Mualla Çelik Hıdıroğlu

Eli kapı tokmağına uzandığında tek istediği, bir an önce evden uzaklaşmaktı. Kapıyı çekti. Soluk lacivert yağmurluğun içinde, omuzları düşmüş, başı önde, merdivenlerden indi. Kamera onu arkasından takip ediyordu.
Dış kapının eşiğinde durdu. Serin ve kasvetli bir ilkbahar günüydü. Göğüs kafesi yağmurluğun altında belirgin bir şekilde kabarıp indi. O nefes, ilk özgür eylem gibiydi…
Elleri ceplerindeydi. Hayli gergin olduğu, çatık kaşlarından, dudaklarını dişlemesinden anlaşılıyordu. Günün bu saatinde sağa sola koşturan insanlar yoktu etrafta. Bakışları, balkonlardaki cansız çiçek saksılarında, perdelerin arasından sızan ışıklarda gezindi. Sonra sağındaki taş duvarın dibindeki bir noktaya kilitledi gözlerini. Ne yöne gideceğine ne kadar uzaklaşacağına karar vermek içindi bu bekleyiş. Yüzünde donuk bir ifadeyle dönüp evin boş penceresine baktı. Korkunç bir boşluk vardı içinde. Yorgundu, ölesiye yorgun. Birden sokağın ucu çok uzak göründü gözüne.
Yılların birikmiş yüküyle bedeni kamburlaşmış ve çökmüştü. Çocukluğu, gençliği boyunca itilip kakılmış, hiçbir zaman kendine yapılan haksızlığa, aşağılanmaya ses çıkarmamıştı. Cesareti yoktu çünkü. Kendi kuytusuna, en derinlere saklanmayı seçmişti bunun yerine.
Külçeye dönmüş ayaklarını sürükleyerek, belki yarım saat belki daha fazla, düşüncelerinin peşinden yürüdü.
Patikaya saptığında adımlarını yavaşlattı. Önündeki yol, yılan gibi kıvrılıyordu. Ağaçların gölgeleri düşmüştü yola. Çalıların bittiği, patikanın ikiye ayrıldığı yerde ansızın durdu. Yol ağzındaki beyaz çiçek dikkatini çekti. Kıpırtısız durdu bir müddet. Sonra ani bir kararla dizlerinin üzerine çöktü. Etek uçları taşlara değdi. Kadraj yüzüne odaklandı o esnada. Kadının ince ve renksiz dudakları hafifçe aralanmıştı. Gözlerinde derin bir şaşkınlık ve merak vardı. Önünde, beyazımsı, küçük bir çiçeğin incecik sapı, taşların arasında, tek başına duruyordu. Mor damarları iplik gibi görünüyordu. Anlayamadığı bir hüzün çöktü içine. Narin elini yerdeki çiçeğe uzattı.
Silene vulgaris idi gördüğü. Kökü güçlü ve odunsuydu. Kısa ömürlüydü. Dikkatini çekmesi hayret vericiydi. Bu, karnı balon gibi şişkin, ağız kısmına doğru daralan bir ottu sadece. Dayanıklı bir karaktere işaret ediyordu adeta. Ancak bu özellikleri kadının bilmesi mümkün değildi. O, sadece şişkin bedendeki naifliğe karşın taşların arasında bir başına hayatta kalmasına hayret etmişti. Derin derin iç geçirdi. Bakışları yumuşadı, biraz da nemlendi.
Çiçek, kameranın zerre kadar ilgisini çekmemişti. O, kadının hafifçe titreyen ellerine ve nemli gözlerine odaklanmıştı.
Kadının yüzündeki o yumuşak ifade yavaş yavaş silindi, yerini feri sönmüş düşüncelerine bıraktı. Zihni dipsiz bir kuyu kazıyordu. Dudaklarını hafifçe ısırıyordu. Çiçeğin çanağına parmak uçlarıyla dokundu. Dokunuşu öyle hafifti ki incitmekten korkuyordu; soğuk ve ipeksi bir yüzeydi. Gözlerinin içi, zifiri karanlık bir gökyüzü gibi koyulaşmıştı. Ağzının kenarında minicik bir gülümse belirdi; bu bir tanışma anıydı. Kamera bu arada ne olduğunu anlamaya çalışıyor, kadının her hareketini, her mimiğini kaydediyordu.
Yerinden doğruldu. Eteğindeki tozunu silkeledi. Sırtını dikleştirdi. Yağmurluğun altında göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Zihni gürültüyle dolmuş, yüzündeki o yumuşama gitmişti. Kırılgan görünüyordu. Yağmurluğunun yakasını çenesine kadar çekti. Ellerini ceplerine soktu. Şimdi kendi de taşların arasına sıkışmış bir çatlaktan nefes alıyordu. Kendi kabuğunu, kendi ışığını koruyan bir fener gibi.
Saat epey ilerlemişti.
Bir yandan içindeki ses durmaksızın konuşuyor; sesler, görüntüler birbirine giriyordu. Eski eşyalarla dolu oda, tehditkâr konuşmalar, ardından konuşmadan geçen gergin saatler. Saatin ağır aksak tik takları, televizyonun delirten sesi, çocukların kavgası, ödev telaşı. Tencere tava sesleri… Eziklik, aşağılanma… Yok olma, yok sayılma, derin susuşlar ve bıkkınlıklar… Kamera çılgına dönmüş gibi bu anları yakalamaya çalışıyor, panik hâlinde hareket ediyordu. Sonra yavaş yavaş, kadının tencere kapağını açtığında pilavın buharı, bulaşıkların buğusu vizöre yansıyınca görüntü kayboldu. Kadının yüzü buğunun arkasında silikleşti.
Yola çıkmadan son kez çiçeğin yanına gitti, eğilip okşadı. Sonra eve doğru yürümeye başladı. Dönüş yolu boyunca kendiyle gırtlak gırtlağa giriştiği meydan savaşından yorgun düştü. Zor ve tekinsiz hesaplar yapıyordu kafasının içinde. Savaşın en kanlı yerinde sokağın ışıkları göründü. Artık zor ve zahmetle atıyordu adımlarını. Kamera onun bakışıyla birlikte uzaktaki evlerin küme küme ışıklarına kaydı. Eve yaklaştıkça kadın hızını arttırdı. Bakışları, kendi penceresinden sızan televizyon ışığına kilitlenmişti. Yapışkan ve kıvamlı bir sıvı camdan akıyordu. İğrenerek çevirdi bakışını. Gözlerinin içi, alacakaranlıkta koyulaşmış, derin iki kuyu gibiydi.
Anlaşılmaz bir canlılıkla attı adımlarını apartmandan içeri. Kapıda anahtarını çıkardı. Hayatının en önemli kararını almadan önceki tereddüt vardı hareketlerinde. Anahtarı kilide sokup çevirdi. Kamera, onun omzunun üzerinden, telaşla koridora süzüldü. Merak içindeydi. Kadın yağmurluğunu, ayakkabısını çıkarmadı. Bitkindi. Göğsünü bir boydan diğer boya kesen bisturiden kan damlıyordu eşiğe. Şimdi önünde uzun bir yol vardı. Zamanı orada, kapı önünde tüketmek ister gibi bir an tereddüt etti.
Işıkları yakmadı. Çocukların odası karanlıktı. Koridorun loşluğundan salondaki ışığa doğru yürüdü. Her şey bıraktığı gibiydi. Televizyon sesi sonuna kadar açıktı ve adam koltukta uyuyakalmıştı. Kadının gözleri, adamın ağzından akan yapışkan ve koyu sıvıya takıldı. Bir süre sessizce durdu kapı ağzında; bu görüntüyü belleğine kazıdı. Sonra elini cebine attı. Çiçek avuçlarının arasındaydı. Karnı boşalmıştı. Ciğerlerini yırtarcasına birkaç nefes aldı. Yatak odasına giderken omuzları dik ve kararlıydı. Gardırobu açtı. Kamera hâlâ arkasındaydı.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

