ve fillerin doyurulmasına çalışıyor. Şu sıra yorgun. Kitabını bitirdi. Kapağını daha göremedi.


