Sevin Bayrı
Sanatçının, dünyanın gürültüsünden tamamen yalıtılmış bir alanda, sadece kendi içsel pusulasını izleyerek üretim yaptığı fikri, tarihin en estetik ama bir o kadar da aldatıcı kurgularından biridir. Yaratma eylemi, hiçbir zaman steril bir boşlukta, zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde gerçekleşmez; aksine sanatçı, daha ilk fırça darbesini vurmadan ya da kalemini kâğıda değdirmeden önce, içinde bulunduğu çevrenin ağırlığını, onay mekanizmalarının sessiz baskısını ve makbul olanın görünmez sarmalını omuzlarında taşır. Burada sahne, sadece sanatçının özgür iradesiyle değil; beğenilme arzusu, dışlanma korkusu ve kurumsal beklentilerin yarattığı o görünmez, devasa bir ağırlıkla paylaşılmaktadır. Asıl çatışma da işte burada, o masumane başlayan üretim arzusunun, sistemin dişlileri arasında nasıl bir şekil değiştirmeye zorlandığı noktasında başlar.
Sanat üretmenin bir de karanlık, tozlu ve çoğu zaman çamurlu koridorlarında yürümek vardır. İnsanın elindeki kalemi aslında kime borçlu olduğu meselesi, modern zamanların en kadim ve en tekinsiz kurgularından biridir. Bir sanat ortamı, kendi görünmez kurallarını; kabul edilebilirin sınırlarını ve dışarıda kalmanın o soğuk sessizliğini bir sis perdesi gibi yaydığında, sanatçı kaçınılmaz olarak mekanik bir otosansürün dişlileri arasına sıkışır. Bu, tepeden inen kaba bir emir değil, ortamın kendi iç dengesini koruma, aykırı olanı kusma tutkusudur. Sanat ortamı, kendi kurgusunu, o çok sevdiği estetik ve ideolojik simetriyi sarsan her sesi, aslında bir yabancı madde gibi dışarı itmeye çalışır.
Sanatçı bu ortamda, ya mekanizmanın arzuladığı o pürüzsüz kurguların içine, o yontulmuş kalıpların boşluğuna yerleşir ya da dışlanmanın tozuyla, kendi başına kalır. Seçim yapmak, çoğu zaman bir varoluş savaşına dönüşür. Çünkü sanatçı istediğini işlemekle, bekleneni onaylamak arasındaki o ince çizgide, özgür iradesini kendi elleriyle törpüleme riskini her an taşır. Aslında ortada büyük bir yanılsama, sistemli bir illüzyon var. Sanatçı, özgün olduğunu sandığı fikirlerin aslında içinde bulunduğu iklimin damarlarıyla beslendiğini, o iklimin besin değerleriyle büyüdüğünü fark etmediği sürece, sadece bir yankı odasında çığlık atıyordur. Dışlanma korkusu, insanın en temel susturucusudur; zira odaya girmesine izin verilenlerin, odanın kurallarına göre giyinmesi, oradaki ritme göre hareket etmesi beklenir. Dekorun yerini değiştirmeye kalkmak, sessizliği bozmak, hatta odaya giren ışığın açısını sorgulamak bile bir tür ihanet olarak damgalanır.
İradenin sürgünü, dışarıdan dayatılan bir kovulma kararından ziyade, sanatçının kendi hakikatinden vazgeçerek kendine sığındığı bir içsel göçtür. Sanatçı, aidiyet duyduğu o parlak ışıklı çevrenin rüzgârına kapıldığında, aslında özgür iradesini hiç kimsenin ulaşamayacağı, ancak kendisinin de bir daha asla ziyaret edemeyeceği karanlık bir köşeye hapseder. Bu sürgün, bir pasaport veya sınır geçişi gerektirmez; sadece bir inanç kaybı, bir görme biçiminin yitimi ve yavaş yavaş kendine yabancılaşma ile gerçekleşir. O, artık kendi hikâyesinin anlatıcısı değil, ortamın ona yazdığı senaryonun titiz bir oyuncusudur; kendi iradesini bir nesne gibi rafa kaldırmış, kendisine sunulan sınırlı manevra alanında özgür olduğunu sanan bir gölgedir.
Sanatçının iradesi, tam da bu dayatmanın olduğu yerde, ona karşı duran ilk fırça darbesiyle, o ilk “hayır” diyen cümleyle yeniden tanımlanır. Eğer sanat, sadece ortamın düzenini bozmayan, köşeleri yontulmuş, güvenli limanlarda demirleyen bir üretimse, o zaten sanat değil, bir tür konformist tasarımdır. Sanatçı burada, kendi içinde taşıdığı o tortuyu, yani yaşamın, acının ve hakikatin tortusunu değil, ortamın ona sunduğu hazır ve işlenmiş malzemeyi kullanmaya başlar. Kendi içsel sınırlarını aşmak yerine, ortamın çizdiği sınırların içinde dans eder. Bu dans, ne kadar estetik olursa olsun, aslında bir tutsaklıktır.
Gerçek sanat; dışlanmayı, yok sayılmayı, belki de unutulmayı göze alarak o yapay odanın duvarlarını yırtan, içeridekileri rahatsız eden, kurgunun çatlaklarını gün ışığına çıkaran bir başkaldırıdır. Özgürlük, bir ortamın sunduğu korunaklı alanlarda, popülaritenin sıcaklığında değil; o ortamın sınırlarının bittiği yerde, boşluğa adım atma cesaretinde gizlidir. Sanatçı, ancak sistemin dışına sürülmeyi bir lütuf gibi taşıyabildiğinde, kendi kalemini, kendi fırçasını gerçekten eline alabilir. Aksi takdirde, her sözcük, her çizgi, sistemin o görünmez parmaklıklarına takılan, ortamın duvarlarını süsleyen birer aksesuar olmaktan öteye geçemez.
İnsan iradesi, verili olanın dışına taşabildiği sürece iradedir. Dayatılan estetiği reddetmek, konunun sınırlarını kendi hakikatiyle yeniden çizmek, sanatçının seçtiği bir kurtuluş yoludur. Gerçekten özgür olan bir üretim, dışlanma korkusunun bittiği, beğeni beklentisinin olmadığı ve kendi olma arzusunun tüm diğer arzuların önüne geçtiği o tekinsiz boşlukta başlar. Oraya varmak ise, ortamın alkışını değil, kendi sessizliğinin sesini duymayı gerektirir. Sadece oradan gelen ses, bir yankı değil, bir hakikattir.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

