Atiye Gözde Sıdar
İnsan her şeye alışır, derler.
İyi bir şeymiş gibi söylenir çoğunlukla. Başımıza gelenlere dayanabilmemizin, kaybettiklerimizden sonra ayağa kalkabilmemizin, hayata yeniden karışabilmemizin tesellisidir bu söz. Belki öyledir. Unutmak gibi alışmak da insanın kendisini korumak için geliştirdiği kadim yöntemlerden biri. Yoksa hangi yasın ardından yeniden gülebilir, hangi felaketten sonra sofraya oturabilir, hangi ölümün ertesi sabahında perdeleri açabilirdik?
Ama insanı hayatta tutan bu yeteneğin karanlık bir yüzü de olmalı. İnsanın yalnızca kendi acısına alışması değil söz konusu olan. Başkasının acısına alışması…Üstelik alışılan sadece acı değil. Adaletsizliğe, arkadan bıçaklanmaya, yalana, hilebazlığa, kurnazlığa da zamanla alışılıyormuş. Muhteşem bir yaratılış serüveni geçiren insanın, bir hücreden bölünerek akıllı bir canlı haline gelişini düşündüğümüzde, bir bebeğin nasıl olup da, büyüdükçe bir canavara dönüşebildiğine akıl erdiremediğimiz zamanlar çok sık oluyor. Bazen suçluların, bazen siyasetçilerin o masum bebek hallerinden çıkıp toplumlara zarar veren, yedikçe doymayan Tepegöz’lere dönüşmesi sürecinin nasıl olduğunu düşünüp duruyoruz.
Batı kültürlerinin mitolojik hikayelerinin yanı sıra Anadolu’dan çıkan anlatılarla da günümüzde çıkarmamız gereken dersler var. Dede Korkut anlatılarında Tepegöz’ü hatırlayalım. İlkokul sıralarında kitabın üzerindeki görsel korkulu rüyam olmuştu. O yıllarda hikâyenin içeriğinden çok, tek gözü olan canavarın görüntüsü günlerce aklımda kaldı. Unutmuş olanlar için kısa bir hatırlatma yapalım: Tepegöz aslında Oğuzların kendi içinden çıkar. Büyüdükçe başına bela olur Oğuzların. Önce onunla savaşırlar. Büyüdükçe güçlenir Tepegöz. Güçlendikçe ok işlemez, kılıç kesmez; karşısına çıkanları öldürür. Halk onu yenemeyeceğini anlayınca Tepegöz ile anlaşmaya karar verir. Dede Korkut aracı olur ve bir düzen kurulur: Tepegöz’e her gün iki insanla beş yüz koyun verilecektir.
Belki bir toplumun başına gelen en kötü şey, başına gelen kötülüğün etrafında bir hayat kurmayı öğrenmesi, umutların çürümesi ve erdemli olmanın unutulmasıdır. Dayanılmaz olanı ortadan kaldıramadığımızda onu düzenlemeye başlarız. Sıralar yapar, gerekçeler bulur, isimler koyarız. Olağanüstü olanı gündelik hayatın içine yerleştiririz. Bir süre sonra bu çürümeye alıştırılırız.
Tepegöz hâlâ insan yemektedir. Değişen Tepegöz değildir. Ona bakan gözlerdir.
Gabriel García Márquez’in şahane eseri Kırmızı Pazartesi’sinde de kasaba bir sabah yaklaşmakta olan ölümü bilir. Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı öldüreceklerini saklamazlar. Haber sokaklarda dolaşır, dükkânlara girer, evlerin kapısından geçer. Birileri duyar, birileri başkasının haber vereceğini düşünür, birileri söylenenleri ciddiye almaz. Kasaba Santiago’nun bilmediği bir şeyi bilmektedir: Birkaç saat sonra öldürüleceğini.
Buna rağmen hayat devam eder.
İnsanlar konuşur. Kahvaltı edilir. Dükkânlar açılır. Piskoposun gelişi beklenir.
Ve Santiago kendi ölümüne doğru yürür.
Romanı sarsıcı yapan, yalnızca bir cinayetin gerçekleşmesi değildir. Bir insanın ölümünün, gerçekleşmeden önce herkesin bildiği ortak bir bilgiye dönüşmesine rağmen engellenememesidir. Fakat sorumluluk o kadar çok insanın arasına dağılır ki sonunda kimsenin elinde yeterince ağır durmaz.
1960’ların sonunda sosyal psikologlar John Darley ve Bibb Latané buna benzeyen tuhaf bir insan davranışını laboratuvarda araştırırlar. Deneylerinden birinde üniversite öğrencilerini bir odaya alıp form doldurmalarını isterler. Bir süre sonra odaya bir havalandırma deliğinden duman girmeye başlar.
Yalnız olan katılımcıların çoğu kalkıp durumu bildirirken, odada, araştırmacıların önceden görevlendirdiği ve hiçbir şey olmuyormuş gibi davranan iki kişi bulunduğunda tablo değişir.
Katılımcılar kokuyu almasına ve dumanı fark etmelerine rağmen sakin kalıp formlarını doldurmaya devam ederler.
Deneyden elde edilen çıkarım insanın gerçeğin ne olduğuna karar vermek için kendi gözlerinden önce başkalarının yüzüne bakmasıdır. Etraftakiler sakinse ve herkes susuyorsa susulması gerekir. Herkes dururken, yürümek bize tuhaf gelir.
İnsan bir sabah uyanıp zalim olmuyor. Vicdan da bir gecede ortadan kaybolmuyor. Daha sessiz bir şey oluyor. Bir zamanlar bizi öfkelendiren bir olay, ikinci kez olduğunda biraz daha az öfkelendiriyor. Onuncusunda birkaç cümle konuşuyoruz. Yüzüncüsünde haberi okuyup başka bir habere geçiyoruz.
Tepegözlerin her çağda başka biçimlerde ortaya çıkması şaşırtıcı değil.
Bu yüzden insanın içinde, doğuştan değişmeden duran tertemiz bir iyilik bulunduğuna inanmak bana giderek zor geliyor. Belki insanın asıl cevheri iyilik değildir.
Belki bizi insan yapan daha küçük ve daha kırılgan bir şeylerdir: Başkasının acısıyla empati kurabilmek, birinin başına gelenin günümüzün bir yerini bozmasına izin vermek, bir haksızlığın boğazımızda küçük de olsa bir düğüm bırakması.
Çünkü alışmanın da katmanları var. Önce görürüz. Sonra görmezden geliriz. Ardından gerekçelendiririz. Daha sonra olağan kabul ederiz.
Sanırım çürüme böyle ilerliyor.
Sessizce.
Toplumlar da belki dışarıdan bakıldığında uzun süre ayakta kalabilir. İnsanlar işe gider, çocuklar okula başlar, düğünler yapılır, sofralar kurulur, şarkılar söylenir. Hayat bütün gündelik ayrıntılarıyla devam eder.
Márquez’in kasabasında da devam etmişti.
Tepegöz’e insanlar verilirken Oğuzların hayatı da devam etmiş olmalıydı.
Darley ile Latané’nin odasında form doldurulmaya devam ettiği gibi.
Çürümeye karşı kayıtsız kalabilme kabiliyeti geliştirdik toplumca. Bize her gün Pazartesi. Her gün kırmızı. Her gün Kırmızı Pazartesi.

Atiye Gözde Sıdar, Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini 1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri’ üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.

