Elçin Çakmak Erarslan
Toprağın ve denizin hafızası farklıdır. Kimse bilmez neler sakladıklarını. Dile getirmeden, sessiz bir sır tutarlar. Unutulanlar, unutulmak istenenlerin hepsini saklarlar içlerinde. O yüzden bir ölü gömüldüğünde sadece beden değildir toprağın altına bırakılan. Hayatının bütün artıkları da beraberindedir. Batan bir gemide de durum aynıdır. Biriktirdikleri cevherler de büyüttüğü çürükler de tıpkı doğanınkiler gibi artık toprağın ve suyundur.
Ve bu yüzden bir ölüyü gömdüğümüzde ya da bir gemi battığında son diye düşünürüz. Ne nahif bir düşünce. Toprak ve deniz için son yoktur. Köke, içine yerleştirilen demire, solmuş yaprağa, kuma, yosuna dokunduğu gibi bir bedenin kemiklerini ve kendinden olmayanı sahiplenirler. İçlerine kimi alırlarsa zamanla üzerlerine başka şeyler çöker, yerleşir. Benzerdir onlara teslim olanlar lakin birbirinden farklı şeylere dönüştürürler zamanla. Tek ihtiyaçları olan beklemektir. Sabırsız değildirler insanlar gibi. Büyük bir nezaketle beklerler değişimi.
Yokluğa, sessizliğe ihtiyacı vardır bir şeyin doğuşunun. Tıpkı toprağın altında parlamayan bir elmas veya denizin dibinde kendini göstermeyen inci gibi. Bulunmadan öylece beklerler. Bir eldir kimi zaman karanlığa ulaşan ya da kabuktur onu doğuran. Ama sancılıdır doğuşu. Parlaklığına hayran oluruz ama düşünmeyiz onu çıkartanı; saatlerce, aylarca çabalayanı. Ya da düşünmeyiz bir kabuğu açmak için ellerin nasıl nasırlandığını, kesildiğini. Velev ki düşündük; bir yaranın, aç bir karnın, kopan bir etin olduğunu bilmek azaltır mı güzelliklerini?
İnsanın kendi içinde taşıdığı şeylerin kökeni de böyle unutulur. Sadece yüzünü, bedenini görmeyiz bir insana baktığımızda. Tortusudur yılların orada saklı olan. Klişedir ama söylenmemiş sözler, terk edilmiş evler, kapanmış yaralar, tartılmış geleceklerdir. Yokluğa, sessizliğe ihtiyacı vardır insanın da. Zamanla biriktirir, ta ki onu toprağa bir bir iz olarak bırakana kadar.
Güzel kusursuz değildir. İnsanın en büyük aldanışıdır bu.
Tabloda gördüğümüz çatlaktır kimi zaman eşsiz olan. Eski bir duvarın dökülmüş sıvasının bilerek bırakılmış bir eser olarak nitelendirebiliriz. Oysa kimi zaman benzersiz olan boyanın tutunamadığı yerdir. Rembrandt’ın yüzlerindeki ışık da buradan gelir; aydınlık, karanlık dışarda diye görünür olmaz, onun içinden geçerek görünür.
Suya batmış bir oda, terk edilmiş bir ev, yosunlu bir duvar dekor değildir Tarkovski’nin eserinde. Direnişidir çöken dünyaya inat bazı şeylerin. Güzellik, çoğu zaman bozulmanın kıyısında veya çürüğün içindedir. Biri olamadan diğerinin olamayacağı göz ardı edilir.
Çağımızda insanın en büyük yıkımıdır bu göz ardı edişler. Sadece izlerin görünen kısmını taşımayı yeğler. Başladığı yerler değil vardığıdır önemli olan. Oysa unutulur, insanın köklerinin de ağacınkiler gibi besleyen olduğu. Olgunluk kökleri görmek değildir; onların olduğunu kabul etmektir.
Fakat son yıllarda kabul etmekten çok, ayıklamak ile var oldu benlikler. Gösterilebilir olanlar, saklanması gerekenler. Değerli sayılanlar, kusurlar. Hayatın içinden bile seçilir oldu yaşanılası olanlar. Bir insanın geçmişinden sadece güzel anılar taşındı, bedeninden sadece gençlikten kalanlar, yaşadıklarından yalnızca anlatılabilir olanlar.
Zamanla alışkanlıktan çok bir düzen haline geldi.
Kapitalizm, dünyanın cevherlerine yönelirken, sadece yerin altındakini çıkartmakla ilgilenmedi, değer kavramının kendisini de kazdı, yonttu, yeni bir şekle soktu. Ölçülebilir, değiştirilebilir, satılabilir ve tüketilebilir. Ağaçtan gölgesini, denizden suyunu, insanın hayatından ve benliğinden dikkatini, arzusunu ayırdı. Kullanılabilir olanlar harici her şeyi dışarı itti.
Sosyal medya bunun en gündelik aynalarından bir haline geldi. İnsanın kendi hayatından seçmelerin bir derlemesidir. Gidilmeden önce kadrajı belirlenen seyahatler, yenmeden önce tadılan yemekteler, hissedilmeden önce yaşanan mutluluklar. Işık arttıkça, kırışıklar, kusurları kapatan muazzam bir dünya. Hataya yer yok, çürük yok, çirkin yok. Her şey dönüştürüldü.
Fakat toprak ve deniz gibi bir sahiplenici, yeniden doğan bir dönüşüm değildi;
Onlar aldıklarını birbirine katıp, harmanladı.
Biz ayırdık.
Onlar sabırla bekledi.
Biz tükettik.
Onlar bedenin kemiğini, zihnin kötülüğünü, iyiliğini eşit şekilde kabul etti.
Biz kemiklerden ayrı sadece iyiyi, en iyisini.
Onlar bir geminin pas tutmuş halini bile ekosisteme ev yapıp, bütünleştirdi, sabırla bekledi.
Biz hayatın içinden sadece yarayanı çekip aldık.
Çürüyen şeyin başka bir şeye dönüşmesine zaman tanımamak, onları sadece atık olarak görmek en büyük yanılgıdır. Marifet önce çürütmek, sonra zenginleştirmekten geçer; tıpkı toprağın ve denizin yaptığı gibi.

Elçin Çakmak Erarslan, İstanbul’da dünyaya geldi. FMV Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İktisat okudu. Londra’da yaptığı stajın ardından Türkiye’ye dönerek aile şirketinde çalışmaya başladı. Bu süreçte Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansımı tamamladı. Halen profesyonel iş hayatını ve yaşantısını İstanbul – Almanya arasında sürdürüyor. Edebiyat Atölyesi Dergisi 2023 Öykü Yarışmasında üçüncü olan Eraslan, yazı çalışmalarına da devam ediyor.

