Özlem Özyürek
Hangisinin daha fazla sıkıntı yarattığına karar veremediğim bir yaz günü sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Havanın sıcağı mı yoksa kavrulan ruhumun, çayı bile olmayan çöldeki kaybolmuşluğu mu daha bunaltıcı; artık ayırt edemiyorum.
Uzun sahilin kumlarını yalayıp yalayıp geri çekilen dalgalar, belli bir ritimde dil çıkaran haylaz bir çocuğa benziyor. Haylaz mı, oyun arkadaşı mı arıyor yoksa benimle alay mı ediyor belli değil.
Haylaz olabilir; çünkü her ne kadar kıvırmış da olsam, pantolonumun paçalarını neredeyse dizime kadar ıslatmıştı.
Oyun arkadaşı arıyor olabilir; çünkü ayaklarımı bir ıslatıp bir geri çekilmesi, hadi gel diye elime yapışıp beni oyuna sürüklemeye çalışan çocukluk arkadaşlarımı hatırlatıyor.
Alay ediyor da olabilir; çünkü hâlim ne haylazlık ne de oyun kaldıracak kadar bitik olmasına rağmen kendimi ittirerek yürüyüşe çıkarmıştım. Aylardır kolumu kıpırdatmak istemezken büyük hamleydi aslında.
Dalgalar pek böyle hallere pabuç bırakmaz ne de olsa; vurup çatlayacak can evleri arar onlar.
Öyle yazmıştı bir şiirinde babam…
“Dalgalar; can evimde çatlayacaklar…”
Babamı da katıp önüme, yürüyorum. Kumları saymak geliyor içimden, tek tek saymak. O kadar vaktim var gibi hissedecek kadar boşluktayım.
Ha sahilin kumu, ha çöl kumu; ne fark eder?
Ayaklarım sahilde, ruhum çölde…
Her adımda, burada mı durup başlasam saymaya diye düşünürken sahilin sonundaki kayalıklarda buluyorum kendimi. Bahçedeki en güzel gülü seçmek için bakına bakına yürürken, eli boş bahçenin sonundaki duvara toslayan kız geliyor aklıma; biraz daha sıkılıyorum.
En uçtaki kayaya yürüyüp tünüyorum üstüne. Artık aramda bir mesafe var dalgalarla. Bana kadar ulaşamıyor olmalarına keyifli, üstten üstten bakıyorum. Oyun arkadaşlarıma böyle yapmazdım oysa.
Ne oldu bana?
Sanki yılların içimde biriken öfkesini de, kırgınlığını da, tüm yanılmışlıklarımın acısını da dalgalardan çıkartmak ister gibiyim. Hakir görebilmek için, tünediğim bir kayanın tepesinde olduğumu hesaba katmadan gülümsüyorum.
Sıkıysa atla suya, göz hizasında gülümse bakalım şu sırıttığın dalgalara.
Arkasına saklanacağı bir bariyer bulunca nasıl da değişiyor insan?
Güçlü olmak mı, güçlü hissetmek mi? Hangisi esas olan diye düşünüyorum.
”Öyleymiş gibi davran, öyle olursun.” görüşünü empoze edip, insanları hayalden hayale sürükleyen kişisel gelişim şeylerini düşünüyorum. Ne çok hayal kırıklığı yaşadı insanlar bu öğretiler peşinde? Balon gibi şişip şişip ya patladılar, ya fıs diye sönen havalarını çaktırmamak için türlü çeşit maskelere sarıldılar.
Güçlüysen güçlüsündür, güçlü olduğun için güçlü hissedersin. Güçlü hissetmekle güçlü olunsaydı… Ben şimdi şu kayanın tepesine çıkıp, dalgalarla arama mesafe koyunca mı kendimi güçlü zannedip, zafer kazanmış komutan edasıyla üsten bakış atardım onlara?
Tek sebep dalgalardan üstte bir yerde oturuyor olman, boş versene.
Bana yaklaşamazlar duygusuna ihtiyacım varken ne kadar güçlü oluyorum?
Güçlü olsam, güvensem kendime atlardım şuradan, yüze yüze çıkardım sahile. Al sana oyun şekerim, der; döner arkamı giderdim mesela.
Bu güçlü olmakla mı ilgili? Yoksa cesaret mi gerekli?
Cesaret…
Güçlü olduğuna inandığı için mi cesurdur insan, yoksa cesareti mi güç verir?
Cesaretimden korktuğum günlerden geldim ben bugünlere. Cahil cesareti denen şey miydi benimkisi, yoksa güçlü olduğum için mi cesurdum?
Nerede, ne zaman yitirdim ben onu?
Bir zamanlar cesaretimden korktuğum gibi, şimdi de korkumdan cesaret alsam çıkabilir miyim bu hâlimden?
Dalgalar kıpır kıpır. Bir tanesini seçip onu takip etmek istiyorum.
Olmuyor. Birbirlerine karışıveriyorlar. Hangisi gelen dalga, hangisi çarpıp giden ayırt edemiyorum bir zaman sonra.
Tıpkı güç ve cesareti ayırt edemediğim gibi
Aniden derinleştiği renginden ve kaybolan taşlardan belli denizin dibini görmeye çalışıyorum. O da kum değil mi?
Saysam onları da…
Bedenim sahilin kumunda, ruhum çölün kumundaysa, denizin dibindeki kumda neyimi bulabilirim?
Bir yandan bunları düşünürken, zihnimin bir köşesinde devam eden oyunu fark ediyorum. Eski bir oyun bu, ta çocukluğumdan beri…
Kelimeleri kafama göre bölüp, bazen hecelerin bazen harflerin yerlerini değiştirip, kâh yeni kelimeler türettiğim, kâh kelimelerin kökenlerine dair etimoloji dünyasının henüz keşfedemediği çıkarımlarda bulunduğum bir oyun.
Dalgalara yükleniveriyor bu sefer harfler, heceler…
Bir dalgaya “ces,” bir dalgaya “ar,” bir dalgaya “et,” yüklüyorum.
Bana doğru yaklaşırken “ar” kayboluveriyor.
Kalan ikisi “ceset” olarak bana doğru geliyor. “Ar” ını kaybederse cesaretten geriye” ceset” mi kalır yani diye düşünüyorum. Yoksa “Cesaret, “ “ar” ın ölümü müdür?
“Ar”… Utanç, ayıp, kusur.
Bunlar ne zaman hissedilir?
Bir eylemin sonunda.
Yani cesaret, bir eylemin sonunu düşünmemek midir? Yoksa göze almak mı?
Her türlü ortadan kalkması gerektiğini anlatıyor dalgalar bana.
Korkulan bunlar olunca mı cesaret yitiriliyor o zaman diye yeni bir soru beliriyor.
Hadi yükleyelim dalgalara. Bakalım ne diyecekler?
Dur ya, nasıl yapsam?
“Kork” ve “u” mu, yoksa “kor” ve “ku” mu?
Cevabı bu kez ayaklarımın altındaki kayalara çarpıp geri dönenlerde aramaya karar verip, her iki seçeneği birden takip etmeye başlıyorum. Biri kaybolacak elbet.
“Kork- u” seçeneği atılgan, hemen başlıyor denize doğru koşmaya.
Gözüm tereddütlü “kor-ku” da. Kararsız mı ne?
Yo, kararsız değil. Kendini düşünmeden öne atan “kork-u” nun arkasından bakıyor sadece.
Kendi içindeki “kor” a takılı galiba…
“Kor…”
Bu korumanın “kor” u mu, kor olmanın “kor” u mu?
Kor olmaktan korumak!
Tüm bunlarla oynaşan zihnim zaman algısını yitirmiş olacak ki; batan güneşten kalan kızıllığın sudaki yansıması ile irkiliyorum. Kaç saattir buradayım?
“Kork-u” ufukta çoktan kaybolmuşken, “kor-ku” sanki beni bekliyor.
Suya temasın onun için ne olduğunu bilse de, bana bırakmış gibi seçimi.
Kızıllaşan dalgaların kararmakta olan dibine takılıyor yine gözlerim. Sayma isteği beliriyor tekrar.
Derin bir nefes alıyorum.
Şimdi göz hizasında gülümsüyoruz dalgalarla birbirimize ve nihayet saymaya başlıyorum.
Burasıymış başlangıç noktan diyorum kendime.
Bir kumları sayıyorum, bir gökte belirmeye başlayan yıldızları.
İkisi de öyle çok ki.
Olsun; benim de vaktim çok.
Kumlar da yıldızlar kadar parlamaya başlayana kadar sayıyorum.
—

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

