Hakan Akdoğan
Koruyucu renk değişimini çok iyi öğrendi. Canlıların hayatta kalma şanslarını artırmak için bulundukları ortama, sıcaklığa ya da ruh haline göre vücut renklerini değiştirme yeteneğinden çok etkilendi. Av, hem çevreye uyum sağlayarak görünmez oluyor hem de yem olmaktan kurtuluyordu. Avcı, fark edilmeyi engelleyerek daha kolay avlanıyordu. Bukalemunlar en iyi örnekti. Üstelik sıcaklık, ışık ve en önemlisi ruh hallerini diğer bukalemunlara belli etmek için de renk değiştiriyorlardı. Korku veya öfke gibi duygular canlıyı harekete geçmeye zorlarken, koruyucu renk değişimi canlıya hiç hareket etmeden, enerji harcamadan ve riske girmeden hayatta kalma şansı tanıyordu. Doğada en az enerjiyle en yüksek hayatta kalma başarısını sağlayan muazzam bir hileydi.
Hitler, Darwin’den çok etkilendi. Galapagos öğretilerini aldı, yozlaştırdı, korkunç çıkarımlar üretti. Bu çıkarımları, biyolojik farklılıkları siyasallaştırmasında kilit rol oynadı. Üstelik büyük düşmanlıkları enerji harcamadan yayabilmesini sağlamıştı.
Elbette sadece Darwin üzerinden ilerlemedi. 1913’te Münih’te Marx’ın eserlerini titizlikle okudu sınıf mücadelesini alıp ırk mücadelesine; sosyolojik ve tarihî katmanları yok sayıp biyolojik etiketlemeye çevirdi. Sosyal psikoloji onca deneyden sonra bir yazı tura atışının bile düşmanlığın başlangıcı olabileceğini söylerken bu yorum farklarının ulaşabileceği noktaları ne yazık ki gördük.
Asıl korkunç olan buydu. Bir fikrin yanlış olması yetmiyordu. Yanlış fikir, doğru duyguyu ele geçirdiğinde kitlelerin içinde harekete geçiyordu. Korku zaten hazırdı. Öfke zaten hazırdı. Tiksinti zaten hazırdı. İnsan bedeni binlerce yıl boyunca bozuk yiyecekten, zehirli ottan, hastalık taşıyan bedenden uzak durmayı öğrenmişti. Sonra biri çıktı, aynı mekanizmayı insanlara çevirdi. Bir topluluğa ‘mikrop’ dedi. Bir halka ‘parazit’ dedi. Bir inanca ‘çürüme’ dedi. Bir bedene ‘leke’ dedi. İşte o zaman siyaset, aklın karanlık tarafına ulaştı.
Tiksinti çok kullanışlı bir duygudur. Tartışmaya ihtiyaç duymaz. Bir kişiyi tiksindirici bulduğunuzda onunla konuşmak istemezsiniz. Onu anlamak istemezsiniz. Ona dokunmak istemezsiniz. Yanınızda oturmasını istemezsiniz. Çocuğunuzla aynı okulda bulunmasını istemezsiniz. Onun hak sahibi olmasına bile tahammül edemezsiniz. Çünkü artık karşınızda insan yoktur. Kötü koku vardır. Leke vardır. Bulaşma ihtimali vardır. Siyasetin en tehlikeli hilesi budur. Düşmanı fikir olarak değil, korku olarak kurar.
Korku insanı kaçırır. Öfke saldırıya hazırlar. Tiksinti ise mesafe ister. Temizlik ister. Ayıklama ister. Arındırma ister. Kelimeler de burada değişir. Katliam denmez, temizlik denir. Sürgün denmez, düzenleme denir. Yok etme denmez, sağlıklaştırma denir. İnsan, yaptığı kötülüğe güzel bir isim verdiğinde vicdanı biraz rahatlar. Dil, suçun dezenfektanıdır.
Doğada bukalemun hayatta kalmak için renk değiştirir. İnsanda renk değiştirmek çoğu zaman ahlâkîdir. Herkes bulunduğu ortama göre kendisini ayarlar. Kalabalık neye kızıyorsa ona kızar. Kalabalık kimden tiksiniyorsa ondan tiksinir. Kalabalık hangi kelimeyi tehlikeli buluyorsa o kelimeyi söylemez. Böylece kimse fazla enerji harcamadan hayatta kalır. Düşman bellidir.
Bence insanın en büyük yeteneklerinden biri budur: Ne düşündüğünü saklamayı geçtim, ne hissettiğini bile ortama göre yeniden üretmek. Başta sahtedir. Derken sahtelik bedene yerleşir. Önce nefret edenlerin arasında görünmez olmak için onların rengini alır. Sonra kendi eski renginden utanır. İnsan böyle böyle bozulur. Bir anda canavar olmaz.
Tiksintiyle tutku burada birleşir. İnsan hem uzak durmak ister hem de gözünü ayıramaz. Hem yok olsun ister hem de onun varlığına muhtaçtır. Lacan “Je est un autre,” derken dilbilgisinde de bir hamleyle “Ben” ve “Öteki” arasındaki mesafeyi tamamen ortadan kaldırır ve benliğin aslında dışarıdan kurulduğunu doğrudan gramer yapısıyla gösterir. “Ben bir ötekidir,” diyerek daha doğduğu andan itibaren bebeğin Öteki ile ilişkisini tiksinti ve tutku arasındaki bağ üzerinden ele alır. Bu, psikanalizin en karanlık ve en büyüleyici alanlarından biridir. Lacan’a göre dünyaya geldiğimizde parçalanmış, sınırları olmayan birer canlıyızdır. Zamanla “Ben” dediğimiz yapıyı inşa ederiz. İşte bu yapının duvarlarını ören, onu ayakta tutan ve bazen de yıkan iki ana itici güç tiksinti ve tutkudur.
Julia Kristeva, tiksinti (l’abjection) kavramını şöyle açıklar. “Ben” dediğimiz şeyin sınırlarını çizebilmek için, bize ait olmayan ya da bizi tehdit eden şeyleri dışarı atmak, yani onlardan tiksinti duymak zorundayızdır. Bebek, annesinin memesinden (Öteki’nden) ayrışıp kendi benliğini kurmaya çalışırken tiksintiyi kullanır. Örneğin, sütün üzerindeki kaymak veya vücuttan çıkan salgılar bize “Ben” ile “Öteki” arasındaki sınırı hatırlatır. O salgı benden çıktığı an artık “ben” değildir, “öteki”dir ve tiksindiricidir. Eğer “Ben bir ötekidir,” ise, benliğimi korumak için içimdeki o yabancı “Öteki”yisürekli dışarı fırlatmak, ondan tiksinmek zorundayım. Tiksinti, kendimizi Öteki’nden koparma çabamızdır ama ne kadar tiksinirsek, Öteki’ne o kadar tutkuyla bağımlı olduğumuzu itiraf etmiş oluruz.
Tutku (la passion) ise tiksintinin tam tersi yönünde çalışır. Tutku, “Ben”in o sahte sınırlarından sıkılıp, o sınırları yıkarak yeniden ‘Öteki ile bir olma’ arzusudur. Lacan der ki: “İnsanın arzusu, Öteki’nin arzusudur.” Biz birine tutkuyla bağlandığımızda, aslında onun bendeki eksikliği tamamlamasını isteriz. Âşık olduğumuzda kendi benliğimizden vazgeçeriz. Karşıdakini o kadar merkeze alırız ki, kendi “Ben”imiz silinir. Tutku, “Ben bir ötekidir” sözünün en radikal yaşanma halidir. Tutku anında “Ben” artık kendisi değildir, tamamen arzuladığı Öteki’ne dönüşmüştür. Kendi benliğini Öteki’nin gözlerinde arar. Diğer yandan Öteki’ni terk ettiğinde de aslında Öteki’ni değil, Öteki’nin gözündeki kendini terk eder.
Bukalemun rengini değiştirirken kimseyi öldürmez. İnsan rengini değiştirirken önce kendi bakışını öldürür. Sonra kendi sözlerini. Sonra ötekini. En sonunda kendini. Ötekini leke gibi görmeye başlayan kişi, kendi ruhunda da karanlık bir temizlik başlatmıştır. Orada artık hiçbir şey canlı kalmaz. Sadece aynı şeye aynı anda iğrenerek bakmanın verdiği karanlık, itaatkâr bir yakınlık vardır.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


