Eda Büyükçapar
İtaat ile isyan arasında sallanan bir dünyanın, köklerinden koparılan hafızası üzerine…
Bahar, papatyaların sarı ışığıyla toprağa ince bir halı seriyor; her bir çiçek, mevsimin sessizce yazdığı şiire bir mısra ekliyordu. Gelişen teknolojiyle birlikte ağaçlar yerlerini betonarme binalara bırakmaktaydılar. Şehir büyüdükçe, gökyüzü küçülmüyor; sadece insanın bakışından uzaklaşıyordu. Bir zamanlar toprağın hafızası olan ormanlar, şimdi tabelalarda birer “proje alanı” olarak anılıyordu. Ve doğa, ilk kez bu kadar sessizdi. Ama bu sessizlik, bir yokluk değil; bastırılmış bir isyandı.
Ağaçlar kendi aralarında gizli bir dille konuşuyorlardı. Rüzgâr onların sesi, yaprakların birbirine değdiği anlar ise cümleleriydi.
“Artık bizim hakkımızda yazacak yazar da kalmadı,” dedi yaşlı bir çınar. “Okullarda bizi okuyacak, bizi koruyacak bilinç de kalmadı.”
Beyazlarını giyinmiş bir erik ağacı, ince dallarını gökyüzüne doğru uzatırken sanki bir gelin edasıyla konuştu: “Biz baharı taşırdık insanların evlerine… şimdi bahar bile kendini saklıyor.”
Söğüt, turkuaz bir suyun kenarında eğilmişti. Saçlarını suya bırakmış bir kadın gibi fısıldadı: “Eskiden insanlar gölgemizde dinlenir, kendilerini yeniden bulurlardı. Şimdi kendilerini bile bulamıyorlar.”
Ve şehir, bu konuşmaları duymuyordu. Çünkü şehir, kendi gürültüsüne sağırdı. İnsanoğlu doğayı çoğu zaman bir arka plan sanmıştı. Oysa doğa hiçbir zaman arka plan olmadı; o, hayatın kendisiydi. Her yıl yapraklarını döken ağaçlar, aslında insanlara bir şey fısıldardı: “Üzülme… kayıp, son değil. Yeniden doğuşun hazırlığıdır.” Ama insan, bu fısıltıyı bir türlü hatırlayamıyordu.
Eskiden ormanlar, kuşların yuva yaptığı, seslerin şifa olduğu yerlerdi. Kuş sesleri, doğanın kurulmuş saat alarmıydı; belirli bir ritimle insanı uyandırır, iyileştirirdi. Şimdi ise sabahlar bile aceleyle başlıyordu.
Çocuklar ağaçların dallarında salıncak kurardı. Hamaklarda uzanılır, rüzgârın taşıdığı hikâyeler dinlenirdi. Ağaçlar yalnızca gölge değil, birer yoldaştı. Bir zamanlar ozanlar, bir ağacın altında saz çalarken yalnız değildi; kuşlar da dallarda kol kola girerek hem dans eder hem de neşeyle melodiye eşlik ederdi, yapraklar da ritme katılırdı.
Şimdi o ağaçlar yoktu ya da çok azdı. Ve kalanlar, sadece bakılması gereken nesnelere dönüşmüştü.
Bir peyzaj ofisine girildiğinde bir ağacın fiyatı soruluyor, karşılığında korkunç rakamlar duyuluyordu. Oysa ormanların hiçbir zaman fiyatı olmamıştı. Onlar, varlıklarının kendisiyle bedeldi.
“Bir gün ormanda bir bukalemun, hayattaki son saniyelerinde dünyaya daha önce hiç görülmemiş bir zarafetle veda ediyordu. Vücudundaki tüm renk hücreleri adeta bir havai fişek gösterisi gibi, son bir kez parlayarak bir renk cümbüşü oluşturuyordu. İnsanlar bunu bir veda selamı sanıyordu; oysa bu, kontrolü bırakan sinir sisteminin tüm renk pigmentlerini aynı anda özgür bırakmasından doğan bir çöküştü. Sistem iflas ederken ortaya çıkan bu biyolojik kaos, dünyanın en hüzünlü anında bile ne kadar eşsiz bir sanatçı olduğunu gösteriyordu.” Ama insan, en güzel vedaları bile anlamayı unutmuştu. Doğa, ölürken bile estetikti. İnsan, yaşarken bile aceleci.
Doğanın bütün güzelliklerini aslında biz misafir ederdik. Renk renk kelebekler üzerimize konar, tırtıllar sessiz dönüşümlerini bizim gölgemizde tamamlar, arılar sabrın en eski dilini bizim üzerimizden anlatırdı. Biz insanoğlunun gönül geçişlerine de saygı duyardı… Ama insan artık misafir değil, sahip olmak isteyen bir varlığa dönüşmüştü. Asıl ev sahibi doğanın kendisiydi belki de…
Eskiden aşıklar baş harflerini ağaç gövdelerine kazırdı. Şimdi o ağaçlar bile yoktu. Erguvanlar, sanki gökyüzüne düşen pembe bir utanç gibi yalnız kalmıştı.
“Bizi koruyun,” diyordu toprak,
ama insan, kendi yankısını dinlemekten toprağın sesini işitemiyordu.
Ve şehir, her sabah biraz daha unutuyordu nasıl hatırlanacağını.
Erguvan ağaçları… Pembe incili kolyelerini takmış gibi duran bu ağaçlar, baharın estetiğini bir yazıya değil, mevsimsel bir geçişe dönüştüren bu şehrin kadim muhafızlarıydı. Onlar yalnızca çiçek açmazdı; zamanı hafızasından yansıtır ve aşkın masallar ülkesinden getirdiği şiirlerin muhayyel dosyalarını da birer birer açardı. Bir mevsimi diğerine bağlayan görünmez bir dua gibi, gökyüzünün morla pembe arasında kararsız kaldığı o ince eşiği tutarlardı.
Ama şehir artık eşikleri değil, duvarları seviyordu.
“Bizi koruyun,” dedi bir erguvan,
“çünkü biz yok olursak, bahar da yalnız kalacak.”
Ve kimse duymadı.
İnsanlar artık rüyalarında ağaçları görmeye başlamıştı. Rüya dediğimiz şey, aslında unutulmuş olanın geri dönüş biçimiydi. Bir kadın rüyasında bir ormanda yürüyordu. Ağaçlar ona bakıyordu. Sadece bakmıyorlardı; yargılıyorlardı.
Bir çınar konuştu:
“Bizi keserken ses çıkarmadınız. Şimdi uykunuzda bile huzur bulamıyorsunuz.”
Kadın geri çekildi. Ama orman geri çekilmedi. Bir başka rüyada bir adam, kökleri toprağın damarlarına dolanmış bir meşe gördü. Meşe ona dedi ki:
“Bizi koruyun.”
Adam uyanınca bu cümle hâlâ odadaydı. Tavanda, perdelerde, su bardağında bile yankılanıyordu.
“Bizi koruyun.”
Şehir büyüyordu, ama büyümek bazen sadece derinleşen bir unutma biçimiydi. Bir sokak lambasının altında biri kendi kendine mırıldandı: “İnsan, kendi yaptığı betonun içinde kaybolmayı başarıyorsa, buna ilerleme mi denir?”
Kimse cevap vermedi. Çünkü şehir artık soruları da inşa ediyordu, cevapları değil.
“Bizi koruyun.”
Bu cümle, rüzgârın diline yerleşmişti. Bir yaprak düşerken bile aynı şeyi söylüyordu. Bir kuş uçarak geçerken, kanadında aynı cümleyi taşıyordu. Ve insanlar bunu yalnızca “rüya” sanıyordu.
Bir kadın vardı. Ona Sevgilisi hitaben “Begonvil” derdi. Çünkü o, sahiden nadir iklimlerin naif çiçeğiydi. Kırılgandı, algısı inceydi, her rüzgârı biraz fazla hissederdi. Sevgilisi ona hep “Yeşili sev” derdi. O ise içinden aynı soruyu taşırdı: “Yeşil de bizi seviyor mu?” Papatyalar, yoğurtçu babalar, hindiba çiçekleriyle yine fallara bakılıyor mu?
Bir zamanlar kediler ağaçların dibinde uyuya kalıp iyileşirdi. Su içtikleri dereler, onları hayata döndürürdü. Şimdi iyileşmeler bile birer reçeteye bağlanmıştı. Ağaçlar, kökleriyle birbirine sarılırdı. Görünmeyen bir matematikle konuşurlardı. İnsan bunu unuttu. Oysa o kökler, bir ağacın yalnız olmadığını anlatırdı.
“Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları” İnsan kendi yaşamında her yaşının cahiliydi. Bazen bakış açısı, kendi duygularının katili olabiliyordu. Ve kendi semahında her dönüş, biraz daha kendinden uzaklaşması demekti. Çünkü ağaçların semahı artık rüyalarda dahi hissedilmiyordu.
Belki de isyan, aslında derin bir teslimiyetti. Doğanın muzaffer itaati karşısında insanın dili çözülüyordu.
Bir kadın, bir aldatılmanın içinde kendini başka bir kadınla kıyaslarken aslında diğeri üzerinden kendi eksikliklerini anlamaya çalışıyordu. Ama hiçbir karşılaştırma, bir kalbin kırılmasını açıklamıyordu.
Bir kadın, Begonvil diye anılan o kırılgan isim, bir gece aynada kendini değil, bir ormanı gördü. Orman ona yaklaştı ve fısıldadı:
“Biz sizi büyütürken siz bizi küçülttünüz.”
Kadın ağlamadı. Çünkü bazı cümleler gözyaşını bile geçersiz kılar…
Bir sokakta kedi yürüyordu. Sırtında görünmeyen bir manzara taşıyordu sanki. Ona bakan bir çocuk şöyle dedi:
“Bu kedi, bütün bir ormanı hatırlıyor.” Kimse ciddiye almadı. Çünkü bu çağda hatırlamak, şüpheli bir davranış sayılıyordu.
“Bizi koruyun.”
Bu artık bir rica değildi. Bir tekrardı.
Bir çürümenin içinden yükselen son müzik cümlesi gibi, kendini tekrar eden bir ağıt.
Bir kadın, bir erkek ve bir başka kadın arasında geçen görünmez bir kırılma vardı. Kıyaslamalar, eksiklikler, sessiz suçlamalar… Hepsi bir ağacın gövdesine kazınan isimler gibi zamanla büyüyordu.
Ama ağaçlar artık isimleri bile taşımıyordu.
Ve şehir, kendi kendine şöyle dedi:
“Ben ilerledim.”
Ama ilerleme, bazen sadece geriye bakmayı unutmak demekti.
Bir ormanda, kimsenin görmediği bir sahne yaşandı:
Geyikler suya bakıyordu ve su, onları değil, içlerindeki kaybı yansıtıyordu.
Kelebekler konmuyor, yalnızca hatırlatıyordu. Arılar çalışmıyor, dua ediyordu. Ve her şey aynı cümleyi fısıldıyordu:
“Bizi koruyun.”
İnsan, en sonunda şunu fark etti:
Doğa itaat etmiyordu. Doğa bekliyordu.
Ve beklemek, bazen en büyük isyandı.
“Bizi koruyun.”
Bu cümle artık bir dua değil, bir aynaydı.
İnsanın kendi yüzüne tutulmuş.
Ve şehir, bir sabah daha uyandı. Ama bu kez ağaçlar uyanmadı. Çünkü bazı uyanışlar, artık sadece eksikliktir. Ve insan doğayı kaybettiğinde, aslında kaybolan doğa değil; insanın kendini hatırlama ihtimaliydi…
Ve bir kedi vardı. Bir kadının yürüdüğü bir sokakta, sanki bütün manzarayı üzerinde taşıyordu. Desenlerine bakıldığında, dünya biraz daha anlaşılır oluyordu. Çünkü bazen en derin anlamlar, en umulmadık desen aralıklarında saklanırdı.
“Toprak konuşuyordu, biz duymayı unuttuk.” Beton, bir sabah daha şehre uyandı. Ağaçlar ise uyanmadı çünkü artık çoğu yoktu. Bir zamanlar gökyüzünü tutan dallar, şimdi gökyüzünün altında birer gölge bile olamıyordu. Şehir büyüdükçe doğa küçülmüyor, sanki siliniyordu. Haritadan değil zihinlerden.
Ve ağaçlar, kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.
“Bizi kim hatırlayacak?” dedi yaşlı bir çınar.
“Bizi artık kimse okumuyor ki…” diye cevap verdi genç bir erguvan.
Yapraklar titredi. Bu bir rüzgâr değildi. Bu, unutulmanın sesiydi.
“Ben bir ağaçtım,” dedi biri.
“Hayır,” dedi diğeri, “sen bir hafızaydın.”
Hayat, baharlardan kalma bir rüyaydı…
Erguvan, İstanbul’un mor utancı gibi Boğaz’a doğru savrulurken konuşuyordu:
Beni gelinliğe benzetirlerdi eskiden. Şimdi kimse düğün bile yapmıyor gölgemde.”
Bir söğüt, saçlarını suya bırakmış bir kadın gibi eğildi:
“Ben ağladığımda fark edilmezdi. Şimdi insanlar ağlamayı bile ekranlardan öğreniyor.”
Ve bir meşe, köklerini yoklamaya başladı:
“Bize verilen isimler vardı. Şimdi isimler binalara veriliyor.”
Hayatın sahnesi bir televizyon stüdyosu gibi aydınlandı.
Sunucu sert bir sesle:
“İnsanlık! Doğayı neden terk ettin?”
İnsan kaçamak gözlerle:
“Biz ilerledik…”
Bir uğultu yükseldi arka fonda orman sesi gibi ama boğulmuş.
Sunucu:
“İlerlemek mi? Yoksa köklerini sökmek mi?”
Bir ağaç konuştu, sesi kırık ama netti:
“Beni kestin çünkü sana gölge oluyordum. Ama şimdi güneşten de şikâyet ediyorsun.”
Vicdanların stüdyosunda sessizlik.
Ağaçlar aslında susmaz. Sadece insan, onların dilini kaybetti. Bir yaprak düşerken aslında bir cümle söylenir. Bir dal kırıldığında bir hafıza kapanır.
Bir orman yok olduğunda, bir uygarlık rüya görmeyi unutur.
Bir çocuk sordu:
“Anne, kuşlar neden azaldı?”
Cevap verilemedi. Çünkü cevap, betonun altında kalmıştı.
Bir gün Begonvil aynaya baktı.
Aynada kendisi değil, bir orman gördü yaralı. Ve anladı:
İnsan bazen en çok sevdiğini yok eder.
Mevsimler gelir gider. Ağaçlar dökülür, yeniden doğar. Ama bu bir teslimiyet değil bu sabırdır. İnsan ise isyan eder gibi görünür. Şehirler kurar, sınırlar çizer. Ama bu bir güç değil bu unutmadır. Ve en büyük paradoks şudur:
Doğa isyan ederken bile yaşatır.
İnsan itaat ederken bile yok eder.
Ağaçlar artık bağırmıyor. Çünkü bağırmak, duyulacağına inanmak ister. Onlar artık sadece rüyalara giriyor.
Bir çocuk rüyasında bir orman gördü geçen gece.
Orman ona dedi ki: “Bizi kesmeyin. Biz sadece ağaç değiliz biz sizin nefesiniziz.” Belki de gerçek isyan, bağırmak değil; hatırlamaktır. Ve belki de gerçek itaat, boyun eğmek değil; doğayı yeniden duymaktır. Çünkü dünya hâlâ dönüyor. Ama kökleri kesilmiş bir dünyanın dönüşü, sadece bir düşüşe benzer. Şehir büyüyordu. Ama büyüdükçe unutuyordu. Doğa ise küçülmüyordu; sadece geri çekiliyordu. Sanki “beni ararsanız, hâlâ buradayım” der gibi.
Ve belki de en son cümle şuydu:
“Bizi kesmeyin. Bize dokunmayın. Biz Allah’ın sessiz kullarıyız. Gövdelerimizde bir sürü can, bir sürü gönül barındırıyoruz.”
Ama insan artık duymuyordu.
Yine de rüzgâr konuşmayı bırakmadı.
Yine de yapraklar düşmeyi…
Yine de toprak hatırlamayı…
Çünkü bazı şeyler yok edilse bile, kendini anlatmaktan vazgeçmezdi. Aşk gibi…

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

