Lale Baturlar
Baba ocağındaki son gecesiydi. Hayalleri gerçek oluyordu. Dudak kenarlarına yerleşmiş gülümsemesi aynaya her baktığında olduğu yerde duruyordu. “Mutlu olmak böyle bir şey mi acaba?” diye mırıldandı.
Annesinin “Bu evden çıkıp, o eve gireceksin” demesinin hiçbir anlamı yoktu. Ya babasına ne demeliydi? Ev üstüne ev kurulmazmış! “Benim adıma biraz sevinemez misiniz? Yuva kuruyorum ben!” diyerek az önce ikisini de susturmuştu…
Annesinin yüklükten bulup, getirdiği eski bavulu yere koydu. Nemli bir bezle tozunu temizledi. Rutubet kokulu bu evde tek bir eşyası kalsın istemiyordu. Beğenmediği eski kıyafetleriyle birlikte neyi var, neyi yok hepsini topladı.
Gelinliğini gardıroptan çıkardı. Bembeyaz tül yumağını üzerine tutup odanın içinde dönmeye başladı. Gelinliği yatağın üzerine bıraktı, bu kez duvağını aldı. Bir eliyle saçlarını tepesinde topladı. Diğer eliyle duvağını topuzun üzerine oturtmaya çalıştı. Yatağının altındaki kutudan topuklu beyaz rugan ayakkabılarını çıkarıp odayı bir uçtan diğer uca birkaç kez yürüdü. İki adımında bir ayağı burkuluyordu. Gelinliğin uzun ve katlı olması içe basan ayaklarını gizleyecekti. “Nazım’ın koluna asılır yürürüm” diye düşündü. Gece yarısı olmuştu. Yatağına yattı. Bir an önce sabah olsun istiyordu. İki elini yastığının altında birleştirdi. Dizlerini iyice karnına çekerek uykuya daldı.
Ertesi sabah Nazım hazırladığı bavulu ve birkaç poşeti alıp kendi evlerine götürdü. Evlendikten sonra ailesiyle birlikte yaşayacaklardı. Tomris kalabalık bir aileye gelin gidiyordu.
Kayınpeder Fatih Bey huysuz adamın biriydi. Nazım fırınlarında babasıyla birlikte çalışıyordu. Kayınvalide Nimet Hanım’ın hali içler acısıydı. Hayattan bezmiş yorgun ifadesi, yüzündeki derin kırışıklıklarla yarışırdı. Hareketlerine yansıyan tükenmişliği ağır çekim film karesini andırıyordu.
Evdeki iki görümce Nermin ile Nalan dünya yansa umurlarında olmaz denecek tiplerdendi. Ağızlarında çevire çevire çiğnedikleri sakız, ellerinden düşürmedikleri fotoromanları ile bütün gün cam kenarındaki sedirin üzerine tünerlerdi. “Neyse halim, çıksın falım” diye kapattıkları kahve fincanları ertesi güne kadar fiskos sehpanın üzerinde açılmayı beklerdi. Açtıkları fincanlara boş boş bakarlar, “Kısmet geliyor kısmet” diyerek kendilerini avuturlardı. Akılları fikirleri evlenmekteydi. Süslenip püslenirler kendilerini birilerine beğendirebilmek için türlü bahanelerle soluğu dışarıda alırlardı.
Evin en küçüğü kayınbirader Hazım idi. Üç çocuktan sonra dünyaya geldiği için saldım çayıra Mevla’m kayıra usulü büyümüştü. Kazandığı paranın tamamını keyfine göre harcardı. Eve girdiği andan itibaren kızları kendine hizmet ettirirdi. “Su getirin biriniz bana”, “Ben önden yiyeceğim koyuverin yemeğimi”, “ Kahvemi de yapıverin” gibi talimatların arkası kesilmezdi. Özel ilgi görmek isterdi Prens Hazım. Kızlar aralarında ona “Prens” diyorlardı. Salonda başköşeye kurulurdu, ama ağzından çıkan kelimelerin sayısı sadece isteklerini dile getirecek kadardı. Kimseye hal hatır sormaz, doğru dürüst yüzlerine bile bakmazdı. Evdekileri görmezden gelen hali insanı çileden çıkarırdı. Kızlar, “Bir gün bize de faydası olur,” diyerek onu el üstünde tutmaya çabalıyorlardı. İstediği her şeyi yapıyor, kimse ona ses çıkaramıyordu.
Yeni gelin Tomris’in ev ahalisini tanıması uzun sürmedi. Annesinin ne demek istediğini anlamaya başlasa da kabullenmek istemiyordu. Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren genç adamın başının etini yemeğe başladı. Her fırsatta “Ayrı eve çıkalım Nazım. Peynir ekmek yerim, kendi evim derim” diyordu. Sonunda bir yolunu bulup ayrı eve çıkmayı başardılar.
İkizler dünyaya geldikten kısa bir süre sonra kayınpeder Fatih Bey kalp krizi geçirdi. Üstelik sağ tarafı felç oldu. Kısacası artık çalışamayacak haldeydi. “Felaketler geldi mi, üst üste gelir” misali fırının işleri de ters gitmeye başladı. Genç adam ailesine yansıtmamaya çalıştıysa da fırının geliri iki aileyi geçindirmeye yetmiyordu. Annesiyle konuşmaya karar verdi. Nimet Hanım, “Bize verdiğin miktarı azalt, çocuklarınız küçük kendinize daha fazla ayır” demiş olsa da hesap ortadaydı. Malzeme borcu, ustanın maaşı, elektrik, su derken geriye kalanla yetinmek zordu. Zaten Hazım’ın kimseye faydası yoktu. Ancak işler kötüleşince eve destek olmaya başladı. Neyse ki dükkân kendilerinindi.
Uykusuz geceler Nazım’ı rahat bırakmıyordu. Sürekli iç sesiyle sohbet halindeydi. Bir akşam aniden “Aaaa yeter” diye bağırınca, Tomris de uyandı. “Hayırdır inşallah. İyi misin sen?” diyerek dehşet içerisinde eşinin yüzüne baktı. Kocasıyla konuşmaya çalışıyordu, ama nafile. Nazım kendi kendine o kadar çok konuşuyordu ki, bir de karısına laf anlatamayacaktı.
Evdeki hava gün be gün daha da geriliyordu. Hiçbir şeye tahammülü kalmamıştı. Sık sık kavga etmeye başlamışlardı. Genç kadın çocuklarla tek başına ilgilendiğinden akşama kadar canı çıkıyordu. Onlar uyur uyumaz, o da salondaki çift kişilik koltuğa çuval gibi yığılırdı. Günün telaşına o kadar çok kendini kaptırıyordu ki, kocasına olanları kaçırıyordu.
Zavallı adam o sabah evden çıkıp gitti ve geri gelemedi. Fırının ustası onu odunlukta kanlar içinde buldu. Çaresizlikler içinde çözüm diye bulduğu yol onu hayattan koparmıştı. Genç kadın kocasız, iki küçük yavru babasız kaldı.
Tomris’in kendince güzel başlayan hikayesinin hazin sonu çok erken gelmişti. Hayatı domino taşları gibi yere serildi. Geriye dönmek istemediği için düştüğü yerden kalkmayı bilecek kadar cesurdu.
Kaybı için çok üzgündü. Onu böyle bir başına bıraktığı için Nazım’a hem kızgın, hem kırgındı. Babasının evinden getirdiği bordo bavulu hiç açmadan yüklüğe kaldırdığını hatırladı. Yalınayak dışarı fırladı. Etraftaki eşyalara çarparak salonun orta yerine getirdi. Bavulu yere fırlattı. İçindekiler odanın ortasına yayıldı. Gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerken çenesinin titremesine mani olamıyordu. Eski rutubet kokulu eşyalarına tiksinerek son kez bakıp “Geri dönmeyeceğim!” diye mırıldandı.
Acısını yaşamaya sessiz sedasız devam edecekti. Bir an önce ayağa kalkmalı ve işe koyulmalıydı. Yaşadıklarını o eski bavula gömmek istiyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Yakarırcasına dua etmeye başladı. İnançlı, içten ve samimiydi. Dileklerini ardı ardına sıraladı. Hayatın ona attığı bu çelmeye takılmaya hiç niyeti yoktu.
Çocukları için vereceği mücadelenin yarın ilk günüydü. İçindeki savaşçı kadın dur durak bilmeden çalışacak, alın teriyle Nazım’ın bıraktığı yerden devam edecekti. Silahlarını kuşandı. Bütün cephaneliği, geriye dönmek istemediği o yerden aldığı dersti. Cephaneliğin simgesi ise yere savurduğu bordo bavul oldu. O akşam kadere inat, ibretlik bir başarı hikayesi yazmaya ant içti…


