Mualla Çelik Hıdıroğlu
Duvarda asılı duran pirinç sarkacın her sağa kayışındaki kuru gıcırtı dışında odada ses yoktu. Aralık camdan giren rüzgâr, tül perdeleri havalandırıyordu. Odanın köşesindeki masif ahşap büfenin aynasına tavan lambasının cılız sarı ışığı vuruyor, ışık masadaki iki porselen fincanın ve demliğin beyazlığında kırılıyordu. Pencerelerde damla damla buğu birikmişti. Dışarıdaki karanlık cama dikine iniyor, pirinç abajurdan etrafa sarı bir ışık yayılıyordu. Yüksek tavanın gölgesi masanın üzerindeki kolalı beyaz örtünün ortasına kadar uzanmıştı.
Masada iki kişiydiler.
Adam, porselen demliğin kapağını parmağıyla bastırarak çayı fincanlara ağır ağır boşalttı. Koyu dem porselenin içine dolarken çıkardığı ses odadaki sessizliği bir anlığına böldü. Demliğin ağzından süzülen son damlayı başparmağıyla sildi, ardından demliği tepsiye bıraktı. Çay kaşığını aldı. Porselenin kenarlarına değdirmeden, dikkatle üç kere sağa, üç kere sola çevirdi. Kaşığı fincanın tabağına hafifçe değdirip yanındaki kolalı peçetenin üzerine yerleştirdi. Çıkan tıkırtı masada kısa bir titreşim yarattı.
Adam fincandaki demi çalkalarken karısının elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmiş duruyordu. Bembeyaz kesilmiş parmak boğumlarının ve boğazındaki çukuru kapatan dik yaka düğmesinin hemen altında tek bir damar hafifçe seğiriyordu. Elbisesinin kolalı kumaşı, göğsünün her kalkışında hafifçe hışırdıyor ama kadın duruşunu hiç bozmuyordu. Annesinden öğrendiği o duruşla oturuyordu masada: Sırtı dik, çenesi sabit, elleri kendi gölgesini bile rahatsız etmeyecek kadar hareketsizdi.
Tabağının altında yine o küçük, nemli şey belirdi.
Sıcak, erik çekirdeği büyüklüğündeki bu kütle, porselenin soğuk yüzeyinde dairesel, ince bir buğu bıraktı. Kadın gözlerini adamın durgun yüzünden ayırmadı. Sağ elini yavaşça masanın üzerine çıkardı. Parmak uçları masa örtüsünün pürüzlerine takılarak ilerledi. Fincanın sapına uzanır gibi yaptı önce. Sonra elini hafifçe yana kaydırıp parmaklarını porselen altlığın kenarına bastırdı. Tabağı hafifçe havaya kaldırdı. Nemli kütleyi başparmağıyla işaret parmağının arasına aldı.
Kütlenin sıcaklığı derisinden içeri sızdı. Kaygan, pürüzsüz bir dokusu vardı. Parmak uçlarında hafif, ıslak bir iz bıraktı. Genzine birdenbire elma, yanık şeker ve ıslak toprak kokusu doldu. Kadın arzuyla elini dudaklarına götürdü. Dudaklarını açar açmaz o nemli şeyi ağzına atıp dilinin altına, ağız tabanındaki çukura yerleştirdi. Ağzını hafifçe açsa kütle dışarı kayacaktı, bu yüzden dişlerini sıkıp dudaklarını kapattı. Burnundan kesik kesik nefes aldı. Yutkunmadı.
Tadı ekşi ve metalikti.
Kırmızılık önce boyun çukurunda belirdi, ardından kulak memelerine ve şakaklarına doğru tırmanarak yüzünü yakıp geçti. Boynundaki yakıcı sıcaklık dinmedi. Elini tekrar masaya uzatıp fincanının sapına koydu. Başını hafifçe kaldırdı. Şakakları her nabız vuruşunda zonkluyor, fincanı tutan parmaklarının titremesinden porselen hafifçe tıkırdıyordu. Soluğu daraldı, ciğerlerine dolan hava sanki taze nemli kütlenin kokusuyla ağırlaşmıştı.
Adam kaşığı porselenin kenarına kaydırdı. Yüzü kıpırtısızdı. Elini masanın üzerinden ağır ağır uzatarak işaret parmağıyla kadının alt dudağına dokundu. Parmağındaki alyansın soğuk metali kadının yanan derisine çarptı. Kadın geri çekilmedi, aksine dudakları o soğukluğa doğru hafifçe aralandı. Adamın parmağı kadının dudağında bir anlığına duraksadı. İkisi de aynı anda bakışlarını duvardaki aile fotoğraflarına kaydırıp sonra hızla masaya indirdiler. Dilinin altında sıkışan kütle aniden kımıldayarak ağzının içinde küçük, ritmik bir nabza dönüştü. Sıcaklık diş etlerine, oradan şakaklarına ve göz kapaklarının arkasına yayıldı.
Adam başını hafifçe yana eğip bakışlarını kadının boğazında seğiren damara sabitledi. Sol elinin parmaklarını kendi gırtlağına bastırıp bekledi bir süre. Kendi dilinin altında da aynı sıcak ağırlığın kıpırdandığını, çenesini kilitleyen o aynı mahcubiyeti karısından saklar gibiydi. Karısının kapalı dudaklarına, ardındaki sıktığı dişlere baktı.
Sonra kendi çay tabağını kaldırdı yavaşça. Porselenin altındaki çukurda dizili beş küçük kütleden kimi zamanın içinde pas renginde kurumuş, kimi henüz taze ve kırmızıydı. Adam işaret parmağıyla onlardan birini parmak ucuna alıp sıcak çayına bıraktı. Sıvı hafifçe cızırdayarak morumsu, ağır bir renge büründü.
Tabağı karısına doğru sürüklerken başparmağı kadının parmak uçlarına hafifçe değdi. İkisinin de teninden aynı sıcaklık geçti. Kadın elini çekmek istedi ama parmakları masada takılı kaldı. Tabağın durduğu yerde, masanın üzerinde annesinin tülbentlerinden bildiği o eski, pıhtılaşmış kan lekesi belirdi. Adam fincanından tek bir yudum aldı. Gözlerini karısının gözlerinden bir an bile ayırmadı.
Kadın oturduğu sandalyeden ayağa kalkmak, koridorun karanlığına ve duvarlarda dizili çerçeveli aile fotoğraflarına doğru kaçmak istedi. Ellerini masanın kenarına dayadı. Avuçları örtüye gömüldü. Tırnakları örtünün dokusunu kazıdı. Sandalyenin ahşap bacakları parkenin üzerinde gıcırdadı. Kumaş hışırtılarıyla gövdesini ileriye doğru itti fakat dizlerinin bağı çözülmüştü. Dizleri titreyip sandalyenin kollarına çarptı. Parmakları kolçakların cilalı yüzeyinden kaydı. Yerine geri oturup çaresizce büzüldü.
Adam sol elinin tek bir parmağıyla masanın kolalı beyaz örtüsünü hafifçe aşağı çekti. Kumaşın kıvrımından yükselen sıcak buharla birlikte, masanın ahşap ayaklarının saplandığı karanlıkta kımıldayan, birbirine sürtünen yüzlerce nemli kütlenin hışırtısı duyuldu. Bir kovanın içindeki arılar gibi kıpırdayan bu kütleler, masanın ayaklarını sarmıştı. Arzu o örtünün altından ikisinin de bacaklarına yayıldı.
Bıraktıklarında örtü düzelip eski halini aldı. Masanın üstü yine lekesizdi. Adam elini tekrar masanın üzerine koydu. Yüzük parmağındaki alyans porselen tabağa hafifçe değdi. Bakışlarını kadının boş tabağına dikip parmağıyla porselenin kenarına iki kez vurdu.
Kadın ellerini masanın kenarından çekti. Dizlerini birbirine bastırarak sandalyede geriye kaydı. Omuzları çöktü. Dudaklarını kapattı. Dilinin altındaki kütle kımıldamayı kesti, sakinleşti. Kadın nefes almaya çalıştığında, annesinden öğrendiği o katı ve kusursuz duruş boynundan yukarı doğru yayıldı. Tenindeki kırmızılık çekildi; çenesi, şakakları ve göğsü tabağın soğuk, pürüzsüz porselenine dönüştü. Artık masadaki fincanlar kadar lekesiz ve sessizdi. Fakat dilinin altındaki o sıcak kütle, porselen kılıfın içinde kalıcı bir nabız gibi tek başına atmayı sürdürdü.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

