Atiye Gözde Sıdar

Bir süredir sabahları alarm onu değil, o alarmı uyandırıyordu. Yatağın öte yanındaki karısı, son bir kaç yıldır aynı mesafede sırtı ona dönük uyuyordu. Üzerinde boynuna kadar çekilmiş bir yorgan ile yatma vakti ikisinin arasına yerleşen şu yastıkla geçiyordu geceler. İstenmeyen misafirdi yataklarında o yastık. Tam karısına sokulacakken yorganın altında onu farkedip dışarıya fırlattığı da oldu Timur’un. Bazen Buket’in iki bacağının arasında, bazen kollarının içinde kalıyor; geliyor, aralarına yerleşiyor, gece boyunca orada kalıyordu. Bir de güzel sarılıyordu ki Buket. Karısının sıcaklığını özlemişti Timur. Pes etti bir süre sonra. Çıplak vücudunun üzerinde seyrettiği o güzelim ateşli saçlarıyla karısının sıcak nefesi hatırlanması zor bir rüyaydı artık. “Bir zamanlar ‘dün’ olan şey, şimdi ‘maziye’ dönüşmüştü.” Olur olmaz zamanlarda arzulandığı, içinin kıpır kıpır ettiği zamanlar bir daha gelir miydi? Hele o dostlarla akşam yemeklerinde içtiği bir kadeh Chevignon Blanc sonrası daha yolda aldığı öpücükler… Sözlerle söylenmeyen kurallar vardı artık. Ayakları buz gibi olduğunda sıcacık bacaklarına üşümesi geçene kadar dokunduğu oluyordu tabi ancak biraz sokulup ısındıktan sonra o davetsiz misafir belası yine aralarına giriyor, geceler yine uykuyla uyanıklık arasında sabah oluyordu.
Uyandırmadan karısını kalktı sessizce Timur. Mutfağa geçip sabah kahvesi yaptı kendine. Buzdolabına iliştirilmiş notu okudu: “Cemal Bey’e çöpler verilecek. Balkon kapısının kilidi bozuk, kapanmıyor. MTV’nin son günü!”
Hallederdi hepsini. Kâzım Bey bir saate gelirdi. Bir çilingir çağırır, vergiyi telefonundan bir iki tuşla yatırırdı, ne olacak ki? Nasıl olsa dergide düzenli yazılar yazan bir köşesi, her ay düzenli bir geliri vardı. Yeter ki zamanında yazılarını göndersindi.
Bilgisayarını açıp telefonuna el attı Timur. Bir sürü grup mesajı…“Aile”, “Apartman”, “ODTÜ’lüler”, “Bizim eküri”…
Aynı anda ekranda bir WhatsApp bildirimi belirdi: “Dergi / Mart Sayısı”. Genel yayın yönetmeni Sedef yazıyor… Yazıyor… Bir de yanına eklenmiş iki kişi daha: Efe ve Mert. Derginin “erkek sesi” diye dolaştırdığı Timur dışındaki iki yazar.
Sedef: Günaydın .
Klasik güneş emojisini eklemiş.
Sedef: Bugün 8 Mart özel için son düzlüğe giriyoruz. Sizden ricam: Klişe olmasın, lütfen samimi olsun.
Sedef: Temamız “kadın” tabii ki.
Sedef: Son teslim: Bugün 18:00
Sedef: Bu defa birinci tekil şahıs kullanın anlatıcıda. Okurla bağ kurun. Biraz empati kurun biz kadınlarla. Hadi size güveniyorum, beyler.
Yok artık! Anlatıcıya da karışamazdı ki dergi yönetimi!
Efe hemen girdi araya, sanki şaka yapmadan yaşayamazmış gibi.
Efe: Hadi bakalım, içindeki kadınla konuş.
Mert onu yalnız bırakmadı; mesajlarının sonunda hep aynı emojiyi kullanırdı, bütün hayat bir kahkahayla çözülebilirmiş gibi.
Mert cevap yazdı hemen: Abi çok kasma. “Kadınlar çiçektir,” diye gir.
Kadın yazarlar için kolaydı tabi. Peki erkekler? Diri memeler, yuvarlak kalçalardan bahsetseler Jennifer Lopez’e roman yazıp Rihanna’ya methiyeler düzebilirlerdi. Hele Jennifer Lawrence için Cemal Süreya bile olurlardı.
Sedef yazmaya başladı yine.
Sedef: Hayır hayır “kadınlar çiçektir” kesin istemiyorum.
Sedef: Duygu istiyorum. Kadın odaklı duygular. Empati, şefkat, dayanışma, bellek, özgürlük.
Telefonu masaya koydu. Kahvesinden bir yudum aldı.
Bilgisayarda boş bir sayfa açtı. Başlık yazdı: “Kadın…”
Sildi.
Tekrar yazdı: “8 Mart”
Daha kötü buldu. Sildi.
Kısa bir süre ekrana baktı. İmleç yanıp sönüyordu; bu küçük ışık, ona bakıp duruyordu. “Hadi” der gibi. Köşesini boş bıraksaydı daha anlamlı olmaz mıydı? Kadınlar gününde sadece yazar olarak isminin göründüğü altta kocaman bir boşluk…
Tekrar yazdı:
“Ben…”
Durdu.
“Ben” dediği an, kimin “ben”i olacaktı? Kadın anlatıcı demişlerdi. “Ben.” Hangi “ben”?
Kendisini zorladı. Bir kadın sesi düşünmeye çalıştı. Eşinin sesi… Bir zamanlar sevgilisinin sesi… Yok. Olmazdı. Hayalindeki kadının dilinden mi yazsaydı? Adı ne olsaydı? Defne? Defne olmaz. Liseden arkadaşı. Ya yazısını okuyup üstüne alınırsa? Hazal? Hazal mı? Hazal eski sevgilisi. Ona çektirdiklerinden sonra özür mahiyetinde olurdu. Angelica. Evet Angelica. İngilizcedeki melek sözcüğünden türemiş olmalıydı. Hemen anlamına baktı. Melek otu. Şemsiye gibi yaprakları olan, mis gibi kokan, onu şefkatle sarıp sarmalayacak olan bir metafor. İşte buydu. Üstelik havalı bir isimdi.
Tam o sırada ekranda küçük cümle belirdi. Kendi yazmadığı bir cümle.
“Ben, son bir kaç yıldır…”
Timur irkildi. Eli klavyenin üzerinde donakaldı.. Ekrana yaklaştı. Cümle, italik değildi, farklı renkte değildi; onun yazdığı fontla yazılmıştı. Tıpkı onun gibi, sanki onun eliyle. Cevap yazdı Timur. “Son bir kaç yıldır ne?”
Altına başka bir cümle geldi:
“Aklındayım ben senin.”
Timur refleksle sil tuşuna bastı. Cümle silinmedi.
Ekran, onun değilmiş gibi duruyordu.
Timur yazdı, sanki tartışmaya girer gibi.
“Nasıl yani?”
Cümle bittiği anda hemen karşılık geldi. Neydi bu şimdi? Bilgisayarına izinsiz giren dijital bir korsan mı?
Boğazı kurudu.Tadı kaçtı.
Yazdı:
“Kimsin sen?”
Cevap belirdi ekranda.
“Angelica”
Parmakları istemsizce tuşlara basmaya başladı Timur’un.
“Yok artık!”
Bu, akıl oyunu olabilirdi. Yorgunluk? Bir tür yaratıcı yazarlık hilesi? Kendine “samimi” bir metin yazdırmak için bulduğu bir numara?
Angelica ile yazışmaya başladı Timur. Sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi hissetti. Uzun uzun konuştular. Hayallerden, heveslerden, isteklerden. Entelektüel sohbete bile girdiler bir ara. Müzik zevkleri aynıydı. Filmleri ikisi de izlemişti. Peki kitaplar? Faust’un Mephisto ile anlaşmasınadan, Dövüş Kulübündeki Tyler’a kadar ne çok ortak nokta buldular. Tam istediği gibiydi her şey Timur’un.
Bir ara karısı kalktı. Dergiye yazı yazdığı için konsantrasyonunu bozmadan seslendi. “Timur ben çıkıyorum. Manikür pedikür randevum var.”
Timur ekrana o kadar kilitlenmişti ki “Görüşürüz akşama” bile diyemedi.
Bütün gün yazıştılar. Angelica aklını başından almıştı. Sanki yıllardır beraberdiler. Dertleştiler, güldüler, hatta bir süre flörtleşip cilveleştiler. İşte aradığı kadın buydu. Tatlı nefesini boynunda, ıslak dudaklarını vücudunda istediği kadın.
Dergiye göndereceği yazının son dakikaları yaklaştı. Angelica ile sohbeti yavaşladı.
“Ben sadece…”
“Sadece ne? Angelica?”
“Sen ‘ben’ arıyorsun. Ben zaten buradayım. Ama sen beni okur için istiyorsun. Kendin için değil.”
Anlamlandıramadı Timur. Ne demekti şimdi bu? Bir veda cümlesinin girişi mi?
“Hayır hayır. Ben seni kendim için istiyorum. İçimdeki boşluğu dolduransın sen. Eksik yanımı tamamlayan.”
“Zamanım geldi. Saat altı olmak üzere.”
“Ne olur, gitme!” yazacaktı ki saatin farkına vardı Timur. Kaydetti dosyayı.
Yazıyı gönderme vakti gelmişti. Angelica’yı da…. Son bir kontrol yapmadan “Gönder” tuşuna bastı e-postasında. Bir görsel ekledi yanına. Melek otu çiçeği, Angelica.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

