Belgin Ulutay
Kapının önünde duruyorum. Kapıyı çalmadan önce bir süre bekledim. Zile basmadan önce hep aynı şeyi düşünüyorum. İçeride biri varsa neden kapıyı açmıyor, içeride kimse yoksa neden yine de geliyorum? Elimi zile götürdüm, sonra vazgeçtim. Tam geri dönecekken içeriden bir ses geliyor.
“Geç kaldın ve yine zile basmadın.”
Sesi sakin. Rahatsız edici bir gıcırtıyla kapı aralanıyor. İçeri giriyorum. Koridorun kokusu tanıdık. Toz, eski bir parfümün geniz yakan tortusuna karışmış. Merdivenlere doğru ilerliyorum.
Adam mutfakta oturuyor. Önünde bir çay bardağı, buharı çoktan bitmiş. Adamı ilk gördüğümde yüzünü tanıdığımı düşündüm. Bir yerlerde görmüş olmalıydım ama sesini duyar duymaz tanıdık bir huzursuzluk hissettim. Uzun bir süre aynaya bakınca gelen o tuhaf his gibi.
“Rahatsız etmek istemedim,” dedim.
Bana bakmadan sordu, “Yol uzun muydu?”
“Hayır,” dedim. “Aslında oldukça kısaydı.”
“Yine yürüyerek geldin.”
“Evet.”
“Otobüs daha hızlı olurdu.”
“Biliyorum.”
“Peki neden yürüyorsun?”
Başını kaldırıp dikkatlice baktı. Sanki yüzümü değil, yüzümün ardındaki bir şeyleri görmek ister gibiydi.
Omuz silkerek, “Bazı şeyler yürürken daha net görünüyor,” diyorum
Adam alaycı bir tavırla gülümsüyor. “Bazı şeyler yürürken kaybolur da.”
Sandalyeye oturuyorum. Masanın köşesindeki derin çizik dikkatimi çekiyor. Sanki biri özellikle milimetrik bir hesapla yaralamış. Masanın üzerinde bir defter var. Kapağı yıpranmış, üzerinde parmak izleri katmanlaşmış.
“Yazıyor musun?” diye soruyorum.
“Bazen.”
“Ne yazıyorsun?”
“Hatırladıklarımı.”
“Hatırlamak iyi bir şey mi?” diyorum.
Cevap vermiyor. Çay bardağını parmağıyla döndürüyor. Hani şu rakı kadehinin ucuna parmakla daire çizilen cinsten bir hareket var ya o edayla daireler çiziyor. Başını yana doğru eğiyor, dikkatle gözlerini gözlerime dikiyor. Ürküyorum.
“Sen ne yapıyorsun?” diye soruyor.
“Dinliyorum.”
“Ne dinliyorsun?”
“İnsanların söylediklerini değil.”
Adam başını sallıyor. “İnsanlar genelde söylediklerinden başka şeyler anlatır,” diyor fısıltıyla.
Bir süre ikimizde sessiz kalıyoruz. Etrafı izliyorum. Evin içi fazla sade görünüyordu. Az eşya, bolca boşluk. Duvarda çiviler ve bazı yerlerde ise izleri vardı ama tablo yoktu. Yalnızca eski bir saat. Zevkli bir seçim. Sanki bir zamanlar birileri burada uzun süre yaşamış da sonra bir gün eşyaların birçoğunu götürmüş. Garip bir hisse kapılıyorum. Perdeler, masanın çizik köşesi, duvardaki saatin tik takları… hepsini, hepsini sanki daha önce görmüş gibiyim.
“Daha önce burada bulunmuş muydum?” diye soruyorum. Adam bana bakıyor.
“Sen söyle.”
“Hatırlamıyorum.”
“Hatırlamamak bazen bir seçimdir. Bazen de sığınak.”
Bu cümle odanın içinde bir süre dolaştı, sanki görünmez bir toz bulutu gibi eşyaların üzerine çöktü. Adam elindeki kalemi çeviriyor. Oldukça düşünceli ve dalgın.
“Bugün neden geldin?”
“Bilmiyorum.”
“İnsan bilmediği yerlere gelmez,” diyor. “Sadece bildiği yerlerin yabancısı olur.”
“Belki de gelir.”
Adam hafifçe gülümsüyor.
“Bir şeyi anlamaya çalışıyorsun.”
“Evet.”
“Ne olduğunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“İyi.”
“İyi mi?”
“Çünkü bildiğini düşünenler genelde yanlış şeyi bilirler.”
Pencereden dışarı bakıyorum. Sokakta kimseler yok. Dışarıda rüzgâr var. Ağaçların dalları birbirine sürtünüyor. Rüzgâr kaldırım kenarındaki kağıtları sürüklüyor.
“Burada ne kadar zamandır oturuyorsun?” diye soruyorum.
Adam biraz düşünüyor.
“Zaman garip bir şey.”
“Biliyorum.”
“Bazı günler yıllar gibi geçer. Bazı yıllar da bir gün gibi.”
“Evet.”
Bir süre sonra ayağa kalkıyor. Raflardan bir kitap alıp, “Okur musun?” diye soruyor.
“Bazen.”
Üzerinde “TUTANAMAYANLAR” yazılı bir kitabı bana uzatarak “Bu kitabı okudun mu?” diye soruyor.
Kapağına bakıyorum. Tanıdık geliyor ama emin değilim. Midemin içinde ince bir boşluk açılıyor.
“Sanmıyorum.”
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Ne demek o?”
Adam sandalyeye geri oturuyor.
“Bazen bir kitabı okuruz ama hatırlamayız ya da hiç okumamışızdır.”
“Belki de yazmışızdır.” Bu son cümle havada asılı kalıyor.
“Sen sürekli notlar mı alırsın?” diye soruyorum.
“Bazen.”
“Yani?”
“Bazen gelenleri.”
“Benim gibi mi?”
Adam cevap vermiyor yine sessiz kalıyor.
Masadaki deftere gözüm takılıyor. Sayfalar dolu. Yazı özenli ama estetik görünmüyor. Bir reçete gibi. Sadece şifresini bilenlerin okuyabileceği, iyileşmek için mi yoksa zehirlenmek için mi yazıldığı belirsiz bir komut dizisi… Bir süre sessizliğin ardından “Bu yazıyı kim yazdı?” diye soruyorum, duyacağı cevaptan korkan bir sesle titreyerek.
Adam dikkatlice bana bakıyor.
“Okuyunca anlayacaksın.” Sayfaları çevirmeye başlıyorum. İlk satırı okuduğumda kalbim kafesinden çıkacakmış gibi oldu. “Bugün yine kapıya geldi. Zili çalmadı. Bekledi. İçeriden bir ses duyunca içeri girdi…”
“Bu…”
“Evet.”
“Bu az önce olan şey!”
“Evet.”
“Bunu ne zaman yazdın?”
“Bir süre önce.”
“Nasıl yani?”
“Bazı şeyler yaşanmadan önce de yazılabilir,” diyor sinir bozucu bir sakinlikle. Ellerim terliyor. Kulaklarımdaki çınlama şakaklarıma kadar yayılıyor.
Defteri kapatıyorum.
“Bu saçma.”
“Olabilir.”
“Beni tanıyor musun?”
Adam bana uzun uzun bakıyor. Akreple yelkovan da.
“Bazen.”
“Bazen mi?”
“Bazen çok iyi.”
“Bazen?”
“Bazen hiç.”
Şaşkınlıkla ayağa kalkıyorum. Evin içinde dolaşmaya başlıyorum. Koridorda bir ayna var. Baktım. Yüzümde tuhaf bir ifade. Tik, tak…
“Burada yalnız mı yaşıyorsun?” diye seslendim.
“Genelde.”
“Genelde mi?”
“Bazen biri gelir.”
“Benim gibi.”
“Evet.”
“Onlar da zile basmaz mı?”
Adam mutfaktan seslendi. “Hiçbiri basmaz.”
Bu cevap beni huzursuz etti. Geri döndüm.
“Başka kimler geliyor?”
Adam omuz silkti. “İsimleri pek önemli değil.”
“Yüzlerini hatırlıyor musun?”
“Bazılarını.”
“Ben onlardan birine benziyor muyum?”
Dikkatle baktı. Sonra yavaşça başını salladı. “Biraz.”
“Ne kadar?”
“Oldukça.”
Masaya geri döndüm. Oturdum. “Garip bir şey söyleyeceğim,”
“Dinliyorum,” dedi.
“Bu ev bana tanıdık geliyor.”
Adam hiç şaşırmadı. “Burası birçok kişiye tanıdık gelir.”
“Niye?”
“Belki bazı yerler insanları bekler.”
“Evler insanları beklemez.”
“Bazıları bekler.”
Masadaki defterin kapağını tekrar açtım. Sayfaları çevirdim. Her sayfada kısa kısa notlar vardı.
“Bugün geldi. Kapıyı çalmadı. Pencereye uzun süre baktı. Bir şey sormak istedi ama vazgeçti.”
Sayfaları okudukça bir şey fark ettim ki, notlar birbirine çok benziyordu. Sanki aynı kişi defalarca gelmişti.
“Bu sayfalar…” dedim.
“Evet?”
“Bunların çoğu aynı şeyi anlatıyor.”
“Doğru.”
“Niye?”
Adam bana baktı. “Çünkü gelen kişi hep benzer şeyler yapıyor.”
“Benzer mi?”
“Evet.”
“Kim o?”
Yine sessizlik.
Defteri kapatıp ayağa kalktım. “Sanırım gitmem gerekiyor.”
Adam başını salladı. “Hep aynı şey.”
Kapıya doğru yürürken birden durdum. “Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Ben buraya tekrar gelecek miyim?”
Gülümsedi. “Muhtemelen,” dedi.
“Ne zaman?”
“Bazen yarın.”
“Bazen?”
“Daha önceleri.”
Kapıyı açıyorum. Koridor çok sessiz.
Tam çıkacakken arkamdan sesleniyor. “Bir dakika.”
Döndüm.
“Elini gösterir misin?” dedi.
Elimi kaldırdım. Bir süre dikkatle inceledi.
“İlginç,” diyor.
“Ne?”
“Tam hatırladığım gibi.”
“Elimde ne var?”
“Bir çizik.”
Elime bakıyorum. İnce bir yara izi.
“Nasıl oldu bu?” diye soruyorum.
Adam düşündü. Omuz silkti.
“Hatırlamıyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de tam hatırlamıyorum.”
Koridora çıkıyorum. Tam kapıyı kapatacakken, “Bir dahaki gelişinde yine zile basmayacaksın,” dedi.
“Belki gelmem.”
Adam gülümsedi. “Gelirsin.”
Bu sırada garip bir düşünce geldi aklıma. Adamın yüzü, yazısı ve o defter…
Merdivenlerden indim. Sokağa çıktığımda hava biraz kararmıştı. Yürümeye başladım. Elimi cebime soktuğumda parmaklarımın arasında soğuk, metalik bir his vardı. Küçük bir anahtar. Daha önce görmediğime eminim. Anahtarın üzerindeki etiketi görünce durdum. Etikette bir isim yazıyordu. Tek bir kelime, bir isim.
İsim.
Benim ismim.
Yavaşça başımı kaldırdım. Apartmana bakıyorum. Yukarıdaki pencere açık. Adam pencerenin önünde duruyor. Bana bakıyordu.
Bir an için elini kaldırıyor. Refleksle ben de kaldırıyorum.
Tam o anda tuhaf bir şey fark ediyorum.
Elimizi kaldırma şeklimiz aynı. Başımızı yana eğişimiz. Dururken sağ ayağımı biraz geriye çekmem. Omuzlarımızın duruşu. Hepsi.
Penceredeki adam gülümsüyor. Sonra perdeyi kapatıyor.
Bir süre daha apartmana baktım. Sonra yürümeye devam ettim. Ama birkaç adım sonra aklıma bir şey daha geliyor. Az önce içerideki masada duran defter.
Sayfanın altındaki imza. O an dikkat etmemiştim ama şimdi hatırlıyordum.
O imza…

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


