Kadir Horzum
Sizin için, insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun;
Sizin için mezarlar, mezar taşları.
Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;
Sizin için;
Her şey sizin için.
Canına yandığım memleketinde bakmasını bilenin hissesine her köşede bir kıssa var. Misâl, yolunuzda yürürken bir çocuğun ailesine hezeyanını duyabilirsiniz.
“Her istediğiniz olmaz. Siz cumhurbaşkanı değilsiniz,” der, çığlık çığlığa.
Babası da gayet sakin cevaplar.
“Bu evin cumhurbaşkanı benim. Benim her istediğim olur.”
Daha siz bu diyaloğu izah ve idrak edene kadar da başkasıyla karşılaşırsınız.
“Uçmayın lan! O işe beni alsalar üniversiteye bile gitmem ama nerdee! Torpil lâzım torpil.”
“Hayâl kuruyoruz şurada. Sıçma içine.”
“Siz de adam akıllı hayaller kurun o zaman. Saçmalamayın.”
Çocuğun hezeyanından çıkıp gençlerin derdiyle hemhal olmaya başlarsınız o an. Derken başkası çıkar karşınıza.
“Birader çok uğraştık; araya onca adam soktuk, onca para döktük ama iyi oldu şu iş.”
“Tabii lan! Millet açlıktan sürünüyor, sen bedava otobüse biniyorsun. Daha ne olsun!”
“Sade otobüs değil, yemek kartı da verdiler. Gerçi maaşı düşük ama bu yan haklar kapatıyor farkı.”
“Şükret oğlum şükret. Millet açlıktan kırılıyor.”
“Doğru dedin. Şükür, en azından geçiniyoruz.”
Dersiniz ki “Bitmez insanın derdi bu dünyada. İyisi mi şu köşeye oturayım da kuşları, kedileri, otları, çiçekleri, ne bileyim, denizi seveyim.” Ama olmaz. Bir kadın çıkıverir karşınıza. Pusetinde taşıdığı, bir deri bir kemik kalmış çocuğunu göstererek bir şeyler söyler.
“Abilerim ablalarım dilenci değilim. MS hastası çocuğum için bağış topluyorum.”
Vicdan azabı gibi çöken bu tiradı sindirmeye çalışırken arka fonda bir de akordiyon sesi yükselir ki sanırsınız Yeşilçam filmlerindesiniz. Oysa basbayağı yaşamın içindesiniz. Hangi milletten olduğunu dahi bilmediğiniz bir kadın akordiyon çalıyor, çocuğu usul usul para topluyordur. Onlar geçip gittikten sonra, sizin tahayyül bile edemediğiniz yaşamlarına, çıplak ayaklı çocuklar beliriverir karşınızda. Ellerindeki ucuz melodikayla başınızı telefondan kaldırmaya çalışırlar. Onca gürültülü geçit resmine rağmen kaldırmazsınız başınızı, kaldıramazsınız. Hem kaldırsanız ne yapacaksınız ki? Kendinize bile yetemiyorken, hangi derde derman olacaksınız. Hayat ona olduğu kadar size de zor, o da onun sınavı.
Herkes gidince her şey bitti sanar; soluklanmak istersiniz az biraz. Bu sefer de egzoz dumanı, korna sesleri, bağırış çağırışlar başlar. Biri karısına bağırır.
“Bitirdin beni bitirdin. Öldüreceğim seni.”
Kadın acıyla çığlık atar ama kimse dönüp bakmaz, bakamaz. Şahit falan yazarlar maazallah ki sonra ayıklayamazsınız pirincin taşını. Devekuşları misali, başınızı öne eğer, devam edersiniz kaydırmaya. Artık meşrebinize göre, videolarda, yazılarda hayatınızı anlamlandırmaya çalışırsınız. Dersiniz ki birileri bir şeyler yapıyordur illa. Onlara bakayım, belki umutlanırım. Bakınca anlarsınız; onlar da sizden medet bekliyor. Damarlarınızdaki asil kanla baş başa kalırsınız o an fakat gürül gürül uğultusu arasında ısrarla kaydırmaya devam edersiniz. Derken rahatınız daha da kaçar. Sanki bütün o geçit resmi bitmiş, kadın çığlıkları susmuş, çıplak ayaklı çocuklar pabuç giymiş, herkes ekmeğin, suyun, kiranın derdini bitirmiş gibi, bilmem kaç yıldızlı şeflerin servis ettiği yemekleri konuşuyordur. “Yanık Denizli yoğurdu ile sunulan Kayseri mantısı. Yanık Trabzon tereyağı ile servis edilen dana kaburga. İsli ayaş salçası ile servis edilen…”
Yanık deyince aklına Anadolu’nun yürek sızlatan ağıtlarından başka bir şey gelmeyenler anlayamaz bu imtiyazlı gıdaların süksesini. İtibar meselesi bu. Çökelekle yeşil soğan sunacak değildi ya koskoca devlet. Gerçi soğan da lüks oldu şimdilerde ya konuşamayız. Konuşursak bozguncu oluruz. Biz kıssalarımızdan hisse çıkarmaya devam edelim.
Şanslıysanız iyi bir dostunuzun mesajı, düştüğünüz bu girdaptan çıkarır sizi. Biraz da güldürür hatta.
“Vallah doğmuşam, doğmamışam ama ne yanık Denizli yoğurdunu ne de isli Ayaş salçasını duymamışam.”
Sizin gibi düşünen birinin varlığı biraz olsun rahatlatır yüreğinizi. Yine meşrebinize göre, cesaretinize sığınarak cevaplarsınız. Ben eski bir deyişle yaptım bunu.
“İl hakkını alıp haksız yiyenler
Al yeşil konaktan hükm’eyleyenler
Dur bakalım canım beyler kalır mı”
Karşınızdaki coşarsa durum vahim. Soğuk bir esinti hissedersiniz Silivri taraflarından.
“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin! Bu hakkıdır gazânızın.”
Başınızı kaldırır etrafınızı yoklarsınız, her istediğini yapmaya muktedir olmuş olanlar sizi görüyor mu diye. Yaşamak bu. O kadar ucuz değil. Kaydırdığımız hayatımız değil ekranımız olsun isteriz hep.

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

