Gönül Yasemin Ölmez

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia. Özdemir Asaf.
Tabağın içine bırakılmış bıçak, boşalmış meze tabakları, ahtapot salatasından masa örtüsünün üzerine damlamış sağlı sollu yağ damlacıkları, bir anlık suskunluğu, birbirine çarparak yarıp geçen kadeh seslerine karışan iyi dilekler.
“En kötü günümüz böyle olsun arkadaşlar.”
Yol kenarından topladığım çiçeklerin olduğu vazoyu ortadan alıp tam arkasındaki duvara asılı küçük çerçeveli resmin altında duran konsolun üzerine bırakırken, “Olsun tabii ki,” diyor Aslı, Bukete. Gözlerim çiçeklere, çiçekler aradığı yeri bulmuşçasına çerçeveye yerleşiyor. Sandalyenin koluna asılı duran şalı alıyorum. Üşüyen bir çocuğu sarar gibi, örtüyorum omuzlarıma.
Kar yağmaz hiç buralara, ama yokuş başından yukarıya çıkıp da kuş bakışı bakınca şehre, gözler buğulanır evlerin beyazından. Mavisine yeşil karışır, ana yoluna bin bir ara yol. Bilmeyene zordur yönünü bulması. İşte böyle yönümü bulamadığım günler takılırdım dağda yürüyen bir keçinin peşine. Kendi yolları vardır onların, keçi yolu. Pusulaları pek şaşmaz.
Bir akşam zamanıydı yine, hava karardı kararacak. Elimde misk çiçekleri ile girivermiştim içeri. Annem, poşetlenmiş ince talaş tozlarının üzerine kuru tahta parçalarını özenle yerleştirip hazırladığı soba harlayınca, üzerine ıslak iki odunu atarken, ben de kardeşimin oturduğu minderin ucuna ilişi verdim. Gözü gözüme değince anlardım. “Nerelerdeydin, aratma kendini,” bakışıdır o. Çiçekleri verince gülümsedi. Ne güzel koymuş babası ona da adını. İşte bu yüzden, dağ tepe dolanırdım ne kadar üşüsem de.
Yaş aldıkça çerini çöpünü, kurumunu bahane edip “kurmayalım artık bu kış” diye dirensem de hiçbir şey beni böyle ısıtmazdı bilirim. Sadece ısınmak için değil, ateş boşa gitmesin diye bir şeyler de koyardık sobanın üzerine. Bazen, iki üç patates, bazen kestane ya da demlenmiş çayı. Mandalina kabuğu da koyardık. Mis gibi kokardı ev o zaman. Kabuğunun ne kadar kıymetli olduğunu da rahmetli Hatca ninem anlatmıştı meşhur ocak başı sohbetlerimizin birinde. İspirto yapılırmış ondan. Çekirdeğinden de tutkal. Bir tepsi önüme koyduğu mandalinaları teker teker yoklar iken, huyumu bildiğinden hiç ses etmezdi bana. Kabuğundan görülmezdi içinin ezikliği bazen, yavaşça dokunurdum, zulmetmeden. Hatca ninemin biri yukarıda ikisi altta üç dişi kalmış ağzında. Yumuşakça olanlarını da o yerdi.
İlk defa gördüğüm, duyduğum her şeyi de merak ederdim ya. Çocukluk işte.
“İspirto ne Hatca nine?”
“Yaraları temizler gızım. Okulda aşı yapmadılar mı sana hiç.”
Kolumdaki büyücek çiçek aşını elimle tutup kaşlarımı yukarı kaldırınca; “Hadi sen bunu tırlat bakalıp”, deyip, elime eski hırkayı tutuşturup oyuncak niyetine, yarıda kalan cümlesini tamamlamıştı.
“İspirto içilmez ama, içini yakar gızımm.”
Bir sırra ermiş gibi gururlu, hırkanın kollarından birini çözmeyi başarmıştım bile. Diğer kolu çözmeye başladığımda düğüme takıldım. Yaz kış havalandırılan sandık sarısı hatıralar gibi, Hatca nine de hırkasını çözüp, çözüp yeniden örerdi. İncelmekte olanları aradan kesip çıkarınca haliyle böyle düğümler olurdu.
“Yün eksildikçe, hırkan küçük olmaz mı?”
“İnsan yaşlandıkça akıllanır, bedeni küçülür kızım.”
Bin bir gece hikayelerimin kahramanı, adsız, zamansız kadınlar. Ah bir yazanları da olsa.
“Sen yaz,” dediğini işitince, iyice küçülüyorum şalın içinde.
Dudak kenarlarındaki gülümseme çocukluğunda yaramazlık yaptıktan sonra ellerini yumruk yapıp üst üste vurarak “oh olsun size” der ki halin. Kimse gülmese bile ben gülerdim sana. Yine güldüm. Sonra birden ellerine baktın. Üşümüş gibi birbirine doladın avuç içlerini.
“Bu ellerle mi! Yahu resim dersinden aldığım not altıyı geçmedi. Adam patates baskısı çizilmiş ellere on verdi, bana altı. İtiraz etmiştim ama.”
Avuç içlerine baktı, sonra dümdüz ellerini uzattı.
“Benim orta parmaklarımda yamukluk vardır, küçüksün ya o zamanlar, dikkat etmemiş olabilirsin. Neyse, kafasında bir ben var tabii ki adamın. Bakmadı bile resmime. Bir daha da hiçbir şey çizmedim zaten.
Yolda yürürken rastlaştık geçenlerde, burun buruna geldik nerdeyse. Ne o beni unutmuş ne de ben onu. İkimizde de bir tuhaftık birbirimize bakarken. Durup hâl hatır sorunca, selam verip geçeceğimi düşünmüş belli ki. Yamuk parmaklı resmimden de bahsedince, iyice gülmeye başladı. O günlerde sormak isteyip soramadığım soruyu sordum. Sorumu soru haline getiren doktor heykeltraş abimi mi de yad etmesem olmaz şimdi. Masasının üzerinde duran kadın heykelini gösterip “Göbeği fazla sarkık değil mi?” deyişime gülümseyerek, “Kusursuz olsa, gerçek olmazdı. Ama her gerçeklik çıplak gösterilmek zorunda değil. Mesela, bir çıkıntı bırakıp, ayak ucundan boynuna kadar uzatsaydım onu, belinin inceliğini kalınlığını mı sorgulardın, yoksa çırılçıplak bir bedende tek bir örtünün nedenini mi?”
Bir sanat dergisi uzatmıştı elime. Hala duruyor. Yazmak bir hayal. Yine de kurmak iyi geldi.
Masadaki kâseden bir mandalin alıp yokladı, parça parça soydu gözlerini ayırmadan. Başını kaldırıp bir dilimini attı ağzına. Çekirdekleri avucunun içinde tutuyordu hala, kabukları koklayıp kâseye bıraktı.
“Sordum işte sorumu hocama.”
“Hocam, sanat dediğimiz şey, kusurları örtmek midir, yoksa onları estetik bir biçimde sunabilmek mi?”
“Senin el fazla yamuktu” deyip gülmez mi. Ellerimi uzattım. “Resim, gerçeğinden daha yamuk değildi hocam,” değişime, birkaç kez öksürdü. Kendine iyi bakması gerektiğini söyleyip ayrıldım.
Sen, gözünü bile kırpmadan bunları çocuksu bir tebessümle daha dünmüş gibi, kadehinden aldığın yudumlarda dinlenerek anlatırken; ben köşeye çekilmiş öylece sessizce sana bakıyordum. Konuyu nereye getireceğini tahmin ettiğimden de;
“Üç kadeh içtin, devam etme istersen,” bakışıma,
“Çok karışma işine bak sen” der gibi elini döndürdün havada.
Alevi titrek, dibindeki gaz yağına ulaşmaya çalışan fitilden farksız, yalnız ve sönmemek için direnen gözlerinden yaşlar içine süzülürken, karnımda bir yerlerden göğsüme, oradan boğazıma doğru yayılan bir acı hissettim.
Gönlü alınması gereken kimdi onca yılın hatırına, sitem bile etmedim. Kıyamayıp kalktım hemen. Toprak kabın içine, mandalina suyu ile incelttiğim çarşı helvasını buzdolabından çıkarırken hemen yandaki pencere kolunu da çevirip derin bir nefes aldım. Yıldız Tilbe, delikanlımı söylüyor. Neşem beni görünce, sesi çoğalttı, elindeki toz bezini sallayıp “buralarda kuğu gölü balesi vardı da biz mi gitmedik yahu. Yıldız ablamı tek geçerim şu alemde.”
“Kalbim duraksız haykırışlarda” Bezi sallayıp, bir halay çekti, bir camı sildi. Gerisini de ben getirince.
“Bu kadar kolay sanma delikanlım.”
Gün boyu diline dolanır ya hani insanın.
Fırının başına dönüp kapağı açıp helvayı koydum. Sofrayı çarçabuk toplayıp, meyve tabaklarını yerleştirirken, kadehleri de yeniledim. Kadehler yağlı, balık kokulu sinmezdi içine.
Açıkta duran sandalyeyi yakınlaşmak istercesine çektim masayla duvar arasına. Telefonu elime aldığımda kısa süreli bir suskunluk olmuştu da, gözlerini birden uzaklaştırmıştın. Çocukken en sevdiğin saklambaç oyununu oynar gibi. İkiye varmadan kaybolurdun. Ne çok aratırdın kendini. Eninde sonunda bulurdum ama. Çok korkutmuştun bir keresinde. Yıllar geçse de üstünden, o halini inan hiç unutmadım.
“Unuttun,” diyorsun birden. “Unuttun, çok değiştin sen”
Yanık kokusu almış gibi ayağa kalkıp fırına yürüyorum. Kaçarım, ya da susarım, değil mi? Ama öyle pusular falan kurmaktan hiç anlamam. Mesafe en büyük stratejim.
Tekrar fırına dönüp, cam kapağına eğilince, kendimden birkaç tane yaratmış, balık yağlarının yukarıdan aşağıya çizgi çizgi ayırdığı aynalı fırın kapağına takılıyor gözüm. İyice yaklaştığımda, “Unutma,” der gibi bakınca, “Diyene bak sen. Demans olmadık daha çok şükür. Hepsini hatırladım hepsini. Üstündeki kıyafeti, kimin diktiğini, yanında ve karşında olanları, o fotoğrafı kimin çektiğine kadar.
Çok seçenekli durumlarda değildi işte. Ya kalıp olana bitene katlanacaktım ya da her şeyi ardımda bırakıp gidecektim. Bu bir oyun değildi.
Beyazlar içinde. Dümdüz yatıyor hareketsiz. Yüzü soluk pembe. Başı dimdik göğe bakıyor. Yanına yaklaşıyorum iyice. Elimi uzatırken beyaz örtünün sarmadığı dışarıda kalmış eli fark ediyorum. Usulca alıyorum avuçlarımın içine. Soğuk ama üşümüyorum. Görüntüyü durduruyorum.
Bu rüyayı kaç kez gördüm biliyor musun? Kalbimin sesi dışarıdan duyulacak kadar kuvvetle atıyor. Duyulmayınca. Duvarlara mı konuşuyorum ne! Herkes bir garip bakıyor.
Masadan kalkıp balkona kapısına yürüyorum. Tüm kuvvetimle itiyorum sürgülü camı. Bitmekte olan sonbaharın acı poyrazı vuruyor ağaçların dallarına. Kuşlar toplanmış göçüyorlar başka yerlere. Geride kalan bir tane, yönünü bulmaya çalışıyor, yerle gök arasında. Bırakmıyor öncü kuş hızla gelip onu da alıyor yanına. Rüzgâr yağmuru sepeliyor şehrin beyaz evlerinin üzerine.
“Annee. Neden buradasın?”
Koluna sildiriyor çarçabuk yüzüne düşen yağmur damlalarını.
“Bir ses duydum sadece, yakınlardan geldi zannettim. Dışarıda kimseler yok.”
“Ara tatilde Uludağ’a gidelim mi? Hadi, lütfen evet de. Kayak yaparız, ateş yakarız, kardan ev yaparız. İçi sıcacık oluyormuş biliyor musun?”
“Evet canım. Kardan evlerin içi sıcacık olur.
Kapıyı kapatıp perdeyi çekiyorum sıkıca. Tüm olup bitenler gibi.
Masaya döndüğümde tam oturacakken, sandalyeden sarkmış şalı da alıp omuzlarına örtüyorum.
Kâmil masanın altından tekilayı çıkarıyor, üzerine zil takılmış altılı tekila bardağı tepsisini de koyuyor masaya. Birkaç kez vuruyor zile.
“Uyan artık uyan. Bugün senin dalmaların Tatar çölünü geçti yahu. Pardon, kitap adı mıydı o, hani şu tavsiye ettiğin. Tamam tamam yeşil ördek gibi daldın çöllere diyecektim. Bardakları doldurmaya başlıyor mırıldanarak. “Yeşil ördek gibi daldın çöllere.”
“Çöllere değil o, göllere Kâmilciğim,” deyişime,
“Bozma çocuğu” diyor Kerem ağzına bir dilim elma atarken.
“Ne bozulucam canım, tamam işte, daldın çöllere.”
Aslı Kâmile bakıyor, ben Kereme. Kadir keskin bakışlarla Bukete.
“Rakı yerine ispirto içmiş olmasın bu çocuk masa altından.”
Birden gülünce, zile birkaç kez daha vurup servis ediyor bardakları teker teker. Kâmil, Kerem, Kadir üçünün de yeni protez dişleri kılıç gibi parlıyorlar. Hınzır hınzır bakıp kadehleri kaldırıyorlar havaya. “Her şey, kraliçelerimiz için,” deyip şatlarını içiyorlar tek seferde. Saate bakıyorum. On ikiye gelmek üzere. Özenle bağladığım tokayı çıkarıyorum saçımdan.
“Şalına da bayıldım, eskitilmiş modası başladı yünlülerde de.” diyor Demet.
“Sıkıldım ben, bir el de olsa americano oynayalım mı? deyince Buket; “Bu saatte ne amerikanonusu kızım ya, olsa olsa harmandalı oynarız yani. Nasıldı o Kalben? Hah, yeşil ördek gibi daldın çöllere. Hadi fondip arkadaşlar.”
Buket bir ayva alıyor meyve kasesinden. Kesmekte epey zorlanınca; “Körleşmiş biraz sanırım değişime”, “Yok ya hallederim ben” diyor.
“Kavga etmeyin hanımlar, yarısını sen soy, yarısını da Kalben soysun işte. Ayvayı yiyen eve girermiş hah hah hah.”
“Ayvayı değil o Kâmilciğim, hurmayı yiyen. Sonra da o hurmalar!” Cümleyi yarıda kesiyorum.
Bıçağı elime alıp ayvanın ortasına saplarken çatık kaşların altından iki göz bakıyor parlak bıçağın yüzeyinde. Yakınlaşıp, uzaklaşıyorum. “Raskolnikov”.
Kerem yüzüme bakıyor, “ o nerden çıktı yahu!” derken, bıçağı tuttuğum elimi uzatıp;
“Televizyonda. Baksana.”
“Kim milyoner olmak isterin, iki yüz binlik sorusu. Raskolnikov roman boyunca kaç cinayet işlemiştir?”
Kâmil bir bıçağa, bir bana bakıyor. Bir şat daha içiyor.
Buket soyulmuş ayvalardan bir dilim alıp ısırıyor, çocuklar odalarından koşarak geliyorlar.
“Size bir sorumuz var,” diyor Melek.
“Çoğu ölçülü, yüzde on ikisi çok, yüzde beşi aşırı alkol içen, şeker kamışı ve,” “Hayır diğer meyveyi sakın söyleme anlarlar o zaman,” diyor Mert. “Aklımı karıştırdın şimdi ya, ha tamam, fermente şeker kamışıyla da beslenen ve plajlarda küstahça kokteyl araklayan şey nedir?”
Kadir eliyle yakasını düzeltip; “bilemeyecek ne var yahu, tabii ki Kâmil.” diyor.
Kerem sandalyeyi yumrukluyor, Kadir yan yan gülüyor, Buket ile Demet el ele vurup çak yapıyorlar.
“Maymun” diyorlar çocuklar hep bir ağızdan. Karayip maymunları.” Odalarına gidiyorlar gülüşerek. “Monopoly oynayalım mı?” diyor giderken Lavinya.
“İki” diyorum. Kerem yüzüme bakıyor gülmesini durdurmaya çalışarak. “ Ne ikisi? ”
“Raskolnikov. Roman boyunca iki cinayet işledi.”
Sandalyeden kalkıp, mutfak bankosunun üzerinde duran kahve makinesini fişe takıyorum. Basıyorum geri atıyor, tak,tak…
“Kapı çalıyor kızım biriniz baksın, köpük içinde ellerim”
Boyu kapıya denk adam, gülümseyerek bakıyor.
“Sen Kalben olmalısın.”
“Evet benim, siz?”
“Büyük dayıyım ben.”
“Kapıda durdurma kızım dayını.”
Islak ellerini üzerine siliveriyor çarçabuk.
“Hoş geldin dayı. Nerenin rüzgârı attı seni böyle. Dönmezsin artık buralara bir daha diyordum. Geç, geç otur şöyle. Kusura bakma. Kışa hazırlık temizliği. Her şey her yerde. Dilersen bahçeye de oturabiliriz.”
Yüzüne bakıyorum. Geçmişe dair anımsadıklarım arasında yer bulamıyorum ona.
“Kahve yapayım hemen. Dayınız çok güzel fal bakar.”
Fişi hızla çekip, masaya dönüyorum, ağzımda bir acı telve tadı.
“Ne güzel bir resim.” Çerçevenin köşesine sıkıştırılmış fotoğrafın üzerine koyuyor işaret parmağını Buket; “Kız çocuğu kim?” Cevabı beklemeden tekrar resme dönüp; “Morun her tonunu kullanılmış. Sarmaşık da evin tam güneş gören köşesinde. Bozmasalar şu güzelim dokuyu, beyaz kalsa şu evler” diyor Buket. Elinde misk çiçekleriyle içeriden, dışarı bakan kadını, nedense bir ben fark ediyorum. “Koku, helvayı unuttuk,” deyip yön değiştiriyorum.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

