TİKSİNTİ, TUTKU VE TARAF OLMA ARZUSU
Belgin Ulutay
Bugün keyifli bir alıntı okudum. Metni kendi zihnimde parçalarına ayırırken, arkada çalışan o incelikli mühendisliğin ve mantıksal boşlukların bütünüyle farkında olmama rağmen, kendimi saniyeler içinde refleksif bir taraftarlığın içinde bulmaktan kaçamadım. Entelektüel savunma mekanizmalarımın en uyanık olduğu bir anda bile yaşanan bu anlık teslimiyet, ister istemez şu soruyu doğuruyor: Zihnimizin rasyonel kapılarını bu denli hızla kilitleyen, bizi bir saniyede kurgulanmış bir safın askerine dönüştüren o ilkel dürtü tam olarak neye hizmet ediyor?
Gelin, önce o tanıdık metne birlikte, en çıplak haliyle bakalım:
Bir tıp fakültesinde profesör, öğrencilerden birine döner ve sorar: “Kaç böbreğimiz vardır?“
“Dört!” diye yanıtlar öğrenci.
“Dört mü?” der profesör, küçümseyici ve başkalarının hatalarını ezmekten zevk alan bir edayla. Sonra asistanına döner ve şöyle der:
“Biraz ot getirin, sınıfta bir eşek var!“
Öğrenci ise hemen yanıt verir: “Ve bana da bir kahve lütfen!“
Profesör öfkeyle öğrenciyi sınıftan kovar. Ama bu öğrenci sıradan biri değildir: O kişi, Brezilyalı mizah ustası Aparicio Torelly Aporelly (1895-1971), nam-ı diğer Baron d’Itararé’dir. Sınıftan çıkarken, öğrenci kızgın profesöre dönüp bir kez daha yanıt verir:
“Bana ‘Kaç böbreğimiz vardır?’ diye sordunuz. ‘Bizim’ böbreklerimiz, yani hem benim iki böbreğim hem de sizin iki böbreğiniz: Toplamda dört böbrek! Biz zamiri çoğuldur, değil mi? Afiyet olsun, otunuzu keyifle yiyin!”
İşte tam bu noktada o soru zihnimi her zamankinden daha derin bir şekilde kurcalamaya başlıyor: Bu hikâyeyi benim için gerçekten bu kadar sürükleyici yapan ve beni tüm o farkında oluşuma rağmen daha ilk satırlarda anlık bir taraf seçmeye zorlayan şey tam olarak neydi? Profesörün kibri mi, öğrencinin kıvrak zekâsı mı? Yoksa metnin zihnimizde görünmez bir biçimde kurduğu, o en arkaik duygularımızdan beslenen taraflaşma mühendisliği mi?
Bu anlatıyı okurken refleks olarak öğrencinin safına geçtiğimi görüyorum. Bunu yalnızca cevap zekice tınladığı için yapmadığımı bilmiyorum. Daha derine indiğimde, insan psikolojisinin ve evrensel düzenin en temel, en uç ve birbirine taban tabana zıt iki büyük sütununun dinamik çatışmasını fark ediyorum: Tiksinti ve Tutku.
Profesörün o çiğ, üstenci, mutlak doğruyu ve kurumsal düzenin olmazsa olmazıymış gibi gururla temsil ettiği kibrine, kuralların dışına taşan hataya karşı adeta cezalandırıcı bir tiksintiyle yaklaşıyor. Bu tiksinti, düzeni yabancı maddelerden temizleme, sınırları koruma arzusu doğuruyor. Fakat zihnim, bu üstenci sınır koruma refleksinden rahatsız olduğu anda, o sınırları sarsacak her türlü karşı hamleye karşı kontrolsüz, neredeyse kör bir tutku geliştirmeye başlıyor. Tutku, doğası gereği mesafeleri yok eden, bizi nesnesine doğru çılgınca çeken, sınırları bulanıklaştıran bir yaklaştırma kuvveti gibi çalışıyor.
Küçümseyici hiyerarşinin en altında ezilmeye çalışılan o öğrenci figürünün, yerleşik otoriteyi kendi kurduğu tuzakla altüst etmesini izlemek; içimde bastırılmış olan o kadim adalet arzusunu, o hiyerarşi karşıtı isyanı ve o delişmen özgürlük tutkusunu hırslı bir bağlanmaya dönüştürüyor. Öğrencinin o katı sınırları aşma coşkusunu izlemek, bende psikolojik bir arınma, gerçek bir katarsis yaratıyor.
O dikey hiyerarşi aniden yatay bir düzleme çarpıp kırıldığında, öğrencinin kazandığı o zaferi kendi iç dünyamda yaşıyor, o hınç ve rövanş anına adeta tutkuyla ortak oluyorum.
Ancak o tutkulu taraftarlık sarhoşluğundan sıyrılıp, tiksintinin ve tutkunun yarattığı o duygusal isi bir kenara bıraktığımda; analitik bir büyüteçle metne baktığımda, beni o tarafa çeken tuhaf ve hileli bir katman açığa çıkıyor. Öğrenci aslında soruyu biyolojik ya da tıbbi anlamda doğru cevaplamıyor. Profesör, içinde bulundukları kurumsal ve akademik ekosistemin gereği nesnel olarak bir insan bedenini kastediyor. Soru, tıp disiplininin sınırları içinde soruldu. Öğrenci ise bu hakikat alanından kaçarak, dilin esnek sınırlarına sığınıyor. “Biz” zamirinin anlam alanını esneterek, onu iki kişinin toplamı olacak şekilde yeniden kurguluyor ve oyunu oyunun kurallarını kendince yeniden yazıyor. Elbette birçokları gibi ben de bu oyuna anlık da olsa büyük bir hazla ortak oluyorum.
Meseleye dilbilim açısından baktığımda ortada kusursuz bir anlam kaydırması görüyorum; kelimenin işlevi bağlamından koparılıyor. Mantık penceresinden bakarsam, soru ve cevap zaten aynı zeminde değil; taraflar birbirini tamamen ıskalıyor. Öğrencinin cevabı tıbbi bir hakikat içermiyor; o sadece dilin içindeki o gri, fluluğa izin veren boşlukları, kelimelerin bükülebilirliğini muazzam bir kurnazlıkla manivela olarak kullanıyor.
Metni ve benim o metinden aldığım anlık hazzı gözümde bu kadar güçlü kılan da tam olarak bu asimetri zaten. Çünkü burada zafer kazanan şeyin ham, çıplak ve statik bir bilgi olmadığını; durumu rasyonel bir çerçeve değişimiyle tersine çeviren, yani bağlamı anında manipüle edebilme becerisi olduğunu görüyorum. Güçlü olan hakikat değil, hakikatin etrafına örülen o dilsel oyun oluyor. Tiksintiyi doğuran o sert nizam, yerini tutkunun o akışkan ve kural tanımaz oyun alanına bırakıyor.
Belki de birçok okuyucu ya da eleştirmen bu anlatıya basit bir mantık hatası, yüzeysel bir fıkra kurnazlığı ya da ucuz bir kelime oyunu penceresinden bakıp geçebilir. Hatta onu edebi değeri olmayan popüler bir anekdot olarak da nitelendirebilir.
Ancak ben, bu metni kurgulayan kalemin tüm bu dilsel ve mantıksal oyunu, o tiksinti ve tutku dengesini satır aralarına bilerek, isteyerek ve muazzam bir sezgiyle gizlediğini düşünüyorum. Karşımda tesadüfi bir kurnazlık değil, insan psikolojisinin, arzularının ve zaaflarının röntgenini çeken son derece bilinçli bir metin mimarisi var. Yazar, profesörün karakteri üzerinden bizde uyandıracağı o ahlaki tiksintiyi de, öğrencinin kurnazlığı üzerinden bizi sürükleyeceği o tutkulu taraftarlığı da en başından beri hesaplamış gibi. Bu vesileyle, hikâyeyi ilk kâğıda döken o yaratıcı akla ve o aklı asırlardır kendi nehrinde damıtarak bugüne taşıyan, insanlığın o ortak, kolektif zekasına gıyabında derin bir selam çakmak içimden geliyor.
Çünkü bu ortak mimari, metni sadece keyifli bir fıkra olmaktan çıkarıyor; insanın bilgiyle, güçle ve konseptlerle kurduğu o faydacı, o maskeli ilişkiyi de bana göre çarpıcı bir biçimde ortaya döküyor. Çoğu zaman bilgiyi ya da entelektüel argümanları her zaman saf bir niyetle, hakikati öğrenmek veya ona ulaşmak için kullanmadığımızı derinden seziyorum.
Bazen sadece tiksindiğimiz o üst perdeden konuşanların, o tiranların veya otorite figürlerinin karşısında kendimizi güvenli, ahlaki olarak üstün ya da korunaklı bir yerde konumlandırmak için bilgiye bir silah gibi tutunuyoruz. Bir fikri, bir makaleyi veya bir eleştiriyi hararetle paylaşırken bile, derdimizin o fikrin taşıdığı nesnel gerçeklik olmadığını; o fikrin bize hissettirdiği, üzerimize bir hırka gibi giydirdiği entelektüel ve vicdani kimliği piyasaya sürmek, onu vitrine koymak olduğunu fark ediyorum. Bilgi, hakikatin aracı olmaktan çıkıp, tutkularımızın ve tiksintilerimizin hizmetindeki birer statü göstergesine dönüşüyor.
Ve hikâyenin arkasında, tüm bu entelektüel tahlillerin ötesinde, kendi zihinsel reflekslerimizle, kendi içsel karanlığımızla yüzleşmemizi gerektiren en rahatsız edici, en sarsıcı ihtimal saklı duruyor:
Okurken profesörün kibrini, o çiğ üstenciliğini ve bunun bende yarattığı tiksintiyi hemen fark ediyor, onu ahlaki olarak kolayca mahkûm edebiliyorum; ama öğrencinin o hileli, o mantığı ıskalayan cevabına duyduğum o tutkulu taraftarlığın beni tüm o analitik bilincime rağmen nasıl manipüle ettiğini, beni rasyonel düşünceden nasıl zahmetsizce uzaklaştırıp tatmin ettiğini pek sorgulamıyorum.
Haklı bir nefretin, haksız bir yöntemi kutsamasına ne kadar kolay izin verdiğimi görüyor ve irkiliyorum.
Oysa gerçek bilgeliğin, sadece bize sunulan o popüler, doğru ya da kurnaz cevapları coşkuyla alkışlamakta olmadığına inananlardanım. Asıl bilgelik; o an hangi sahnenin ortasında olduğumuzu, hangi dilsel oyunun içinde, hangi ilkel dürtülerle, neden ve nasıl taraf tuttuğumuzu fark edebilmekte… Yani o tüm duygusal yüklerin, tiksintilerin ve tutkuların nötrlendiği o sıfır noktasında kendimizle, kendi zaaflarımızla dürüstçe yüzleşebilmekte başlıyor.
Ve tam burada, o kaçınılmaz ve belki de en ağır ayna duruyor karşımda: Profesörün kibrinden tiksinip öğrencinin kurnazlığına tutkuyla bağlanırken rasyonelliğini kaybeden zihinleri böylesine derinlikli bir süzgeçten geçirip irdelerken;
Acaba ben de şu an tam olarak eleştirdiğim o şeyi yapıyor olabilir miyim?
Bu kelimeleri peşi sıra dizip o gizli mimariyi deşifre ederken, aslında o imrendiğim “entelektüel ve vicdani kimliği” kendi vitrinime mi koyuyorum?
Bilgiyi hakikat için mi, yoksa kendimi Suare Dergi’nin bu sayfasında konumlandırmak için mi kullanıyorum?
Ben kendi sıfır noktamda bu şüpheyle baş başa kalırken, aynayı biraz da yana kaydırmak gerekiyor belki de.
Peki ya siz; bu anlatıyı okurken hangi safa daha yakın hissettiniz kendinizi?
Düzenin, kurumsal hafızanın ve emeğin sınırlarını koruma refleksinde mi, yoksa o sınırları neşeyle ihlal eden o delişmen özgürlük tutkusunda mı?
Belki de her iki tarafın haklılıkları ve kusurları arasında bir yerlerde, o mesafeli boşluktasınız.
Oysa disiplinlerarası o geniş düzlemden bakıldığında, tiksintinin o sınır koruyan soğuk niyetleri ile tutkunun o sınırları yıkan sıcak coşkularının; yani taban tabana zıt, ancak tam da bu zıtlıktan beslenen tüm bu safların ve mutlakların aslında ne kadar birbirine yakın, hatta birbirine muhtaç olduğunu her defasında yeniden öğreniyorum.
Düzen olmadan isyanın, sınırlar olmadan özgürlüğün, yani tiksintiyle korunan o alanlar olmadan tutkuyla genişleyen o arzuların bir anlamı kalmıyor çünkü.
Şimdi düşünün; tüm hakikatlerin birbirinin içinde eridiği o sıfır noktasında, siz kendinizi hangi illüzyonun içinde, nerede konumlandırıyorsunuz?

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


