Eda Büyükçapar
İlkbaharın ince ışığı, pencerenin pervazına usulca konmuştu; sanki zaman, sabahın omzuna dokunup şöyle demişti: “Biraz dur. On dakika ara.”
Hayatın bütün büyük kararlarının aslında bu küçük aralarda verildiğini sonradan öğrenir insan. Bir kahve soğurken, bir sigara yarıya inerken, bir kuş tel üzerinde tereddüt ederken… İşte o an. O görünmez boşluk. O kısa suskunluk.
On dakika ara.
Birinin sesi zihnimin içinde dolaşıyordu; kimin olduğunu hatırlamıyorum artık. Belki de hepimizin ortak hafızasında konuşan eski bir anlatıcıydı.
“Hayatın yönünü değiştiren şeyler büyük kararlar değildir,” dedi.
“Peki nedir?” diye sordum.
“On dakika ara.”
Hakikatin kapıları çoğu zaman büyük gürültülerle açılmaz. Hile ise gürültüyü sever. Hile, kalabalık bir panayırdır; hakikat ise yalnızca bir pencere aralığı.
Ve biz, çoğu zaman panayırın ışıklarına aldanırız. Bir düşün:
Hayat dediğimiz şey belki de ardı ardına verilen on dakikalık aralardan ibarettir. Bir tren istasyonunda beklerken. Bir aşkın içinde durup nefes alırken. Bir kavganın ortasında susarken.
Bazen uzun soluklu bir sevdanın tam ortasında dururuz. O an, kalbin ritmi yavaşlar. Baharın dallarda kurduğu ince mimariyi fark ederiz. Gökyüzü beklenmedik bir nezaketle üzerimize eğilir. Ve insan birden sorar:
“Ben bu hayatın neresindeyim?” Cevap çoğu zaman gelmez. Çünkü hakikat acele etmez.
Gerçek olan şeyler çoğu zaman gecikir.
Bir bahar akşamı, eski bir sokakta yürürken bunu düşündüğümü hatırlıyorum. Sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırım taşlarına düşüyor, şehir sanki kendini hafifçe unutuyordu. Bir kedi kaldırımın kenarında durup bana baktı; öyle ciddi baktı ki, bir an dünyanın bütün sırlarını bildiğini sandım.
Bir ses içimden şöyle dedi:
“İnsan hayatını yaşarken anlamaz. Ancak on dakika ara verdiğinde fark eder.”
Belki de bütün trajedimiz burada başlıyor. Çünkü biz çoğu zaman ara vermiyoruz. Koşuyoruz. Çabalıyoruz. İnşa ediyoruz. Ve hile tam o anda devreye giriyor.
Hile, aceleyle konuşur. Hakikat ise susmayı bilir.
Geriye dönüp bakınca hayatın aslında bir tüneller zinciri olduğunu görür insan. Katman katman ilerleyen bir yolculuk. Her tünelin sonunda biraz daha eksilmiş bir yankı, biraz daha yorgun bir kalp.
Bir dostum bir keresinde şöyle demişti: “İnsan hayatı boyunca kalabalıklar kurar; ama hakikatini hep yalnız bulur.”
O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyorum. Çünkü bazı tünellerden yalnız geçilir. “Bazı bilgiler deneyimseldir.”
Ve o tünellerin duvarlarında, çocukluğumuzdan kalma küçük yankılar dolaşır. Bir kahkaha. Bir pişmanlık. Bir yarım kalmış cümle. İşte o anda dururuz. On dakika ara.
Ve birden fark ederiz: Ne kadar da yalnızız.
Hayatın en tuhaf yanı şudur: İnsan yaptığı şeylerin anlamlı olduğuna inanarak yaşar.
Bir kitap yazar. Bir aşk kurar. Bir şehirde yıllarını bırakır. Sonra bir gün, beklenmedik bir anda durur. Ve yaptığı bütün eylemler, hafif bir rüzgârın önüne bırakılmış gibi savrulur. Sanki hepsi bir boşluğa düşer. O an insanın zihninde garip bir görüntü belirir: Bir çocukluk öğleden sonrası. Bir dere. Ve suya bırakılmış küçük kâğıt kayıklar. Onları hatırlarsın. Nasıl da umutla bırakmıştın suya. Nasıl da karşı kıyıya varacaklarını düşünmüştün.Ama çoğu daha yolun başında devrilmişti. İşte insanın hayatı da bazen böyledir. Birbirini takip eden kâğıt kayıklar. Bir yerde, görünmeyen bir anlatıcı sanki metnin kenarına not düşüyor: “Belki de hayat dediğimiz şey, karşı kıyıya varamayan kayıkların hikâyesidir.”
Ama sonra başka bir ses itiraz ediyor. “Hayır,” diyor. “Hayat kayıkların değil, onları suya bırakan ellerin hikâyesidir.”
Ben hangisine inanacağımı bilmiyorum. Çünkü hakikat çoğu zaman iki cümle arasında saklanır.
İlkbahar ilerliyor. Ağaçlar yapraklarını bir sır gibi saklıyor. Şehir sabahları daha erken uyanıyor. İnsanların yüzünde garip bir acele var. Ama bazen biri duruyor. Bir pencere açılıyor. Bir kalem havada bekliyor. Bir düşünce derinleşiyor. Ve zaman tekrar fısıldıyor: “On dakika ara.”
Belki de bütün hayatımız boyunca aradığımız şey budur. Kısa bir duruş. Kısa bir suskunluk. Kısa bir hakikat. Çünkü insan en sonunda şunu öğreniyor: Hayat uzun bir yolculuk değildir. Hayat, hakikatin kendini gösterdiği o kısa aralıklardır. Ve belki de insanın bütün ömrü yalnızca şunu fark etmek için geçer: Karşı kıyıya ulaşmayan kayıklar değil, ara vermeden akan nehir yanıltır bizi.
Yine İlkbaharın en mahcup sabahlarından biriydi. Pencereyi açtığımda, şehir sanki geceden kalan rüyasını henüz tam silmemişti. İnsan o saatlerde tuhaf bir şeye inanır: Dünya gerçekten var mı, yoksa yalnızca biraz daha uzun sürmüş bir rüya mı? Çünkü öyle bir hayal dünyasının içinden geçiyoruz ki bazen insan kendine fısıldıyor:
“Uykuya dalıyorsun rüya yalan; uyanıyorsun, rüya yine yalan.” Hakikatin yüzü puslu bir aynaya benziyor. Baktıkça çoğalıyor, çoğaldıkça kayboluyor. Oysa hile, her zaman daha parlak görünür; vitrinde duran bir nesne gibi, kolayca inanılmak ister. Birisi bir yerde belki bir kitabın kenarında, belki de kendi vicdanımızın dar bir sokağında şöyle demişti:
“Kop avuntularından.”
Ama insan avuntularından kolay kopmaz. Çünkü avuntular, hakikatin soğuk yüzüne karşı giydiğimiz ince bir palto gibidir.
Bazen bir ormanın içinden geçerken bunu düşünürüm. Serin gölgelerin altında yürürken, bazı ağaçların bir gün kâğıda dönüşeceğini bilmek tuhaf bir histir.Bir ağaç büyür. Yıllarca gökyüzünü taşır. Sonra bir gün kesilir ve bir insanın itiraflarına dönüşür.Belki de bütün edebiyatın kökeni budur: Kesilmiş ağaçların hafızası. Bir arkadaşım bir keresinde şöyle demişti:
“Biz ağaçları kâğıda dönüştürüyoruz.”
Bir süre sustu, sonra ekledi: “Ama bazen de kendi içimizdeki ormanları ateşe veriyoruz.”
İşte o zaman insanın içi yanıyor. Çünkü yazdığımız mektuplar çoğu zaman yangın yerlerinden gönderilmiş oluyor.
Gönül dünyasının da durakları vardır. Bazı insanlar tren istasyonlarını sever; ben kalbin istasyonlarını severim. Çünkü insan bazen kendi ruhunda on dakikalık bir ara vermek ister. Hayatın bütün koşuşturması arasında. Bir banka oturmak. Bir düşünceyi dinlemek.
Bir yarayı usulca yoklamak. On dakika ara.
Belki de hakikat yalnızca o kısa duruşlarda görünür. Çünkü insan koşarken kendini göremez. Ama gönül dediğimiz şey sakin bir göl değildir. Bazen içinde depremler olur. Sessiz, ama yıkıcı. Ve o depremlerden sonra insan kendini uçurumlardan aşağı yuvarlanırken bulur. İç içe geçmiş bir boşluğun içinde… Kat kat karanlık bir boşluk. O kadar acınasıdır ki bu düşüş, insan bir an için kendini seyreden bir yabancıya dönüşür. Bir iç ses şöyle der: “Demek bu kadar kırılganmış kalbin.”
Bir başka ses cevap verir: “Demek bu kadar kolay incinebilirmiş insan.”
İnsan bazen yıllarca dua eder. Ama sonra bir gün fark eder: Dua etmek başka, teslim olmak başka bir şeydir. Dua bazen bir istektir. Teslimiyet ise bir kabulleniş. Bir gece, uzun bir sessizliğin ortasında bunu düşündüğümü hatırlıyorum. Sanki gökyüzü biraz daha derindi o gece. Ve içimden şöyle geçti: “Belki de bazı dualar kabul olmaz çünkü kalpten edilmemiştir.”
Eski bir söz bunu daha sert söyler: “Gönülsüz namaz göğe ermez.”
Göğe ermeyen bir şey, insanın içinde asılı kalır. Yıllarca…
“Dervişin duası, belasıdır.” O yüzden susar. Asırlarca.
On dakika ara…
Hayatın en tuhaf tarafı da budur. Geriye dönüp baktığında bazı duaların gerçekten yükseldiğini, bazılarının ise yalnızca dudaklarında dolaştığını fark edersin. Sanki gökyüzünün de bir terazisi vardır. Ve o terazi yalnızca kalbin ağırlığını ölçer. Maat bir hayal perdesinden size gülümser.
Bir yerde, bilge bir ses belki bir ustanın, belki de insanlığın ortak vicdanının sesi şöyle demişti: “Bizden geriye kalan tek şey insanlığımızdır.” Sonra kısa bir duraksama. Belki o bilge bile insanlar adına bundan tam emin değildi. Cümle şöyle tamamlandı: “O da varsa…”
Bu söz insanın içine ince bir sızı bırakır. Çünkü bütün başarılarımız, bütün unvanlarımız, bütün hikâyelerimiz sonunda bir kenara çekilir. Ve geriye tek bir soru kalır: İnsan kalabildik mi?
İlkbahar ilerliyor. Şehir sabahları biraz daha erken aydınlanıyor. Ağaçlar, henüz yazılmamış şiirler gibi dallarında bekliyor. Ve zaman yine usulca kulağıma eğiliyor.
“On dakika ara.”
Belki de hayat dediğimiz şey, bu küçük duruşların toplamıdır. Rüyaların içinden çıkıp hakikatin eşiğine vardığımız o kısa anlar. Çünkü insan en sonunda şunu anlıyor: Öte âleme götürebileceğimiz tek şey vardır ve o da yalnızca insan kalabildiğimiz kadardır.
İlkbaharın henüz kendinden emin olmadığı yeni bir sabah… Şehir, rüyadan yeni uyanmış bir yüz gibi solgun ve güzel. Pencereden içeri giren ışık, duvarda ince bir çizgi çiziyor; sanki zaman, kaleme dönüşmüş ve hayatın üzerine küçük bir not düşmüş: “On dakika ara.”
Belki de hakikat, tam bu küçük aralıklarda görünür. Eski bir söz dolaşır insanın iç dünyasında; kimin söylediğini bilmeyiz ama kalbimiz tanır: “Hak, kulunu kemale erdirmek istediğinde onu inciten aynalarla karşılaştırır.” İnsan o aynalara bakmayı sevmez. Çünkü orada yüzümüzden çok gölgelerimizi görürüz. Bir gün bir kul secdeye vardı. Secde bazen bir hareket değildir; bir içe kapanıştır. İnsan bütün ağırlığını yere bırakır. Bir an için kendinden vazgeçer. Ve o anda…
Bir hiçlik hissi belirir. Tasavvuf ehlinin eski bir kelimesi vardır: ayn soft.. Bir varoluş berraklığı. Kul orada kalbin en karanlık ve en aydınlık noktasında; Rab’bin varlığını bir yankı gibi duyar. İnsan o anda fark eder: Bugüne kadar yaptığı her şey… Elinde kalmıştır. Ne ün kalmıştır. Ne övgü. Sadece insanın kendi boşluğu .Ve bütün hayat, tuhaf bir biçimde tek bir ana sığar. Bir merhabaya sığmayan onca hikâye, bir vedaya sığdırılmıştır.
Sonra insan geriye bakar. Zamanın halkaları, eski zincirler gibi çözülmeye başlar. Anılar birer inci tanesi gibi düşer kalbin içinden. Gözyaşları, incilerin en dürüst biçimidir zaten. Her damla geçmişten kopar. Ve geleceğin belirsizliğine karışır.Bazen hayat, mevsimini şaşırmış bir çiçek gibidir.
İstanbul’da bunu daha iyi anlarsın.
Bir gün Boğaz kıyısında yürürken görürsün: Sakuralar pembe pembe açmıştır. Sanki uzak bir ülkenin hatırası bu şehre göç etmiştir. Japonya’dan rol çalmış bir bahar. Utangaç ama kararlı. Boğazın engin mavisi, erik çiçeklerinin beyaz tutkusuyla bir vals yapar. Ortaya tuhaf bir renk çıkar: Melez bir turkuaz. O renk bana hep eski bir uygarlığı hatırlatır. Nil kıyısındaki eski insanlar, göğüslerini geniş kolyelerle korurlardı. Turkuaz taşlar, lapis lazuli, zümrüt tonları… Her biri bir dua gibiydi. Her biri görünmeyen kötülüklere karşı bir savunma. Belki de insanın bütün hayatı böyle geçer: Sessiz bir savunma halinde.
İnsan kendini gerçekleştirmek ister. Bu yüzden bir kurstan diğerine gider.Bir dosttan diğerine.Bir notadan diğerine. Hayat bazen bir gölge oyununa benzer. Perdede sahneler değişir. Maskeler değişir. Ama oyuncu aynı kalır. Ve bir gün insan, sahnenin ortasında durur. Bir iç ses fısıldar:
“Hayat altyazılı değil… Alın yazılı bir filmdir.”
O an gülümsemek gelir içinden. Çünkü bütün o telaşın ortasında aslında senaryoyu hiç yazmadığını fark edersin. Macera devam eder yine de. Bir “kahramanın sonsuz yolculuğu” gibi. Çağrı geldiği sürece yürür insan. Eski yolcuların söylediği bir söz vardır: “Yürümeye devam et. Yol insanı terbiye eder.”
Gerçekten de öyledir. Çünkü yol insanın kibrini törpüler. Yol, insanın sesini kısar.
Yol, insanı kendisiyle tanıştırır. Ama bazen yürümek yetmez. Bazen durmak gerekir. Derler ki: Hakikatle soluklanmak için küçük bir suskunluk gerekir.
“On dakika ara.”
Hileye mola.
Çünkü hakikat, gürültüyü sevmez. Hakikat sessizliğin çocuğudur. Bir bilgenin sözü gibi dolaşır zihnimde: “Hakikati arayan önce kendi gölgelerini aydınlatmalıdır.”
İnsan başkalarının karanlığıyla savaşmaya bayılır. Ama kendi gölgesine ışık tutmak cesaret ister.Bazen etrafımıza bakarız. Şehirler, ekranlar, kalabalıklar… Hepsi tuhaf bir dekor gibi görünür. O zaman insan bir anlığına rahatlar. Sanki hayat bir simülasyonmuş gibi. Bir oyun. Bir prova. Belki de bu düşünce insanı hafifletir. Çünkü insan bilir:
Hiçbir rol sonsuza kadar sürmez. Sonra başka bir hakikat belirir.Yalnızlık hakkında. Gençken yalnızlıktan korkarız. Sonra onu tanırız. En sonunda onunla dost oluruz. Ve o zaman şu cümleyi anlayacak kadar olgunlaşırız: “Olgunlaşmış yalnızlık kalabalık aramaz.”
Bir an gelir. İnsan kendi gölgesinden arınmış gibidir. Geçmişin karmik dosyaları kapanmış, eski hesaplar sessizce çözülmüştür. Kalbin içinde tuhaf bir ferahlık vardır. Sanki uzun bir yolculuktan sonra bir ağacın altına oturmuşsundur. Nefes alırsın. Gökyüzü biraz daha derindir o an.
Zaman yine kulağına eğilir: “On dakika ara.”
Ve insan o kısa arada şunu anlar: Hakikat uzun bir yol değildir. Hakikat,
insanın kendi gölgesine ışık tuttuğu o kısa duruştur. Hakikat aynasının içinden geçen yolcu İlkbaharın o ince, neredeyse fark edilmeyen saatlerinden birinde insan kendini düşünürken yakalar. Şehir henüz tam uyanmamıştır; rüzgârın hafifliği, ağaçların gölgesini sanki başka bir zamandan getirir. O an, hayatın görünmez bir düğmesi varmış gibi hissedersin. Zaman hafifçe omzuna dokunur. “On dakika ara.”
İnsan o kısa arada fark eder:
Ara verdiği şey aslında hayatın dışı değil, hayatın tam merkezidir. Bir süre sonra anlıyorsun ki o ara dediğin şey, kendi gölgenle yüzleştiğin dar bir koridordur. Hakikat bazen bir ayna gibi karşına çıkar. Ama o ayna bildiğimiz aynalara benzemez; yüzünü değil, içindeki karanlık katmanları gösterir. İnsan o aynaya baktığında tuhaf bir şey olur: Ayna yer değiştirir. Dışarıdaki görüntü içeri girer. İçerideki sırlar dışarı sızar. Ve zihninde küçük ışıklar yanar. O ışıklar, iç dünyandan dış dünyaya doğru yayılan yeni anlamların, yeni arketiplerin dansıdır. Belki de bütün yolculuk bu yüzden başlar.
Bir eski derviş sözü gibi yankılanır zihninde: “Anladım ki bütün yolculuklar kendimden kendime imiş.”
Ara, aslında hep aynı yere çıkar. İnsanın kendisine. Bir tür iç yolculuk. Bir tür iç çağrı. Bir tür iç dönüş. Bir ses uzaktan gelir gibi olur; eski bir türkünün içinden, bir dostun hatırasından ya da kalbinin yorgun bir köşesinden: “Dost elinden gel olmazsa varılmaz…”
İnsan bazen çizgisinden çıkmak zorundadır. Çünkü ışık çoğu zaman kapıdan değil, çatlaklardan girer. Kırıldığın yerden. Yorulduğun yerden. Kaybettiğin yerden. Ve insan bir süre sonra anlar: Bir kez gerçekten kırılan kalp, aynı rüyaya bir daha o kadar kolay inanmaz. Sınanmalar herkese aynı biçimde verilmez. Bazı kalpler çöl gibi sınanır. Bazıları deniz gibi. Bazıları ise sessizlikle. Ama insan kendinden kaçtığı yerde durmazsa, kendi öz benliğini yardıma çağırmazsa, o küçük hakikat aralarına geç kalır.
İşte o yüzden zaman tekrar fısıldar: “On dakika ara.” Neden olmasın? On dakika kendini ara. İyi insan ol. Kendini ara.
Ara kendini… kendinde bul. Ama soru şudur: Ara nereye kadar? Kahraman yolculuğunu tamamladığında mı? Yoksa çağrı yeniden geldiğinde mi? Çünkü hayatın gizli kuralı şudur: İnsan biraz durur, sonra yeniden yürür. Ara dediğin şey, yolun sonu değildir. Yolun nefesidir. On dakika ara. Sonra tekrar yürü.
Bazı insanlar bütün ömrünü masallar dünyasında geçirir. Bazıları ise gerçeğin sertliğiyle nefsini terbiye eder. Bazen insanın kalbi öyle açılır ki, tuhaf görüntüler görür gibi olur: uzak uygarlıklar, taş koridorlar, eski ışıklar… Sanki Mısır piramitlerinin içinde yürüyormuşsun gibi. Uzun bir koridor. Duvarlardan süzülen bir ışık. Ve insan o ışığın içinde bir an durur. Yıkanmış gibi hisseder kendini. Arınmış gibi. Bir eski söz kulağına eğilir: “Burası yokluk yurdudur; varlık dünyası değil.
Ararsan aşkı kendinde ara; Kudüs’te değil, Mekke’de, Hacda değil. Aşk, ucu görünmeyen bir yoldur. O yola girenin geri dönme hakkı yoktur.” Bu söz insanın içine ağır bir sessizlik bırakır. Çünkü aşk, çoğu zaman bir sevinç değil, bir yoldur. Ve yol, geri dönülmeyen bir şeydir. Bir gün, uzun bir yolculuğun ortasında bir ustaya bakarsın. Sana bakar. Gözleri tuhaf bir berraklık taşır.
Sen usulca dersin ki: “Ben yokum usta.”
Usta gülümser. “Bu kadar yolculuk yetmedi mi?” der. “Hâlâ yorulmadın mı?”
Cevap veremezsin. Çünkü insan bazı sorulara yalnızca sessizlikle cevap verir. Bir mezarlıktan geçerken bunu daha iyi anlarsın. Sıra sıra taşlar. Sıra sıra isimler. Her biri bir zamanlar nefes almış bir hikâye. Ve insan tuhaf bir şey fark eder: Yaşayanlar ölümden habersizdir. Ölüm ise hep saklanır. Sanki hayatla yapılmış gizli bir anlaşma gibi. Belki de ölüm sadece şudur: Uzun bir yolculuktan sonra verilen bir ara. Belki de ölüm, hayatın en uzun on dakikalık arasıdır.
Peki hayat nerelerde ara verir? Kitapların arasında. Derin sinema sahnelerinde. Dostların yüzündeki çizgilerde. Bazen bir çam kokusunda.Bazen aniden başlayan bir yağmurda. Bazen de bir şarkının ortasında. Bir şarkı çalar ve insan durur. Kendini o sözlerin içinde bulur.
Mevsimler gelip geçse de
Aşk beni benden etse de
Dünyada hayat bitse de
Yine ölümsüz aşk bende…
Zaman hafifçe omzuna dokunur.
“On dakika ara.”
Ara, aslında hep aynı yere çıkar. İnsanın kendisine. Bir ses uzaktan gelir gibi olur; eski bir türkünün içinden, bir dostun hatırasından ya da kalbinin yorgun bir köşesinden: “Dost elinden gel dost elinden gel, olmazsa varılmaz…”
Sınanmalar herkese aynı biçimde verilmez. Bazı kalpler çöl gibi sınanır. Bazıları deniz gibi. Bazıları ise sessizlikle. Ama insan kendinden kaçtığı yerde durmazsa, kendi öz benliğini yardıma çağırmazsa, o küçük hakikat aralarına geç kalır. İşte o yüzden zaman tekrar fısıldar: “On dakika ara.”Neden olmasın? On dakika kendini ara. İyi insan ol. Kendini ara. Ara kendini… Kendinde bul. Ama soru şudur: Ara nereye kadar? Kahraman yolculuğunu tamamladığında mı? Yoksa çağrı yeniden geldiğinde mi? Çünkü hayatın gizli kuralı şudur: İnsan biraz durur, sonra yeniden yürür. Ara dediğin şey yolun sonu değildir. Yolun nefesidir. On dakika ara. Sonra tekrar yürü. Bazen aşkın tam ortasında ara verir insan. Çünkü aşk da bir yolculuktur; kimi zaman bir merdiven gibi, kimi zaman Rapunzel’in saçlarından örülmüş bir ip gibi göğe doğru uzanan. Tırmanırsın. Nefesin kesilir. Sonra biri yukarıdan seslenir: “Soluklan biraz.”
On dakika ara.
Dostun çağrısı yüreklerde yankılanmazsa kimse bir adım ileri gidemiyordu. Her şey vakti saatini bekliyordu. “İnsanlara eninde sonunda, onların bizim onlara davranmamıza izin verdiği şekilde davranabiliyorduk,” ne bir adım fazla ne bir adım eksik. Biz aynı insandık. Fakat diğer insanlara yaklaşımı bambaşkaydı.
Kiminden neşe alıyorduk, kiminden gölge…Kiminden dinlenme mesafesi… Kiminin sözlerinden güçleniyor, kiminin utançlarından yeşeriyorduk. Sarmaşık gibiydi hayat; gölge gölge öz benliğimizi saran bir sarmaşık. Aşka da, adanmışlığa da. “On dakika ara”.
Belki de gerçeklik sandığımız şey şudur: Kendi kalemize, hakikatin kalemiyle dışarıdan bakabilmek. Kendi acılarımızın kıdemiyle. Kendi hatalarımızın olgunluğuyla. İnsan kendini bildikçe aydınlanır derler. Aydınlandıkça bazen bir şarkıya sığınırsın. Bir gitar sesi, bir kırık melodi… Ve birden içinden şu sözler geçer:
Aydınlansın diye şu kirli yüzler
Biz durmadan sevişirdik…
Aşıklar için; “On dakika ara.”
Ölüm söz konusu olduğunda bazı cümleler sarf edilemiyordu. Çünkü anlamını yitiriyordu. “Aldığın bir nefes verdiğin bir nefes, kalan baki heves” İnsan nefesine bir dakika ara veremiyordu ama yaşama; “On dakika ara.”
İnsan kendi varlığını ve yokluğunu geçmiş deneyimlerine bakarak gözlemlediğinde, sinemadaki renklerin sahneden taşarak gerçekliğe yansıması gibi iç dünyasında bir algısal kırılma yaşıyordu. Ve o kırılmada insan, varlığının ne kadar da yoklukla iç içe olduğunu görüyordu. Bazen geçen yılları sayıyorduk. Geçmişe baktığımızda okuduğumuz dualar, attığımız adımlar, yaşanmış aldanmışlıklar…Hepsi bir tiyatro sahnesinde, hayatın performansına göre şekilleniyordu. Gerçeğin anlamını anlamak bazen fazlasıyla zorlaşıyordu. Çünkü insan bir anda hiçliğin eşiğinde durduğunu hissediyordu. Ama neyse ki devridaim vardı; insanoğlu yeniden anlam damarıyla besleniyordu. Mavi inci. Orkestrasyon. Titrek ışık. Yılgın kaybedenler, Tedirgin mesafeler. “On dakika ara.”
Sevgili mi? Masallarda rastlarsın ona. Mısralarda. Şairlerin göz kırpışında. Yazarların geçmiş zamanları bugüne taşıyan cümlelerinde. Sanatçıların paylaştığı şarkılarda. Her yerde aynı gizli işaret: “On dakika ara.”
İnsan bazen taraflardan da yorulur. Bir gün şöyle der içinden: “Bugün bütün tarafsızlığımla yaşayacağım.” Ve dünyaya bakar. “On dakika ara.”
Ruh hâlimiz değiştikçe arketiplerimiz de değişir. Tıpkı parfüm değiştirir gibi. Bir gün kırılgan, bir gün asi, bir gün bilge. Her geçiş bir mola ister. “On dakika ara.”
Bir eski söz dolaşır zihnimizde: “Bu dünya bir penceredir; her gelen bakar, gider.” Belki de hayatın en sade tanımı budur. Bir pencere. Bir bakış. Bir gidiş. Yani aslında… On dakikalık bir ara.
Kırılgan:
“Bu dünya bir penceredir; her gelen bakar, gider.” Nam-ı diğer; “on dakika ara”
Bir aşkın içinden geçerken bunu daha iyi anlarsın. Üç yıl sürmüş bir hikâye. Sahne sahne. Yankı yankı. Yanılsama yanılsama. Dualar, planlar, umutlar… Sonra bir gün hepsi sessizce dağılır. Sevdanın ölümü de insan ölümü gibidir. Bir anda. Sessizce. Ve geriye yalnızca bir boşluk kalır. Ama insan o boşluğun içinde tuhaf bir şey keşfeder: Acının anlamsız olmadığını. Acı bazen bir kapıdır. Ve o kapının arkasında insan Tanrı’nın varlığını sezer. Kahramanın yolculuğu işte orada devam eder. Çağrı geldiği sürece. Devri daim böyle sürer. Ve insan tekrar durur. Kahramanımız sonsuz yolculuğunda, çağrı geldiği anda diğer maceraya adım atması için de; “On dakika ara.”
Geçmişe bakarsın. Gözlerini kapatır, geriye doğru yürürsün. Günler. Dakikalar. Bayramlar. Tesadüfler. Hepsi bir anda yokluğa karışır. İnsan ömrü belki de budur: Göz açıp kapayıncaya kadar derin bir değer kırılması, anlam sarsılması… Var ile yok arasında titreyen bir ışık. Bir şair bir gün şöyle demişti:
“En kötüsünü kafanda büyütebiliyorsan,
en iyisini de büyütebilirsin.
Bakış açını değiştir.” İnsan bazen yalnızca bunu öğrenmek için yaşar.
Telefonumuzu uçak moduna aldığımızda, yanımızda kim kalıyorsa onlara ayırmamız gereken zaman için de “on dakika ara.”
Hayat denizi geniştir. Bazen yunuslar yüzeyde oynar. Bazen gözyaşları düşer suya. İnci taneleri gibi. Ama insan bilir: Ne kadar beklersen bekle, “yılların götürdüğünü yollar geri getirmez.” Yine de yürümeye devam edersin. Çünkü bir ses hep aynı şeyi söyler: “Yürümeye devam et; yol insanı terbiye eder.”
Bir gün bir erik ağacının altında durursun. Beyaz çiçekler göğe doğru köpürür. Bir dalına kırmızıyla beyazın sarıldığı bir ip bağlarsın. Bir dilek. Bir marteniçka. Rüzgâr onu hafifçe sallarken içinden şöyle dersin:
Aşk, hayatının aşkı olmalı.
Her marteniçka bir mektup gibi göğe salınmalı.
Sonra gökyüzüne bakarsın. Dileklerin kabul olsun diye göklere yüreğini açıp fısıldarsın;
“On dakika ara…”
“Azizler, doymak bilmeyen günahkârlardır.” Ama günahından ders alıp bir daha işlememek kaydıyla. Mavi inci. Orkestrasyon. Titrek ışık. Yılgın kaybedenler. Tedirgin mesafeler… On dakika ara.
Tıpkı bir Aziz’in o kadim hikâyesinde, balıkçının kaldığı yerden hayata devam etmesi gibi. Kaldı ki Aziz Petrus olduğunu varsayarsak, balıkçılara “rastgele” demesi gibi… Ve yine o tanıdık sesle: “On dakika ara.”
İnsan kaldığı yerden karmasına devam edebiliyordu. İlahi adaletin en güzel tecelli biçimi karmaydı. Hesaplaşmalar eşitleniyordu. Bazen gitmek gerekiyordu. Arketipinin rolünü verdiysen, hakkını yaşadıysan, bir mezar taşında yazı olup dünyadan elini eteğini çekip gitmen gerekiyordu. Çok sevdiğin bir söz vardı; “İnsan öldüğü yaşta kalır.” Gerçekten de ölenleri öldükleri yaşta hatırlıyorduk. Onların yaşlanmış hâllerini hayal edemiyorduk. İnsan olarak bu kadar acizdik. Ve ölenlerse çoğu zaman “bizi akıllandırmak için” gidiyorlardı. Bazen de bu dünyaya fazla önem vermememiz gerektiğini anlatmak için… Son sözleri çoğu zaman sessizlik oluyordu. Bugünlerde yeni bir tanım çıktı: “Exulansis” anlaşılmadığını anladığın yerde susarak anlatmak. Çünkü bazı zihinler algılamaya müsait olmuyordu. Anlatsan da anlamıyorlardı. Sana susmaktan başka bir şey kalmıyordu.
On dakika ara.
Bazen de şair, bavulunu toplayıp bahara doğru yola çıkmalıydı. Şairin bavulundan imgeler taşardı. Ama bahar her zaman gelmezdi. Geldiği ülkelerde göçmen kuşlar, yaren leylekler onları sevdikleri karşılamazdı. Rotamız şaşmasa da vardığımız yer bazen aradığımız yer olmazdı. İnsan çok değişken bir iletkendi. Bir anda var, bir anda yok… Bir anda bir kedinin tüylerinde kendini seyredebilirdin. Bir anda titrek bir ışıkta, bir yaprağın yeşilinde; aynı yaprağın sonbahar kırmızısında kendine rastlayabilirdin. İnsan var olduğunu zanneden bir yokluk canlısıydı. Yanılsamaydı… Yokluk ve varlık arasındaki karmaşa… Bazen kaybedeni, bazen kazananı. Bir yaprağın ön yüzü yeşil, arka yüzü kırmızısı gibi. Hayat da öyleydi. Bazen tırmandığımız duvarlar, yaşadığımız ilişkiler, bırakamadıklarımız… Hepsi kendimizi hesaba çektiğimiz yerde ortaya çıkan zorunluluklardı.
On dakika ara.
Bazı kadınlar yazar gibi bir ruh taşıyorlardı; çökük ama derin bir ruh. Canından bezmiş bakışlarla… Bazı insanlar hayat boyu gülümsemeyi unutmuşlardı. Ama gülmek isteselerdi bile artık gülümsemiyorlardı. Aynalarda, kadrajlarda, fotoğraflarda hafif bir tebessüm veriyordu yansıyanlar. Ama babasının güldürmediği kız çocuklarını diğer erkekler de güldürmüyordu maalesef. Anılar aldatılıyordu. Erkeklerin tercihi çoğu zaman güleç yüzlü kadınlar oluyordu. Ama bazı kadınlar Anadolu’nun kireç yüzlü arifan narinliğindeydi; acıları yüreğine taştan kelepçe yapıp ağlamış, yaralarını türkülerlerle dağlamış… Acılara; “On dakika ara…”
Soğuk tünellerin sonundaki labirentlerde türlü çeşit boy aynalarından geçmiş bir insan gibi ürperiyordum. Omuzlarımda Şairler ağacı taşıyordum. Sen gitar çalıyordun. Kendi sesinin kendine yabancılaştığı bir evreyi yaşıyordun. Kendinden genç insanların peşinde koşuyordun; bir enerji vampiri gibi onların enerjisini alıp hapsediyor, böylece genç kaldığını varsayıyordun. Sevgini elektronik gitar gibi titreştiriyordun. Trafo olabilirdin ama; “On dakika ara.”
Dilek ağacına asılı arzuhaller gökyüzüne yükselir. Bazen de hayaller askıda kalır. Kapadokya’da göğe yükselen balonlar gibi.
Düşün dur, “On dakika ara.”
Bazen bir üstat seni çağırır; yarasını senin yaranla birleştirir. Bir çocuğun yedi yaşında kemanla ağır konçertolar çalmasını görünce geçmiş hayatlardan getirdiği bir bilgi olduğuna inanırız. Arkadaş, muhabbet peşinde koşarız. Sosyal ilişkilerle, sohbetlerle ölümü yenmeye çalışırız. Beyhude… Ne kadar çok sohbet ne kadar çok meşk… Sanki ölüm korkusunu yenmişiz gibi. İnanırız, adanırız, aldanırız. Ama belki de ölüm, sanatla kendini arama biçimidir. Sarı papatyalar çimenlerin üzerine serildiğinde sevincimizi onların rengine bırakırız. Müzikte bir ferahlık bulur, denizin enginliğine bırakırız hayallerimizi… Ama yankımız karşılık bulmadığında aksiseda bize şöyle der: “Kendine gel. Sen de iyisin.” Ve biz yine sarmaş dolaş, katman katman dolaşırız.
Her cümlemin sonuna bir yaprak koysam, her yaprak bir sonbaharı; her sonbahar bir ilkbaharı çağırsa… O müzisyen de yazar gibi düşünüyor, şair gibi ağlıyordu. Geçmiş hayatlarında Fuzûlî olduğu söylenirdi; o olgunluğu taşıyordu.
Sevgili bir gün aramasa ex oluyordu.
Eksen kayıpsa insan bir anda ölü oluyordu.
Ölüler bile sözünü tutup rüyaya giriyordu,
Sevgilinin vefasızlığı hiçbir şeye benzemiyordu…
Ara beni. Ara yar, ara sıra. Ara yar, ara sıra arasan, Beni biraz oyalar…
Hayatına, “On dakika ara.”
Göçmen kuşlar gibi yaşamın katmanları arasında süzülür gideriz. Bazen Mısır tapınaklarının turkuaz mavisinde, bazen de Bengü kuşunun kanadında kendi izini bulursun, Yaren leylek ile bir benzeşim kurarsın… Eğer Âdem olabilirsen, Yaren leylek yine ziyaretine gelebilir. Kimleri yerinde bulabilir şimdi bunu düşünmek için; “On dakika ara…”
Nihai olarak insan bütün hayatını anlamaya çalışır. Ama sonunda şunu fark eder: Hayat uzun bir yol değildir. Hayat, hakikati fark ettiğin kısa aralıklardan ibarettir. Ve o aralıklarda insan kendine şu soruyu sorar: Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca yolun kenarında verilen on dakikalık bir arada mı varım? İnsan bütün ömrü boyunca dünyayı anlamaya çalışır; oysa hakikat, yalnızca kendine verdiği o kısa ‘on dakikalık aralarda’ kapısını aralar. Hayat sandığımız şey belki de yalnızca budur: Hakikati fark ettiğimiz birkaç on dakikalık aranın arasına sıkışmış uzun bir yolculuk. İnsan bütün ömrünü hakikati arayarak geçirir; oysa hakikat, sadece ara verdiğinde görünür.
“On dakika ara…” Yalnızlık, aşk ve devridaim arasında bir nefes.”
Ve insan durur; gözlerini kapatır, içindeki ışıkları sayar…
“On dakika ara.”

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

