Benan Bilek
Seden Hanım’ın şaşaalı ofisinde yapılan yeni koleksiyon sunumunun, masada yeri olmayan kahramanıydı. Dört ay boyunca çizip hayata geçirdiği ‘Gün Batımı’ serisinin her bir parçasını titizlikle çizmiş, atölyede çalışan hiç kimseye emanet edemediği takıları kendi başına hazırlamıştı. Döküm için hazırladığı mum ağaca ilk örnekleri dizerken bezeyeceği taşları gümüş yuvalarında hayal edebiliyordu. Atölyenin geniz yakan odasında, yan tezgahtaki tesviye gürültüsünü kendisine fon müziği yapıp dikkatle dizdi ağacı. Kayıp mum tekniğiyle hayata geçecek gümüş seti düşlerken, bir yandan da taşların hikayelerini düşünüyordu. Koleksiyonun renkleri gün batımına uygun olmalıydı.
Seden Hanım büyük harflerle beğenmezdi. Takdir etmezdi yapılanları. Ama dudağının sağ kenarındaki minicik kas onu hep ele verirdi. Antik çağların mühürlerine güç katan karnelyan taşını gördüğünde, gözleri en az kolyenin ortasındaki taş kadar parlamıştı. Taşın opak dokusu kırmızıdan kahverengiye doğru giderken, takıya bakanlar güneşin denizin içine batışını hissedebiliyordu. Defne parmak izlerine kadar dolan cilanın arasında daha parlak gözüken karnelyanı, bir bebeğin minik çenesini okşarcasına sevdi.
Küpelerde kullandığı Sonora Gün Batımı Jasperi, parlak yeşil tonları ve canlı bir kırmızıyı dramatik bir geçişle iç içe tutarken yeşil bir vadinin günü bitirişini yaşattı Defne’ye. Yirmi bir parçalık koleksiyonun en değerli parçalarından biriydi sonora. İşaret parmağı yüzüğünden sonra.
Kraliçe yüzüğü gibiydi Morganit taşlı tasarım. Somonla tatlı şeftali arasında dalgalanan camsı taşı parlatıp yuvasına mıhlarken, koşulsuz bir sevgi ve şefkati de yüzüğün dokusuna yerleştirmişti. Sunum sırasında Seden bu yüzüğü kendi parmaklarında teşhir edecekti. Şefkati bilirmiş gibi.
Atölyede kendisine ait köşeyi haftalardır toparlayamamıştı. Yorgunluktan bedenini zor idare ediyordu ama sunum sırasında mutlaka atölyede olmasını istemişti Seden Hanım. Her an bir değişiklik istenebilirdi, oralarda olmalıydı. Aslında ona ihtiyaç olacağından değil, kimin ne zaman çalışıp ne zaman dinleneceğine de kendisi karar verme alışkanlığından. İç hat telefonu çaldığında şaşırmadı. Seden Hanım, koleksiyonda kullanılan taşların ham hallerini de alıp sunum salonuna gelmesini istedi. Defne, üzerindekileri eliyle düzeltip taşları yuvalarına dizdiği ahşap sunumluğu da alarak salona gitti.
‘Gün Batımı’nı kendi tasarımı gibi anlattı Seden. Takılara can veren taşların hikâyelerine değinmeden. Protezli tırnaklarının sivriliğinin her bir gümüş parçayı acıttığını fark etmeden. Manikürlü beyaz ellerinin gümüş beyazlığına hayat veremeyeceğini anlamadan.
Sunumun sonuna doğru masanın etrafındaki insanlar biraz daha yaklaştılar. Kolyeler, yüzükler, küpeler ellerden ellere geçti. Herkes taşlara dokunmak istiyor, ışığın altında başka bir renge dönüşmelerini izliyordu. Seden Hanım, Morganit yüzüğü sağ elinin yüzük parmağına taktı.
“Bu koleksiyonun çıkış noktası aslında…” dedi.
Defne başını kaldırdı. Cümleyi daha önce duymuştu. Aynı kelimeler. Aynı ton. Hatta aynı yerde verilen kısa nefes.
“…günün bittiği yerde başlayan yeni bir gün duygusu.”
Defne’nin sağ eli masanın altında kıpırdadı. Başparmağının tırnağıyla işaret parmağındaki küçük kesiyi yokladı. Kesik hâlâ kapanmamıştı. Gümüş telin ucunun açtığı kesik. Üç gün önce. Seden görmemişti.
“Taşların her biri,” diye devam etti Seden, “koleksiyonun ruhunu başka bir yönden tamamlıyor.”
Defne bu kez ellerine baktı. Gümüş tozu parmak çizgilerinin içine işlemişti. Sol elinin başparmağının yanında ince, siyah bir çizgi vardı. Ne kadar yıkarsa yıkasın çıkmıyordu. Tırnaklarının kenarlarında da. Derisinin içine girmişti siyahlar.
Sunum bittiğinde herkes birbirini tebrik etti. Bir kadın Seden’in elini iki eli arasına alıp yüzüğünü övdü. Bir başka kadın kolyenin fotoğrafını çekti. Seden gülümsedi. Defne arka tarafta, boşalan bardakların yanında durdu. O sırada koleksiyona alıcı olan kadın geldi.
“Bir şey sorabilir miyim?” dedi.
Seden hemen döndü.
“Elbette.”
“Şu karnelyanlı kolye… Taşı özellikle mi seçtiniz?”
Seden kolyeye baktı.
“Evet.”
“Peki neden karnelyan?”
Seden bir an sustu. Çok kısa bir andı ama Defne gördü. Dudağının sağ kenarındaki kas bu kez oynamıyordu.
“Rengi için,” dedi sonunda. “Gün batımının o sıcak tonunu vermek istedim.”
Kadın kolyeyi biraz daha yaklaştırdı.
“Taşın bir anlamı da var mı?”
Seden’in parmakları Morganit yüzüğün üzerinde gezindi.
“Her taşın bir anlamı var,” dedi. “Ama ben anlamlardan çok estetiğine önem veriyorum.”
Defne’nin elleri yine kıpırdadı. Karnelyanı cesaret simgesi olduğu için seçmişti. Dayanıklılığı için de. Seden bilmiyordu. Ya da biliyor muydu? Defne bundan emin olamadı.
Kadın Sonora Jasper küpeleri aldı. Yeşil ve kırmızının arasındaki damarları inceledi.
“Bu taşın adı neydi?”
Seden söyledi.
“Sonora Gün Batımı Jasperi.”
“Çok güzelmiş. Bunu siz mi buldunuz?”
Defne’nin boğazı kurudu. Seden başını hafifçe eğdi.
“Evet.”
O anda Defne’nin sol eli masanın kenarına çıktı. Parmakları istemsizce küpenin arkasına uzandı. Çok küçük bir hareketle küpenin mıhlanmış taşını yokladı. Taşın altındaki gümüşte, yalnızca onun bileceği kadar küçük bir çıkıntı vardı. Küpenin içinde kendi izi duruyordu. Gümüş, onu unutmayı reddediyordu.
“Çok iyi işçilik,” dedi alıcı kadın.
Seden gülümsedi.
“Teşekkür ederim.”
Defne elini çekti.
Toplantıdan sonra Seden onu odasına çağırdı. Defne kapıda durdu.
“Gel.”
Seden masasının arkasındaydı. Önünde açık duran katalogda kendi adı vardı.
“Az önce alıcımız bazı teknik detayları sordu.”
“Evet.”
“Sen anlatacaksın.”
Defne bir an anlamadı.
“Ben mi?”
Seden başını kaldırdı.
“Evet. Sonuçta bu işlerin teknik kısmını senden iyi bilen yok.”
Bu, Defne’nin Seden’den duyduğu en yakın iltifattı. Neredeyse gülümsedi.
“Taşların hikâyesini de mi?”
Seden sandalyesinde geriye yaslandı.
“Gerektiği kadar.”
Defne ellerine baktı. Seden de. İlk kez.
“Ellerini biraz temizle,” dedi. “Toplantılarda böyle görünmeni istemiyorum.”
Defne ellerini arkasına aldı.
“İşim böyle.”
Seden’in yüzünde bir şey değişti.
“İş yaptığın için değil,” dedi. “İşi yaptığın belli olduğu için istemiyorum.”
Defne başını kaldırdı. Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Seden önündeki katalogdan bir sayfa çevirdi.
“Yarın müşteri tekrar gelecek.”
“Tamam.”
“Sen de burada ol.”
“Olurum.”
“Ve sorulara kısa cevap ver.”
Defne kapıya yöneldi.
“Defne.”
Döndü.
“Ellerini de sakla.”
Defne atölyeye geçtiğinde bir süre ellerine baktı. Sonra elini yüzüne götürdü. Parmaklarının arasındaki gümüş kokusunu aldı. Avuçlarını burnuna yaklaştırdı. Metal, ter ve taş tozu. Ellerinin ona ait olmadığını düşündü. Korktu.
Ertesi gün müşteri beklenen saatte geldi. Sorular soruldu. Defne cevapladı. Hangi taşın neden seçildiğini, tasarımda hangi modelde neyin neden öne çıkartıldığını, döküm tekniğini, mum model çıkartmanın detaylarını, bir taşın yuvasına nasıl oturtulduğunu anlattı. Seden yanında durdu. Hiç konuşmadı.
Müşteri koleksiyonu satın almak istediğini söylediğinde Seden’in yüzü aydınlandı. Defne’nin yüzüne bakmadı. Sözleşme imzalandı. Anlaşma fotoğraflarla ölümsüz kılındı. Yirmi bir parça, siyah kutuların içine yerleştirildi.
Son kutu kapanmadan önce Defne, Morganit yüzüğü eline aldı. Taş avucunun içinde sıcaktı. Bir an onu geri koymak istemedi. Sonra bıraktı. Kutunun kapağı kapandı.
Seden akşam ofisten çıkarken telefonunu eline aldı. “Bana bir porsiyon somonlu nigiri, iki avokadolu maki. Geçerken alacağım,” dedi.
Defne o sırada deniz kenarında, kâğıda sarılmış balık ekmeği iki eliyle tutuyordu. Ekmeğin arasından kaçıveren bir parça balık eti önce avucuna sonra kucağına düştü. Küçük parçayı alıp ağzına attı, parmağını yaladı. Sonra balığın sıcak etinden büyük bir lokma aldı. Lokmalarını keyifle çiğnerken denize baktı. Gün çoktan batmıştı.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.

