Zeynep Tezel
Bir süredir Chopin dinliyorum. Açıkçası, müziğinin içinde kayboluyorum. Beni, kendi derinliklerine çekiyor. Duyumsadığım sadece tını değil. Açıklaması zor. Bir labirentteymiş gibi dolanıp duruyorum. Üstelik, labirentten çıkmak istemiyorum. Haksızlık etmemem gerekir. Beethoven, Bach ve Mozart’ı da çok severek dinliyorum. Asla onları bir kenara attığımı söyleyemem. Hayır, öyle değil. Ancak Chopin’in Prelüdleri, Balladları, Noktürnleri, Veda Valsi Op.69 no.1 veya Bahar Valsi kulağıma değdiği anda kendimi müziğe teslim ediyorum. İçine daldığım labirentte merdivenler de var; aynı Penrose’un ya da Escherian’ın merdivenleri gibi. O iniş çıkışları deneyimlerken, şimdilik, bir kapı olmamasının mutluluğunu yaşıyorum. Madam Pylinska haklı. Henüz dar kapı daha görünmedi. Okur olarak farkındayım.
Chopin’in müziğinin derinliklerinde labirentte dolanırken, keşifler yaparken, birden Platon un mağarasında buluyorum kendimi. Uzaktaki girişten ya da çıkış demeliyim, ışık sızıyor. Israrla yüzümü karanlığa dönüyorum. Duvardaki gölgelerin hepsi beni tasvir ediyor. Hepsi, benim farklı hallerim. Notalar, tınılar, çağlayanlar, imgeler, korkular, umutlar… Ne çok duygum, hayır hayır, maskem, hayır hayır birçok “ben” varmış. Herkes gibi. O karanlık mağarada tüm benliklerimi, hepsini fırlatıp atıyorum. Şimdi hepsi çıplak, hepsi maskesiz ve sadece ben varım. Müzik labirentin kuytu iç duvarlarında kadar ulaşıyor, yankılanarak dağılıyor. Öyle yağma yok, labirentten çıkmamalıyım. Bal gibi biliyorum çıkışın nerede olduğunu ve her şeye rağmen yine de içimdeki karanlığa güle oynaya teslim oluyorum. Hepsi, Chopin yüzünden. Kesinlikle Madam Pylinska haklı.
Bu teslimiyetin bir süresi olduğunu da biliyorum. Kararlı olup, cesaretle içinde beklemeliyim. İşte o anlarda müziğin, hayır hayır, Chopin’in müziğinin de beni dinlediğini düşünüyorum. Üstelik, bu tuhaf durum sadece Chopin’in o büyülü notalarını dinlerken gerçekleşiyor. Ne Beethoven senfonilerinde ne Mozart’ın opera ve konçertolarında. Asla, başka bir müziği dinlerken değil. Onların yarattığı duyumsamaları da belki daha başka bir yazıda anlatırım. Chopin’in kendini piyanoyla sınırladığı için eleştirilmesi ise beni hiç mi hiç etkilemiyor. Aksine, melodi ve armoni kadar tınıyı da ne kadar özenle işlediğini, tınının içindeki kırılganlığı düşünüyorum. Ne demişti Madam Pylinska: “Rembrandt’ın paletindeki pigmentleri kullandığı gibi kullanıyordu tınıları.” Hak veriyorum. İçimde uçuşan kara kalem çizgiler değil; sivri tüm o çizgiler. Batarak acı verebilirler. Tam aksine, aynı suluboya gibi birçok rengin kendinden vaz geçmeden beraber hareket etmeleri gibi değişik bir duyumsama. Cesaret edip geçişler arasında kayboluyorum. Bu kaybolma durumum, sadece karanlığın içindeki yüzleşmeleri netleştirmiyor, onlarla nasıl yürüyeceğimi de düşündürüyor. Yine de o istediğim ama geciktirdiğim, korkularımı bertaraf edecek gerçek kapıya henüz ulaşmak istemiyorum. İnanın, cesaretim olmadığından değil. Yetkin olmadığımı düşündüğümden. İnsan kendini biliyor. Yaptığı işi ciddiye alarak, hakkını vererek ilerlemek istiyorum. Kapıdan geçince arkama bakıp tuza dönüşmek değil de ardımda bıraktığım yangınlardan ders alarak güçlenerek ileri yürümeyi tercih ediyorum. Yola çıkmanın en değerli durum olduğunu düşündüğümden, kapıya yönelmeden önce labirentte biraz daha oyalanmak istiyorum. Madam Pylinska haklı.
Chopin’in dünyası piyanoydu. Onun piyanosunun tınıları, benim dünyamı şekillendiriyor. Müziğin içinde bulduğum labirent karanlık, gölgeler duvarda, iç konuşmalarımın çok olduğu maskesiz, yalnızlığı önemseyen, zamanı esneten bir dünyadayım. Ve bu dünya, cesaretimi kırmayı iyi biliyor. Kırıp parçalıyor. Yüzleştiriyor. Ancak yeni dünyamı kurma cesaretini de veriyor.
İnsanın zaman zaman aktif olarak yaptıklarından, bu vahşi, bu kıskanç ve acımasız dünyadan bir süreliğine de olsa uzaklaşması lâzım. Uzaklaştıkça ilerlediğimi, güçlendiğimi fark ediyorum. Ruhuma sızan, sesler, renkler, yazılar yerlerini buluyor. İçimdeki korkularla, dışarıdaki oyunbazlarla yüzleşmenin bir başka şekli bu durum. Daha yumuşak bir geçiş. Gerçek arzum, ışığa doğru çekilmek değil, ışığı kendime çekmek de değil; Narkissos olmak hiç değil. Işığı, yaptığım işe çekmek. Cesaretle. Madam Pylinska haklı.
Chopin’in müziğinin içinde cennetten kovulmuş bir melek gibi kısa bir süre daha beklemeliyim. Müziğin ve doğanın labirentinde bekleyerek, o güzelliklerden nasıl feyz alacağımı öğrenmeliyim. Örneğin, rezonansı nasıl kullanacağımı, pürüzsüz durağan bir yüzeye düşen küçük bir taşın neler yarattığını gözlemleyeceğim. Kitapta anlattığı gibi yol alacağım. Hâttâ, yazında, akışkanlığa dikkat edip kelimeler arasındaki boşluğa nasıl tutunacağımı da deneyimleyeceğim. Şimdi, hemen, bir su yüzeyi bulup minik taşlar atarak çalışmam lazım. Öyle anlatmış Madam Pylinska.
Chopin’in sunduğu şey, aslında sevdiğin bir yerde, bir durumda olduğunun farkında olman. Müziğinin tınılarında her renk birlikte var oluyor. Acılar, kargaşa, korku, cesaret, atılım, kaos, düzen her şey. Onun müziğini dinlerken insan, kendi içine dönünce hafızasıyla ve sessizliğiyle baş başa kalıyor. Ve iç dünyasında kendini kabul edince, cesurca Ariadne’nin ipini yakalayıp çıkışa yürüyeceğini biliyor. Notalara tutunuyorum.
Dinledikçe, Chopin’in asıl farklılığının bir kitleye değil de bir kişiye sesleniyor olduğunu anlıyorum. Korkuları, umutları olan bir kişiyim herkesin içindeyim. Oysa ‘Herkes’ kalabalık demek değil. Ayrı ayrı duran sayısız yalnız kişi demek. Madam Pylinska diyor ki: “Chopin, yalnız birinin başka bir yalnızla konuşmasıdır.” Madam’a hak veriyorum.
Bir süredir Chopin dinliyorum; tüm farkındalığımla. Sessizliğe teslim olup bahçemde dolanıyor çiy damlalarını dökmeden çiçekleri seviyorum; rüzgârda salınan ağaç yapraklarını izliyorum. Labirentteyim ama çıkış çok yakın; Ariadne’nin ipi avucumda. Gürültü yapmadan ilerlemeyi seçiyorum. Yürürken, duygularımı daha sonra kullanmak üzere hafızama yerleştiriyor, kelimeler arasındaki boşlukları dikkate alıyorum. Dar kapı çok uzağımda değil. Artık eşikte durmak istemiyorum. Ardındaki müziği duyuyorum. Süzülüp geçmeye az kaldı. Madam Pylinska çok haklı.
*KAYNAK: Eric-Emmanuel Schmitt Madam Pylinska ve Chopin’in Sırrı 2025 Doğan Kitap

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


