Gönül Yasemin Ölmez
Giriş kapısının hemen yanına bırakılmış valiz, çaprazında duran iki çift ayakkabı, pencereye bitişik küçük koltuğun yanı başına konumlandırılmış, üzerinde bir ısıtıcı, iki adet, yelpaze duruşunda sallama çaylar, resepsiyon bilgileri için bırakılmış broşür. Karanlık odayı görülebilir kılan açık bırakılıp, kapatılmış banyo kapısının altından sızan ışık.
Başucunda duran telefona uzandı. Saate baktı. 5:59. Ekranı kaydırıp, alarmı kapattı. Telefonu yerine, bedeniyle birlikte başını da yastığa bıraktı. Bakışını sabitlediği tavanda içeriye süzülmeye çalışan gün doğumunun yansımaları geceden kalma bir düşle harmanlanmış, düşüncelerini karman çorman ederken, göz bebeklerini oynatıyordu. Vücudunu hiç hareket ettirmeden sağa döndürdü başını.
Boynundan çene altına kadar çekilmiş, tenini yorganın beyazından ayrıştıran elmacık kemiklerinin pembesi, ince hilal kaşlarının hemen altında uçsuz bucaksız çölün ucunda -olsa olsa tanrı vergisi- gördüğü rüyanın etkisinden, arada bir kıpırdanan ince uzun kirpikleriyle yastığının üzerinde kıvrımlı sol eli yanağına bitişik, dua edercesine avuç içleri yukarıya dönük uyuyordu Melek. Yatağının hemen bitişiğindeki sehpanın üzerinde duran, neredeyse bir dosyayı dolduracak ders notlarına, ince uçlu kalemle okunması ancak mikroskobik camla mümkün görünen, ortadan ikiye ayrılmış kalın defterdeki notlarına baktı karşıdan uzun uzun. Üzerinden abanıp, notlarına doğru yavaşça eğildi.
Okuyabildiği tek satır ardı ardına yazılmış tarihlerin altına yazılı olanlar oldu.
Dudak kenarına yapışık, ince uzun bir tel saçın üzerinde durdu bakışları. Uzattığı elini, aynı anda usulca geri çekti Kalben. Anneydi o ve yüreğinde çocuk sevgisi taşıyan cümle mahlukat, o uzattığı eli, neden geri çektiğini anlamlandırabilirdi. Geriye çekilip başucunda duran kitabı aldı eline. Bitmekte olan bir oyunda, son şans için karılan bir deste iskambil kâğıdı gibi, başından sonuna çektirdi sayfalarını. Bir iz sürer gibi, yeniden, ama bu kez teker teker çevirmeye başladı. A4 kağıdından dörde bölünmüş, önünü arkası sanki sarsıntılı bir yolculukta, sayfanın altına bir destekleyici bulunamadığından, yer yer kalemin sivri ucu harfleri delip geçince, anlamı da okuyanın vicdanına bırakılmış cümlelerle doldurulmuş sayfa düştü göğsünün tam üzerine. Kitabı kenara bırakıp yatak başlığına doğru kendi çekip, sırtını dayadı. Her saniye doğmakta olan gün ışığı, sayfayı biraz daha okunaklı kılıyordu.
“İlkini unutmasa bir daha asla doğurmaz anneler” dediklerinde tebessüm etmiştim.
“Mevzu doğurmak mıdır ki,” polemiğine girmemiştim.
“Çok susuyorsun bu aralar, bu sen, sen değilsin” dediler, dedikleri onca şey azmış gibi, ona da aldırmadım. Nasihati bol, sırlarını, anneannemin öğretisi al kreptemorlara bezediğim, zeytin çiçeği oyasına nakşedilmiş bir çocukluktu benimkisi.
“Damadım kızımı fırının başında, yanakları al al iken, oğlum gelinimi, çamaşır tekkesinin başında, elleri mosmor iken görsün” davası görüneni, görenin gördüğünden ibaret saydığı dost sandıklarımdan tecrübeyle sabit. Hani bazen uzun yürüyüşlerin ardından bir banka oturmuş nefes alırken, orada burada oluşuveren yakınlıklarla, bir kaç saatlik sohbet sonrasında da çocuklar arkadaş olmuş, ailelerini tanımak bilmek lazım öngörüsü sonucu gelişiveren büyük topluluğun mütevelli heyetinin, bakış açısına göre hükmü çoktan verilmiş bir ötekinin beni için, onun için, bunun için kaybolan yıllar; “evet” denseymiş, bugünü tümden değiştirecek girişimler, zifiri karanlıkta, sırtımdan içime işleyen ayazla, en çok sevdiğim şarkı ümüğümden bir aşağı bir yukarı yürüdüğüm dar sokaklar, peşimi bırakmayan kabuslar, isimleri başka, cepleri dolgun, arzuları keskin, düşünceleri salt kazanım, doğası rezidans, arabası son model, yapay zeka esprileri, parmak uçlarından bir dokunuşta dökülen öznesiz kalpleri, beğenisi mutlak sıfıra indirilmiş bedenleri, marka kankiliği, pasaport yoldaşlığı, vitrin samimiyeti için kaybedecek zaman yok artık.
“Pek çok insanın geçmişine dair serzenişte olduğu durumlar pek tabii ki bunlar, geç bunları,” der gibi elini döndürdü havada.
Herkes kötülükten bahseder. Pöh! Fazla iyiliğin sonucuymuş bu durum. Vakti saati olurmuş iyiliğin. Ölüm mü bu! Tanrı insana özgür bir irade verdiyse, neden salt iyiliği tercih etmesin? Ağzını eliyle örterken, Melek’in kıpırdamasına baktı. Karşısında biri varmış gibi işaret parmağını burnuna götürdü. Kısa bir an güldü.
“Abooov Allah şifa versin kızım sana… Bu kulaklık error yaptı. Bir dünya da para döktüm.”
Gülümsedi. Sayfaya çevirdi bakışlarını. Göz bebekleri yazının bütününe doğru kayarken üst dudağı altını ısırıyordu.
“O kalın urganı, kendi ellerimle, ben çözüp aldım celladımın boynundan. Aynı urganı gün gelip boynuma gönül rahatlığıyla dolayacağını bile bile. Şimdi sorarım. Saçtan ince sırat köprüsünden geçerken, o tanrı, torpil yapsın diye mi yaptım ben bunu. Yoksa zaten ölümsüz olana, ölümümü tattırıp, onu da çok sevdiği şehvet denizinde boğmak için mi? Hazdan kalbi duran çok fani gördüm bu dünyada. Cellatların kalbi var mıdır?”
Bak şimdi gördün mü? Kötüsün kızım, hem de çok kötü. Yapılanlar söylenmez öyle her zaman.
Uzun bir süre sayfada durdu bakışları. Küçük sehpanın üzerindeki kaleme uzanıp aldı, üzerine bastı. Sayfanın arkasında kalmış yarım boşluğa yazmaya başladı.
“Dertlinin derdini dinle, düşen çocuğun yarasını sar, başını okşa, aç olana sofranı yokluğunla ser, tok olana elleşme,” derdi rahmetli ninem.
Şimdi o böyle içini döktü diye, ben, benim de samimiyetimi kutsallaştırmak ister gibi, onun çoğunu anlayamadığım özet anlatısına cevap, kendi geçmişimi bugünden anlamlandırışımla, onu bulduğum ilk anda karşısına geçip konuşmalar yapmamın ne samimi, ne akılcı, üstelik kasıtlı olarak yapılmamış, sadece unutulmuş olanların ya da unutulmak istenenlerin belki de uzun uzadıya düşünmeden, bir anlık öfkeyle konumlandırılmış bir anlatı pasajını, (muhtemelen dağınık zihninde hangi kurgu için kullanacağını unutmuş olduğu anda içine düştüğü derin boşluktayken yazmıştır onları), okumuş olmamın bilgisiyle, basit bir labirentin çıkış noktası gibi cevap sunmak, onun o andaki haline, dostane bir yaklaşım olmazdı. Onu bildiklerimle ikiye bölmek en kolayı. Sonuç sıfır kalsada, bölen masum olsa da, ama sağlama alınmak istendiğinde çarpan yerinde dururdu hiç istifini bozmadan.
İçeriye yayılan gün ışığına baktı. Parmak uçları arasında tuttuğu kalem havada asılı duruyordu.Dudaklarını bastırdı birbiri üzerine. İçinde dönüp duran göz bebekleri, yağmak isteyen bir dolu parçası gibi donuk bakıyordu sayfaya. Bekleyişi uzun sürdü Kalbenin. ÇIT. Kalemin üzerine uyguladığı bası, içinde kırılıp dökülen seslere karıştı. Sayfayı katlayıp, arasına sıkıştırıp kitabın kapağını örttü. Yorganın içinden, bir hayalet gibi sıyrılıp kalktı.
Pencereye bitişik koltuğun üzerine bıraktığı, bir gün öncesine yolculuk boyunca giydiği kıyafetlere baktı. Yere eğildi. Valizin fermuarını çekip açtı. Düzenle konulmuş eşyaların içinden bir eşofman altı ve beyaz bir üst alıp, çarçabuk değiştirdi üstünü. Çantasını aldı, yorganın altında göğsü inip kalkan evladına baktı. Ayakkabılarını geçirdi ayağına. Anahtarı çevirdi yuvasında iki kez. Usulca kapıyı çekti ardından.
Tuhaf bir his olur hep içinde insanın bilmediği yerlerde.Yollar, evler, sahile vurup, vurup çekilen dalgalar gibi, gelip geçen yüzlerde benzeşir baktıkça. Ya da insan içindeki yabancılaşma duygusunu hafifletmek ister. Bazı görüntüler durur, durdukça zaman uzar, bir adım geri çekilinir, görünen küçülür, bazende birkaç adım yaklaşılır, yetmez ise biraz daha yaklaşıldığında, hakikat tüm çıplaklığıyla beliriverir işte o zaman.
Yürümeye başlıyor deniz kenarına bitişik kaldırımda. Her adımda biraz daha hızlanıyor. Nefes alışverişi dudak aralığının iniş çıkışıyla gittikçe çoğalıyor. Eliyle kalbini ovuşturuyor. Bir anda duruyor. Önündeki banka oturuyor. Ellerinin arasına alıyor yüzünü.
“Ölmüş mü?” diyor çocuk.
Kalben duruyor yerinde, kıpırtısız ama, denizden bir dalga kopup gelip, alıp, içine hapset se, gıkını bile çıkarmayacak kadar da sakin.
“Sana soruyorum, ölmüş mü?”
Yanına gidiyor çocuğun. Eğilip dikkatlice bakarken, yere düşmüş güneşin ışığının gölgesinde, hare hare dönüp duran göz bebekleri değiyor birbirine çocukla.
“Aa Deniz anası bu, dokunursan zehirlene bilirsin. Mesafeni koruyabilirsen, bak gördüğün gibi, muhteşem bir varlık. Bir türü var hiç ölmüyor biliyor musun? Hadi onu ait olduğu yere, denize bırakalım. Ölüm belkide bizim sandığımız gibi bir yok oluş değildir. İlk defa senin sayende gördüm çocuk.
Şaşkınlığın ibaresi büyümüş göz bebeklerini ovuşturuyor çocuk. Bir tahta üzerine koyup, denize bıraktılar onu birlikte. Çocuk annesinin seslenişine doğru yol alırken, gözünü yerde çırpınıp duran gölgeden ayıramayan Kalbene seslendi.
“Benim sayemde değil mi?”
“Evet çocuk senin sayende, deyip, başını yerden kaldırıp kısa bir anda olsa el salladı ona.
“Vardığı yeri görmek istercesine dönüp baktı geriye. Sis dağılmış görüşü biraz daha netleşmiş gibi bankın ucuna oturmuş kadını farketti. Yanı başına bıraktığı kitabın sayfalarını rüzgâr bir açıp bir kapatıyordu.
“Günaydın dedi,” kadın. Sanki çok eskilerden tanışıyorlar mış gibi tebessüm ederek.
Rüzgârın rast gele araladığı, altı çizili satırlara baktı göz ucuyla.
“İçimden geçen zamandan başka bir şey değildim artık.”
Kitabın kapağını kapattı. Annie Ernaux. Yalın Tutku. “Güzel kitap,” der gibi baş parmağını dikleştirdi havada.
Bileğine baktı. Metalin içindeki göstergeler durmaksızın dönüyordu dünya için. “Sınav,” deyip adımlarını hızlandırdı. Kapıyı açtığında Melek hazırlanmış bekliyordu. “Sınav merkezinin kapısına kadar eşlik ederim sana canım.”
Melek çantasını sırtına aldı.
“İçeriye girmene izin vermiyorlar zaten, anneciğim.”
Başını salladı Kalben.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

