Close Menu
    Son Eklenenler

    Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026

    Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026

    Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

    Mayıs 1, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Cuma, Mayıs 1
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      1 KAVRAM 10 DÜŞÜNÜR: Varoluşun On Yüzü

      Ağustos 2, 2025

      Ulus Baker: Kısacık hayatına çağları sığdıran ‘birisi’

      Temmuz 12, 2025

      Institut français, Fransız yazar, felsefeci ve filolog Barbara Cassin’i ağırlıyor

      Şubat 25, 2025

      Sade Yaşamın Gücü: Epikür ve Tao’nun izinde sadeleşmek

      Aralık 7, 2024

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Yeni Eril: Dr. Nil Keskin’den kapsamlı bir dönüşüm rehberi

      Mart 4, 2025

      Cansel Oruç’un ‘Başarmaktan Korkma’ kitabı okuyucuyla buluştu

      Aralık 26, 2024

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      ORTAÇAĞ’IN ORTASINDA BİR ŞEHİR: MDINA

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Duygularımı Tanıyorum Serisi

      Nisan 20, 2026

      “Bir ‘teselli’ ver…”

      Nisan 20, 2026

      Sandviç Kuşağı: Arada Kalmışlık

      Nisan 19, 2026

      Var ol! Kelime büyücüsü çok yaşa!

      Nisan 15, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

      Mayıs 1, 2026

      Mayın Tarlası: Sessiz gerilimlerin izinde bir ilk kitap

      Nisan 27, 2026

      MECBURİYET

      Nisan 27, 2026

      Filiz Çiçek’ten adalet ve intikam romanı: Kayıp Ada ve Şeytanları

      Nisan 22, 2026

      Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      Ayın Şarkıları: MART AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Mart 8, 2026

      İş Sanat’ın Parlayan Yıldızlar konserleri devam ediyor

      Ocak 15, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lV

      Nisan 12, 2026

      Sibel Kırcadere Uslu ile İsmi Olmayan Hikayeler

      Mart 16, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lll

      Mart 16, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Río Sur, Pera Müzesi’nde

      Ekim 16, 2025

      Dalí’nin Tavşan Deliği: Bir romanın resme dönüşen rüyası

      Haziran 12, 2025

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nden ücretsiz sergi turları

      Şubat 20, 2026

      Isabel Muñoz’un Göbeklitepe fotoğrafları Berlin’de

      Şubat 10, 2026

      Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

      Nisan 27, 2026

      Palu Ailesi skandalı belgesel oldu

      Nisan 10, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      İstanbul Film Festivali 9-19 Nisan’da sinemaseverlerle buluşuyor

      Mart 24, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ‘Bir Sahne Şövalyesinin’ mirasına bakmak

      Mart 27, 2026

      Sahnede paranormal bir deneyim: “Geceyarısı Hayaleti” başlıyor

      Mart 19, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

      Mayıs 1, 2026

      EDİTÖR’DEN

      Mayıs 1, 2026
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Vildan Külahlı Tanış: Kelimeler efsunlu nesneler gibidir

      Nisan 11, 2026

      Ebru Karaayvaz’dan ağlarken güldüren kitap: Reçeteye Mizah Ekledim

      Mart 9, 2026

      Bozkurt: Yeni nesil yayıncı Toros, kitabı sadece basılı ürün gibi görmüyor!

      Mart 2, 2026

      “Gençler Nereye?” kitabının yazarı Tuğçe Tatari: Türkiye gençlerini duymuyor ve görmüyor

      Şubat 27, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      Don Quixote’un zırhı: Dünyaya karşı giyinmek

      Ocak 10, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Pablo Neruda: Aşkın, kavganın ve sessiz coğrafyaların şairi

      Temmuz 12, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      İMDAT POLİS

      Mayıs 1, 2026

      KİNGU

      Mayıs 1, 2026

      Duygularımı Tanıyorum Serisi

      Nisan 20, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Suare Öykü
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » DOĞANIN İSYANI
    Eda Büyükçapar

    DOĞANIN İSYANI

    Mayıs 1, 2026Yorum yapılmamış9 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    Eda Büyükçapar

    İtaat ile isyan arasında sallanan bir dünyanın, köklerinden koparılan hafızası üzerine…

    Bahar, papatyaların sarı ışığıyla toprağa ince bir halı seriyor; her bir çiçek, mevsimin sessizce yazdığı şiire bir mısra ekliyordu. Gelişen teknolojiyle birlikte ağaçlar yerlerini betonarme binalara bırakmaktaydılar. Şehir büyüdükçe, gökyüzü küçülmüyor; sadece insanın bakışından uzaklaşıyordu. Bir zamanlar toprağın hafızası olan ormanlar, şimdi tabelalarda birer “proje alanı” olarak anılıyordu. Ve doğa, ilk kez bu kadar sessizdi. Ama bu sessizlik, bir yokluk değil; bastırılmış bir isyandı.

    Ağaçlar kendi aralarında gizli bir dille konuşuyorlardı. Rüzgâr onların sesi, yaprakların birbirine değdiği anlar ise cümleleriydi.

    “Artık bizim hakkımızda yazacak yazar da kalmadı,” dedi yaşlı bir çınar. “Okullarda bizi okuyacak, bizi koruyacak bilinç de kalmadı.”

    Beyazlarını giyinmiş bir erik ağacı, ince dallarını gökyüzüne doğru uzatırken sanki bir gelin edasıyla konuştu: “Biz baharı taşırdık insanların evlerine… şimdi bahar bile kendini saklıyor.”

    Söğüt, turkuaz bir suyun kenarında eğilmişti. Saçlarını suya bırakmış bir kadın gibi fısıldadı: “Eskiden insanlar gölgemizde dinlenir, kendilerini yeniden bulurlardı. Şimdi kendilerini bile bulamıyorlar.”

    Ve şehir, bu konuşmaları duymuyordu. Çünkü şehir, kendi gürültüsüne sağırdı. İnsanoğlu doğayı çoğu zaman bir arka plan sanmıştı. Oysa doğa hiçbir zaman arka plan olmadı; o, hayatın kendisiydi. Her yıl yapraklarını döken ağaçlar, aslında insanlara bir şey fısıldardı: “Üzülme… kayıp, son değil. Yeniden doğuşun hazırlığıdır.” Ama insan, bu fısıltıyı bir türlü hatırlayamıyordu.

    Eskiden ormanlar, kuşların yuva yaptığı, seslerin şifa olduğu yerlerdi. Kuş sesleri, doğanın kurulmuş saat alarmıydı; belirli bir ritimle insanı uyandırır, iyileştirirdi. Şimdi ise sabahlar bile aceleyle başlıyordu.

    Çocuklar ağaçların dallarında salıncak kurardı. Hamaklarda uzanılır, rüzgârın taşıdığı hikâyeler dinlenirdi. Ağaçlar yalnızca gölge değil, birer yoldaştı. Bir zamanlar ozanlar, bir ağacın altında saz çalarken yalnız değildi; kuşlar da dallarda kol kola girerek hem dans eder hem de neşeyle melodiye eşlik ederdi, yapraklar da ritme katılırdı.

    Şimdi o ağaçlar yoktu ya da çok azdı. Ve kalanlar, sadece bakılması gereken nesnelere dönüşmüştü.

    Bir peyzaj ofisine girildiğinde bir ağacın fiyatı soruluyor, karşılığında korkunç rakamlar duyuluyordu. Oysa ormanların hiçbir zaman fiyatı olmamıştı. Onlar, varlıklarının kendisiyle bedeldi.

    “Bir gün ormanda bir bukalemun, hayattaki son saniyelerinde dünyaya daha önce hiç görülmemiş bir zarafetle veda ediyordu. Vücudundaki tüm renk hücreleri adeta bir havai fişek gösterisi gibi, son bir kez parlayarak bir renk cümbüşü oluşturuyordu. İnsanlar bunu bir veda selamı sanıyordu; oysa bu, kontrolü bırakan sinir sisteminin tüm renk pigmentlerini aynı anda özgür bırakmasından doğan bir çöküştü. Sistem iflas ederken ortaya çıkan bu biyolojik kaos, dünyanın en hüzünlü anında bile ne kadar eşsiz bir sanatçı olduğunu gösteriyordu.” Ama insan, en güzel vedaları bile anlamayı unutmuştu. Doğa, ölürken bile estetikti. İnsan, yaşarken bile aceleci.

    Doğanın bütün güzelliklerini aslında biz misafir ederdik. Renk renk kelebekler üzerimize konar, tırtıllar sessiz dönüşümlerini bizim gölgemizde tamamlar, arılar sabrın en eski dilini bizim üzerimizden anlatırdı. Biz insanoğlunun gönül geçişlerine de saygı duyardı… Ama insan artık misafir değil, sahip olmak isteyen bir varlığa dönüşmüştü. Asıl ev sahibi doğanın kendisiydi belki de…

    Eskiden aşıklar baş harflerini ağaç gövdelerine kazırdı. Şimdi o ağaçlar bile yoktu. Erguvanlar, sanki gökyüzüne düşen pembe bir utanç gibi yalnız kalmıştı.

    “Bizi koruyun,” diyordu toprak,

    ama insan, kendi yankısını dinlemekten toprağın sesini işitemiyordu.

    Ve şehir, her sabah biraz daha unutuyordu nasıl hatırlanacağını.

    Erguvan ağaçları… Pembe incili kolyelerini takmış gibi duran bu ağaçlar, baharın estetiğini bir yazıya değil, mevsimsel bir geçişe dönüştüren bu şehrin kadim muhafızlarıydı. Onlar yalnızca çiçek açmazdı; zamanı hafızasından yansıtır ve aşkın masallar ülkesinden getirdiği şiirlerin muhayyel dosyalarını da birer birer açardı. Bir mevsimi diğerine bağlayan görünmez bir dua gibi, gökyüzünün morla pembe arasında kararsız kaldığı o ince eşiği tutarlardı.

    Ama şehir artık eşikleri değil, duvarları seviyordu.

    “Bizi koruyun,” dedi bir erguvan,

    “çünkü biz yok olursak, bahar da yalnız kalacak.”

    Ve kimse duymadı.

    İnsanlar artık rüyalarında ağaçları görmeye başlamıştı. Rüya dediğimiz şey, aslında unutulmuş olanın geri dönüş biçimiydi. Bir kadın rüyasında bir ormanda yürüyordu. Ağaçlar ona bakıyordu. Sadece bakmıyorlardı; yargılıyorlardı.

    Bir çınar konuştu:

    “Bizi keserken ses çıkarmadınız. Şimdi uykunuzda bile huzur bulamıyorsunuz.”

    Kadın geri çekildi. Ama orman geri çekilmedi. Bir başka rüyada bir adam, kökleri toprağın damarlarına dolanmış bir meşe gördü. Meşe ona dedi ki:

    “Bizi koruyun.”

    Adam uyanınca bu cümle hâlâ odadaydı. Tavanda, perdelerde, su bardağında bile yankılanıyordu.

    “Bizi koruyun.”

    Şehir büyüyordu, ama büyümek bazen sadece derinleşen bir unutma biçimiydi. Bir sokak lambasının altında biri kendi kendine mırıldandı: “İnsan, kendi yaptığı betonun içinde kaybolmayı başarıyorsa, buna ilerleme mi denir?”

    Kimse cevap vermedi. Çünkü şehir artık soruları da inşa ediyordu, cevapları değil.

    “Bizi koruyun.”

    Bu cümle, rüzgârın diline yerleşmişti. Bir yaprak düşerken bile aynı şeyi söylüyordu. Bir kuş uçarak geçerken, kanadında aynı cümleyi taşıyordu. Ve insanlar bunu yalnızca “rüya” sanıyordu.

    Bir kadın vardı. Ona Sevgilisi hitaben  “Begonvil” derdi. Çünkü o, sahiden nadir iklimlerin naif çiçeğiydi. Kırılgandı, algısı inceydi, her rüzgârı biraz fazla hissederdi. Sevgilisi ona hep “Yeşili sev” derdi. O ise içinden aynı soruyu taşırdı: “Yeşil de bizi seviyor mu?” Papatyalar, yoğurtçu babalar, hindiba çiçekleriyle yine fallara bakılıyor mu?

    Bir zamanlar kediler ağaçların dibinde uyuya kalıp iyileşirdi. Su içtikleri dereler, onları hayata döndürürdü. Şimdi iyileşmeler bile birer reçeteye bağlanmıştı. Ağaçlar, kökleriyle birbirine sarılırdı. Görünmeyen bir matematikle konuşurlardı. İnsan bunu unuttu. Oysa o kökler, bir ağacın yalnız olmadığını anlatırdı.

    “Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları” İnsan kendi yaşamında her yaşının cahiliydi.  Bazen bakış açısı, kendi duygularının katili olabiliyordu. Ve kendi semahında her dönüş, biraz daha kendinden uzaklaşması demekti. Çünkü ağaçların semahı artık rüyalarda dahi hissedilmiyordu. 

    Belki de isyan, aslında derin bir teslimiyetti. Doğanın muzaffer itaati karşısında insanın dili çözülüyordu.

    Bir kadın, bir aldatılmanın içinde kendini başka bir kadınla kıyaslarken aslında diğeri üzerinden kendi eksikliklerini anlamaya çalışıyordu. Ama hiçbir karşılaştırma, bir kalbin kırılmasını açıklamıyordu.

    Bir kadın, Begonvil diye anılan o kırılgan isim, bir gece aynada kendini değil, bir ormanı gördü. Orman ona yaklaştı ve fısıldadı:

    “Biz sizi büyütürken siz bizi küçülttünüz.”

    Kadın ağlamadı. Çünkü bazı cümleler gözyaşını bile geçersiz kılar…

    Bir sokakta kedi yürüyordu. Sırtında görünmeyen bir manzara taşıyordu sanki. Ona bakan bir çocuk şöyle dedi:

    “Bu kedi, bütün bir ormanı hatırlıyor.” Kimse ciddiye almadı. Çünkü bu çağda hatırlamak, şüpheli bir davranış sayılıyordu.

    “Bizi koruyun.”

    Bu artık bir rica değildi. Bir tekrardı.

    Bir çürümenin içinden yükselen son müzik cümlesi gibi,  kendini tekrar eden bir ağıt.

    Bir kadın, bir erkek ve bir başka kadın arasında geçen görünmez bir kırılma vardı. Kıyaslamalar, eksiklikler, sessiz suçlamalar… Hepsi bir ağacın gövdesine kazınan isimler gibi zamanla büyüyordu.

    Ama ağaçlar artık isimleri bile taşımıyordu.

    Ve şehir, kendi kendine şöyle dedi:

    “Ben ilerledim.”

    Ama ilerleme, bazen sadece geriye bakmayı unutmak demekti.

    Bir ormanda, kimsenin görmediği bir sahne yaşandı:

    Geyikler suya bakıyordu ve su, onları değil, içlerindeki kaybı yansıtıyordu.

    Kelebekler konmuyor, yalnızca hatırlatıyordu. Arılar çalışmıyor, dua ediyordu. Ve her şey aynı cümleyi fısıldıyordu:

    “Bizi koruyun.”

    İnsan, en sonunda şunu fark etti:

    Doğa itaat etmiyordu. Doğa bekliyordu.

    Ve beklemek, bazen en büyük isyandı.

    “Bizi koruyun.”

    Bu cümle artık bir dua değil, bir aynaydı.

    İnsanın kendi yüzüne tutulmuş.

    Ve şehir, bir sabah daha uyandı. Ama bu kez ağaçlar uyanmadı. Çünkü bazı uyanışlar, artık sadece eksikliktir. Ve insan doğayı kaybettiğinde, aslında kaybolan doğa değil; insanın kendini hatırlama ihtimaliydi…

    Ve bir kedi vardı. Bir kadının yürüdüğü bir sokakta, sanki bütün manzarayı üzerinde taşıyordu. Desenlerine bakıldığında, dünya biraz daha anlaşılır oluyordu. Çünkü bazen en derin anlamlar, en umulmadık desen aralıklarında saklanırdı.

    “Toprak konuşuyordu, biz duymayı unuttuk.” Beton, bir sabah daha şehre uyandı. Ağaçlar ise uyanmadı çünkü artık çoğu yoktu. Bir zamanlar gökyüzünü tutan dallar, şimdi gökyüzünün altında birer gölge bile olamıyordu. Şehir büyüdükçe doğa küçülmüyor, sanki siliniyordu. Haritadan değil zihinlerden.

    Ve ağaçlar, kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.

    “Bizi kim hatırlayacak?” dedi yaşlı bir çınar.

    “Bizi artık kimse okumuyor ki…” diye cevap verdi genç bir erguvan.

    Yapraklar titredi. Bu bir rüzgâr değildi. Bu, unutulmanın sesiydi.

    “Ben bir ağaçtım,” dedi biri.

    “Hayır,” dedi diğeri, “sen bir hafızaydın.”

    Hayat, baharlardan kalma bir rüyaydı…

    Erguvan, İstanbul’un mor utancı gibi Boğaz’a doğru savrulurken konuşuyordu:

    Beni gelinliğe benzetirlerdi eskiden. Şimdi kimse düğün bile yapmıyor gölgemde.”

    Bir söğüt, saçlarını suya bırakmış bir kadın gibi eğildi:

    “Ben ağladığımda fark edilmezdi. Şimdi insanlar ağlamayı bile ekranlardan öğreniyor.”

    Ve bir meşe, köklerini yoklamaya başladı:

    “Bize verilen isimler vardı. Şimdi isimler binalara veriliyor.”

    Hayatın sahnesi bir televizyon stüdyosu gibi aydınlandı.

    Sunucu sert bir sesle:

    “İnsanlık! Doğayı neden terk ettin?”

    İnsan kaçamak gözlerle:

    “Biz ilerledik…”

    Bir uğultu yükseldi arka fonda orman sesi gibi ama boğulmuş.

    Sunucu:

    “İlerlemek mi? Yoksa köklerini sökmek mi?”

    Bir ağaç konuştu, sesi kırık ama netti:

    “Beni kestin çünkü sana gölge oluyordum. Ama şimdi güneşten de şikâyet ediyorsun.”

    Vicdanların stüdyosunda sessizlik.

    Ağaçlar aslında susmaz. Sadece insan, onların dilini kaybetti. Bir yaprak düşerken aslında bir cümle söylenir. Bir dal kırıldığında bir hafıza kapanır.

    Bir orman yok olduğunda, bir uygarlık rüya görmeyi unutur.

    Bir çocuk sordu:

    “Anne, kuşlar neden azaldı?”

    Cevap verilemedi. Çünkü cevap, betonun altında kalmıştı.

    Bir gün Begonvil aynaya baktı.

    Aynada kendisi değil, bir orman gördü yaralı. Ve anladı:

    İnsan bazen en çok sevdiğini yok eder.

    Mevsimler gelir gider. Ağaçlar dökülür, yeniden doğar. Ama bu bir teslimiyet değil bu sabırdır. İnsan ise isyan eder gibi görünür. Şehirler kurar, sınırlar çizer. Ama bu bir güç değil bu unutmadır. Ve en büyük paradoks şudur:

    Doğa isyan ederken bile yaşatır.

    İnsan itaat ederken bile yok eder.

    Ağaçlar artık bağırmıyor. Çünkü bağırmak, duyulacağına inanmak ister. Onlar artık sadece rüyalara giriyor.

    Bir çocuk rüyasında bir orman gördü geçen gece.

    Orman ona dedi ki: “Bizi kesmeyin. Biz sadece ağaç değiliz biz sizin nefesiniziz.” Belki de gerçek isyan, bağırmak değil; hatırlamaktır. Ve belki de gerçek itaat, boyun eğmek değil; doğayı yeniden duymaktır. Çünkü dünya hâlâ dönüyor. Ama kökleri kesilmiş bir dünyanın dönüşü, sadece bir düşüşe benzer. Şehir büyüyordu. Ama büyüdükçe unutuyordu. Doğa ise küçülmüyordu; sadece geri çekiliyordu. Sanki “beni ararsanız, hâlâ buradayım” der gibi.

    Ve belki de en son cümle şuydu:

    “Bizi kesmeyin. Bize dokunmayın. Biz Allah’ın sessiz kullarıyız. Gövdelerimizde bir sürü can, bir sürü gönül barındırıyoruz.”

    Ama insan artık duymuyordu.

    Yine de rüzgâr konuşmayı bırakmadı.

    Yine de yapraklar düşmeyi…

    Yine de toprak hatırlamayı…

    Çünkü bazı şeyler yok edilse bile, kendini anlatmaktan vazgeçmezdi. Aşk gibi… 


    Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

    YAZARIN DİĞER YAZILARI
    eda büyükçapar suaremag yazar

    Related Posts

    Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026 Ayın Filmleri

    Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026 Ayın Şarkıları

    Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

    Mayıs 1, 2026 Ayın Kitapları

    SuareMag Mayıs 2026

    Mayıs 1, 2026 Manşet
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026 Ayın Filmleri

    İTAAT VE İSYAN TEMASINI HİSSETTİREN FİLM SEÇKİSİ Hazırlayan: Sevin Bayrı Dördüncü duvarı yıkıp kameradan sana bakan…

    Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026

    Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

    Mayıs 1, 2026

    EDİTÖR’DEN

    Mayıs 1, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    “Gecenin Kıyısı”, cuma günü sinemalarda

    Mart 11, 2025 Film

    GÜNEŞ TUTULMASI

    Ocak 1, 2026 Şehnaz Orhan

    İGA İstanbul Havalimanı, Cumhuriyet’in 100. Yaşını coşkuyla kutluyor

    Ekim 27, 2023 Haber
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026

    Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

    Mayıs 1, 2026

    Ayın Kitapları: MAYIS AYINDA NE OKUYALIM?

    Mayıs 1, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.