Kenan Doğru
İnsan olmanın en trajik yanı şu olsa gerek: Yapraklar sarardığında kışın çoktan yola çıktığını bilmesi. Mevsimleri yüzlere nakşeden kader, bir çizginin uzamında kendini gösterir; ki belki de bilmeni ister: Ruh, o gizil hakikatin gerçek yüzü olsa bile, ölümün ihtimalidir insan. Tepeler uğultuludur bu yüzden. O ıslık hem bir tutkuyu uyandırır içimizde –belki de en yükseğe tırmanmak için– hem de bir tedirginlik hissi verir adımlarımıza.
Bakın, güneş sadece doğarken ya da batarken iyi gelir tenimize ve gözlerimiz de öyle sever. Evren yansımalarla doludur, mesafelerle… Bu yüzden ölümlerine çok üzülmüş ve ağlamışlardır iyiler; sırf Tanrı dışında kimse kalplerini göremediği için. Evet, içeriden duyan için kederlidir şeyler. Böylece ıslığı sevdiği gibi ıslaklığı da sever duygular. Yağmur yağarken onlar da içimizde çalkalanır, sonra dinginleşir taşkınlıklar hava soğudukça. Biz üşüdükçe içimiz ısınır ya, işte bu yüzden yaşamlarımız kutsaldır. Berraklaşınca kalplerimiz, önce duyguların renkleri belirginleşir, ardından ortaya sıcak bir tablo çıkar. Bilin ki hislerimizin münafıklığı, ocaklarımızı harlayıp ateşe verdiği acılarımızı dindirmek içindir; hepsi bu. Çünkü insan, çiçeklerin solacağını da bilir sarmaşıkların kuruyacağını da; ama bir kelebeğin gözünden yaşamlarımızın kısa olduğunu kim söyleyebilir?
Kurumuş yaprakların omurgasından sarkan kaburgaları bir esintiyle ufalanırken hüzünlüdür bunu seyretmesi. Yok oluşun kederiyle duygu seline kapılır insan. Dünya, ölümün yaşama sızışını seyrederken aynadaki öteki yüzünü görmüştür. Neyse ki bir tutam avuntu ile hemen akıl koşar bu şahitlerin imdadına; ilkbahar geldiğinde yerlerine yenilerinin biteceğini fısıldar kulaklara. Ancak gerçek bir sırrı da saklar kendi kendinden: Her şey gelir ve gider. Bir gün sonsuza kadar, bir daha geri dönmemek üzere hem de. Şeyler başka şeylere dönüşür belki ama bunu hiç göremeyiz ya da bilemeyiz; tıpkı aynadaki kendi yüzlerimiz gibi. Milyon yaşındaki sert bir kaya parçası bile ufalanıp toz olur sonunda. Parmaklarımızın arasında akan sıcak kum taneleri kalır ondan geriye.
Söz konusu maddi şeyler değil de esasen ruhlarımız olduğunda –ki buna ne diyeceğimi bilemiyorum– o karanlık boşlukta her şey bu anlattığım gerçeği yansıtır. Ama tersten! Önce fikirler çürür, tıpkı bir elmasın kömürleşmesi gibi; yani en değerli değerlerimiz yıkılır. Sonunda bir ıssızlık ile karşılaşırsın ki işte bu yüzden derin hikâyeler hep bir çölde başlar, ardından susuzlukla geçen günler gelir. Ve bir şey hiçbir zaman unutulmaz: İnsansı narin darbeler ya da yıkmaya bayıldığımız kumdan kaleler… Onlar sonsuza kadar yaşarmış gibi yaşarlar içimizde; ta ki onları taşıyacak fani kalpler unutana kadar. Değmez mi dersin, bir nebze sonsuzluk yahut çocuk oyunu oynamaya?
Ne demek mi istiyorum? İleri aktığını düşündüğümüz anlar hep tersine akar içimizde; insan tersine çürür. Saniyeler rüya, dakikalar aşk, saatler ise işkence gibidir bu yüzden. Günler mi? Ağlarken hiç yukarı akan nehir gördün mü sen? Bu dünyaya boş gözlerle bakanlara inat, kötülüğe alışsa da beşer, kendine yapılanı unutmaz. Beden yok oluşuna kederlendiğinde, o sırada canımız; çıkmaz sokakları bile delip geçmiş, yazılmış olsun ya da olmasın bir hikâyenin her sayfasında gezinmiştir çoktan. Sen onu alıkoyabileceğini mi sanıyorsun? Bir döngünün iki ucudur o, tıpkı elmas gibi. Ama onun gibi, seyrek de olsa çıkmaz karşımıza. Çünkü insan olan önce yanar, kül olur; sonra da bir cevher çıkar ortaya. Ve kendinden daha karanlık bir yer arar o zaman; sırf parlamak, görünmek için savrulur boşlukta küller küllere…

Kenan Doğru’nun edebi serüveni, 2002 senesinde Orkun Uçar’ın kurmuş olduğu Türkiye’nin ilk online fantastik ve bilimkurgu platformu olan Xasiork bünyesinde yayımlanan ilk yazılarıyla filizlenmiştir. Uluslararası bir korporasyonun yöneticiliğiyle örülü kariyerini sadece bir dış kabuk olarak taşır; o, bu gri çarkların arasında aslında sözcüklerin tözünü arayan mistik bir simyacıdır. Rakamların diktasından kaçarak edebiyatın diyalektik labirentine sığınır. Metropolün kuzey çeperlerindeki o tenha yalıtılmışlığı, bir şişenin dibine çöken tortu gibi ağırlaşan o kuytu arka bahçeyi, merkezin kof gürültüsüne yeğler. Kendini konvansiyonel bir “yazar” etiketiyle sınırlandırmaz; ontolojik bir boşluğa düştüğünde tutunduğu o “hiçlik payandalarını” ve dilin mikro düzeydeki fısıltılarını dinlemeyi seçer. Kurmaca dünyasında, tuğlaları üst üste dizerken aslında güneşin kaçtığı o yarıklardaki hakikatin peşine düşer. O, yazının o heretik odasında fırtına koptuğunda bile sığ bir liman olmayı reddeder; bireyin manevi mesaisini sömüren o sonsuz anlayışlı, konforlu maskeleri entelektüel bir öfkeyle parçalar. ”


