Gönül Yasemin Ölmez
“Kim hesap etmiş, nasıl etmiş de köyün tam da ortasına konduruvermiş. Aklına kurban, boyuna, posuna hayran olduğum,” derken, dirseklerine kadar dayanmış, halka halka, birbirine çarpıp şıngırdayan, ayarı yirmi dört, çift burma bilezikli bileğinin uzantısı elleri, şişkin memelerinin orta yerinde ne tarafa döneceğini şaşırmış beşibiryerdesi ile oynaşıp duruyordu.
“An da, yola bak.”
Kelimelerin hızında, köprü başına döndürdüğü bakışlarıyla kaş göz yapıyor hemen yanındaki.
Limon sıkılmış par par parlayan saçları, berberden yeni çıkmış sinek kaydı suratı, beyaz kolalı gömleği, omuzunun üzerinde puşisi, kalın kemerini sıktırdığı belinin hemen altında, baldırlarından sıkı sıkıya kavramış şişkin pantolonu, simsiyah, dizlerinden bileğine kadar yapışık çizmesinin yumurta topuğuna bastıra bastıra, yuları terbiyecisinin elinde, ağzı kafesli deve ile, ellerinde Chivas Regal litrelik viski şişeleri, uydurulmaya çalışılmış kıyafetli kalabalığın naraları eşliğinde geliyordu adım adım.
“En büyük başkan, bizim başkan.”
Kalabalığın hemen arkasından ilerleyen üçlü orkestradan vurmalı olanı, tokmağı üst üste yapıştırıyor boynuna bağlı, göbeğinin üzerinde duran davulun göbeğine, göbeğine. Zurnacıyla, kemancı sonradan gelecek repliklerin iştirakçisi imiş gibi hazır olda tutuyorlardı enstrümanlarını ellerinde.
Ense tıraşına doğru eliyle saçını sıvazladı.
“Suları taşırmayalım hanımlar. Küresel ısınma var.”
Devenin boynuna asılmış çan sesine karışıyor tiz sesi. Bıyığının altından, dudak kenarı kayıyor yukarılara doğru. Elini çekiyor başından, aşağı sallıyor. Aynı anda bileğine bol gelmiş tesbih düşüyor taşan suların çamurlaştırdığı toprağın üzerine. Fitnat beşibiryerdesinden elini çekip tam öne doğru bir adım atıyor ki, deve terbiyecisinin hemen yanındaki adam eğilip aldı tesbihi yerden. Önce pantolonuna sürdürdü tesbihin çamurunun kabasını, sonra buruş buruş gömleğinin ucuyla parlatmaya çalışırcasına ovalamaya devam etti. Önüne doğru bedenini eğdirip tesbihi uzattığında, onun, yemenisinin altından, kuyruk sokumuna kadar uzanmış tek örgü saçı, ak beyaz tenli bilekleriyle sıkı sıkı tuttuğu iki bakır kovayla su kuyruğuna giriveren Nadire de duran bakışlarını fark etti. Tesbihi uzattığı eli itildi geriye. Ardındaki deve başını oynatıyordu sağa sola. Her salınımda başının üzerinden, boyun altına çevrelenmiş çanları vururken birbirine, geviş getirdiği ağzının salyaları da saçılıyordu etrafa. Sesli sessizliği Fitnat bozdu.
“Karacasu’nun suyu mu bitermiş başkanım. Ömrünüze bereket. Güreşi de kazandık mı, bitti, gitti şimdiden. Tarihe altın harflerle adınızı yazdıracaksınız evelallah, maşallah.”
Kemancı kemanıyla bir es veriyor hemen. Zurnacı beklemeyi sürdürüyordu.
Fitnat’a, kaşını gözünü kaydıranın hemen yanındaki, boynundaki yemeniyle kapattı ağzını. Kikirdediği, omuzlarını oynatışından belli oluyor, verdiği solukla yemenisi ağzının içine girip çıkıyordu. “Ne tarihi yahu?”
Yüzyıllardır süregelen, kültürel mirası yaşatmak, deve yetiştiriciliğini desteklemek, sosyal bir eğlence ortamında, bölge halkını da bir araya getirmek için yapılan bir etkinlik bu. Erkek develer, (özellikle ‘Tülü’ cinsi) kızışma dönemlerinde dişi develer için rekabete girince, bu içgüdüsel mücadeleyi (bir nevi psikiyatrların dediği gibi hani, ergenlik dönemini), kontrol altına almak, enerjilerini doğru yönlendirip, kaslarını geliştirmek adına yapılırmış. Ama bir denklik yokmuş bu mücadelede öyle Kırkpınar güreşlerindeki gibi. E deve tabii ki bir de sonuçta. Nefesine güvenen borazancı başıymış anlayacağın. Ha bu çeşmede, Kuyumcullu çeşmesi. Orhan Gazi tarafından, Konuralp Bey zamanında yapılmış. İşaret parmağını burnuna dayıyor. Nerden bileceksiniz siz yeni nesil. Haftanın bir günü, “Yalan Rüzgârı,” kalan günlerler gelecek bölümün senaryosunu yaz babam yaz. Ceyar da esaslı herif ama! Beşibiryerdenin çemberini tamamen yerleştiriyor memelerinin arasına.
“Gız…”
Dirsek atıyor, kikirdeyen, şıngırdaklının koluna.
“Maşallah; köyde antik yerleri gezdirip de, Kahvederesi yaylasında mola vermişken, karşıdaki develerin melül melül bakışlarından sebep, bir kısa tarihlerini geçivereyim ahaliye hesabındaki tur rehberi gibisin vallahi. Bir de kibar mı kibar. Başkan gezdirdi ya buna her bir yerleri. Haftaya da Derin kuyuya gidecekmişler. Asmalı konaktaki yere.”
Bu sefer de öbür yanındakine dirsek atıyor. Kafasını sallıyor, omuzlarıyla birlikte dirseği yiyen.
“Hah, bu da leb demeden leblebiyi anlar zaten. Sanırsın orta mektep mezunu.
Zurnacıyla kemancı sus pus, davulcu elindeki tokmağın kafasını, başından davula, davuldan başına, indire kaldıra yol alırlarken, Fitnat avuç içlerini birbirine çarpa çarpa, yanındakinin kulağına yapıştırdığı ağzını oynatmaya devam ediyordu.
“Bazı hayvanlar yaşını alsa bile toylukları hiç bitmez. Bak bizim kara öküze, götürsem kasap bilem almaz; iki büvelek sineği vurdu mu kıçına, tutabilene aşk olsun. Çifte, çifte üstüne namussuz da. Nadide’ye ne demeli!”
Üçü birden aynı anda döndürdüler bakışlarını Nadide’ye doğru.
“Anam, ben kara kaşlı, kara gözlü doğunca, çeyizlik ineğime koymuş adı, ben ne yapem. İnadı da, adını koyana çekmiş bak. O da aynı öküz gibi. Tam oldu bu iş iki meme daha sıktırı verem derken, bir tepik, bir kova sütün yarısı boşa. Satayım desem alan da olmaz koca kısrağı.“
Nadide bakışlarını su dolu bakırlara çevirince, teker teker çekiyorlar çeşmenin altından. Çeşmeyi açıyor, kısa sürede dolan iki bakracı ellerine alıyor. Ardını dönüp birkaç adım attığında, Fitnat konuşmasına devam ediyordu.
“Öff, öff. Dedim ben başkanıma. Senin deve yaşlandı. Akkız güzel baktı bebesine. Dinmedi öfkesi bak kadının. Herifi devesini otlatırken, çalıların ardını göremediklerinden, botak sanıp vurmuşlar.”
“Öyle miymiş Fitnat abla! Kadere bak sen. Nadide’nin bubasını da!” diyor gözlerini açaça yanındaki.
“Sus kız, sus. Ne diyeceğiz. Deveye nişan almıştır o aslında. Ölse daha iyiydi be. Sakat kaldı herifin belden aşağısı.”
“Aman, nesine tav olmuş bu çırpı bacaklı karının başkan da? Kaçıramamış işte. Kaçırsaydı, el mecbur vereceklerdi. Hem nasıl isimler koymuş böyle bunlar. Ne güzel isimler var. Döndü var, Yeter var, Şeyime var, Sabit var, Satılmış var. Allah allah, bunların ki, devenin anasının adı Akgız, yavrusunun adı Akgız, sahibinin adı. Ha onunki lakaptı tamam. Nasıl aşkmış bunlarınki de! Selvi boylum al yazmalım mübarek. Bubası erkenden vefat edince, herifi alıncaya kadar dam başında gece gündüz ortalığı tanimiş. ”
Bu defa da Fitnat deviriyor bakışlarını yanındakine. “Tanimiş ne gız. Azıcık düzgün konuşmayı öğren. Gözetlemiş diyeceksin. Adam komando olarak yapmış askerliğini. Bildiğin Seyid onbaşı gibi, mağrur, güçlü kuvvetli. Nöbet tutmuş karlı dağların başında. Dambaş da beklese ne olacak. Su dolu bakraçları tutuşturuyor her ikisinin de ellerine. Yürümeye başladıklarında fark ediyor, Nadidenin birkaç adım önde küçük bir kız çocuğunun başını okşadığını. Fitnat yemenisini çözüp yeniden bağlıyor.
Yeni inşa edilmiş türübünün plastik sandalyeleri doluşmuş, çitlerle çevrili orta alanın bir ucunda Nadidenin devesi, diğer uçta başkanın devesi; devesinin etrafında adamları bekliyorlardı. Mangallardan tüten dumanlar, deve sucuğu için kuyruğa girmiş kalabalık, davula değen her tokmakta kollarını kaldırıp döne döne oynayanlar, araya giriveren keman sesinin efkarından, ellerindeki bira şişesinden yudumlarını alanlar, karşısındakinin şişesinin dibine vuruyorlardı.
Nadide devesinin yanına geldiğinde tel örgüye asılı torbasından çıkardığı baba yadigarı siyah körekli çizmelerini geçirdi ayağına. Bakracı Devesinin önüne bıraktı. Eğilen devenin ağızlığını çıkardı usulca. Ağzından köpükler saçılan deve hareket etmeye başlayınca boynundaki ipi kendine doğru çekip, gıdısını okşayıp, kulağına fısıldadı.
Oralılara has görünmeyen, bir blucin, üzerinde keten bir gömlek, başında kenarlığı geniş hasır şapkalı giyimi ile, adım adım yaklaşmakta olan kadında durdu bakışları. Devenin her huysuzlanışında birkaç adım geriliyor, sonra yeniden başlıyordu yürümeye. İyice yaklaştığında şaşkınlığını gizlemeye çalışır gibi kapattı boşta kalan eliyle ağzını. “Hasret, sen misin?”
Devenin ipini bıraktı birkaç saniyeliğine. Boynuna sarıldı. Geriye çekildi, yüzüne baktı, bir kez daha sarıldı. Deve birden ayaklarını hareket ettirip başını sallamaya başlayınca;
“Korkma, korkma,” dedi Nadide. “Az binmedik çocukluğumuzda üstüne. Çabucak unutuverir zaten insanoğlu.” Dudaklarını esnetip bıraktı. Devam etti.
“Anasından yüzlü olsa da babasından terbiyeli bu. Konuşacak çok şey var ama sonra. Burası tehlikeli şimdi senin için. Sen şöyle rahat izleyebileceğin, develer koşturunca, ezilmeyeceğin bir yer bul kendine.
“Pes diyor,” Hasret. “Herif utanmadan hâlâ.”
Nadide cevap vermiyor. Devenin önüne bakracı yakınlaştırıyor. Deve sudan içiyor. Nadide ağızlığını takıyor yeniden. Başkan meydana iniyor. Dizlerini yere doğru kıvırıp, bir eliyle aldığı toprağı, diğer elinin avuçlarına sürüp silkeliyor. Tribünden alkışlar kopuyor. Kemancı yayı alıyor eline. Davulcu tokmağı indiriyor.
“Haniyada benim, elli gram, pırasam, pırasam. Konyalıdan başkasına bastırmam oyy, oy, konyalım yürü..”
Başkan kolları havada asılı davulcuya bakış atarken, adamlarından biri yanına, diğeri davulcunun yanına koşuyordu. “Davulcu Şerafettine ne oldu len, nerden buldunuz bildiğini okuyan bu herifi,” derken davulcunun yanındaki de, “gözünü sevem kardeş, bunu değil, Kerimoğlunu çalıceksin,” diye dil döküyordu.
Yanlarından geçerken konyalım türküsüne omuzlarını oynatıp, bir eli belinin arkasında, diğer elinde mendil varmış gibi, iki ileri bir geri halay çekip, olup bitene gülümseyen kadına da, “ hadi ordan be, sen de kimsin,” der gibi ellerini uzatıyorlardı havaya doğru. Davulcu ritmi değiştirip Zeybek havasına geçti. Ritmi tutturmaya çalışıyordu. Başkan, türkünün iki kez sekmesi gereken yerlerinde, bir kez sekmek durumunda kalıyordu. Bacaklarını iki yana açıp durdu bir an. Belinden çıkardığı tabancayı gökyüzüne doğrulttu. Herkes başını ellerin içine aldı. Tabanca tutukluk yaptı. Bir kez daha bastı tetiğe.
“Başkanım, horozu,” diyen yaverinin sözü, meydancının eline mikrofonu alıp haykırmasıyla havada asılı kaldı. Boşluk hızla kapandı. Herkes develeri alkışlamaya başladı. Nadide kendi devesini, başkanın devesini terbiyecisi çekti ortaya. İplerini koyu verdiklerinde Nadide’nin devesi löngür löngür koşturuyordu. Başkanın devesi bir anda yere çöktü. Fitnat, mümkün olsa tribünden aşağıya uçmak istercesine kollarını iki yana açmış bağırıyordu.
“Yürü be aslanım, hadi kalk yürü.”
Terbiyeci, elindeki sopasıyla ne kadar dürterse dürtsün, deveyi kaldırmayı başaramadı. Başkan omzundaki puşisini attı, gömleğinin yakasını açtı. Nadide’nin devesi tam boynunun üzerine çökecek iken, meydancının,“ayırın develeri,” haykırışına hakem düdüğü çaldı. Mikrofona ağzını yapıştırmış, bağırıyordu.
“Hükmen, Akkız!”
Zurnacıdan ses geldi. Parmağı son deliğe basıyordu.
“Güreş iptal. Deve hasta oldu,” ile tamamladı cümlesini hakem.
Nadide devesini çekerken, arkadaşı, omuzlarını oynatıp, halay çekerek geldi yanına. Birlikte yürümeye başladılar. Hemen yanlarında Karacasu’nun tarihi yerlerini gezmeye geldiği elindeki broşürden, olana bitene de hayretle baktığı gözlerinden belli olan kadının, “Sucuk mu olacak şimdi bu?” sorusunu bir an tereddüt etmeden cevapladı Nadide.
“Onuda yer, onlar.”
Hasret bakakaldı.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

