Elif Özge Karakaya
Bir öykünün içine girdiğimde sadece bir kentin sokaklarında yürümüyorum; yerin metrelerce altında, katman katman sıkışmış bir toprağın üzerinde ilerliyorum. Valeria Tentoni’nin dünyasına adım attığımda tam olarak bunu hissettim. Havası ağır, zemini sertti.
Yolculuğum boyunca öfkenin etrafında dolandım durdum. Bir öfke bir şeyin içinde ne kadar süre saklanabilirdi? Yok olup gider miydi?
Bazen bir taşın arasında milyonlarca yıl. Bazen de gelir, bir insanın içine bir ömür yerleşir.
Öfkenin yanına elmasları koydum zihnimde. Hani o gözümüzü alan, parıl parıl parlayan taşları. Yerin o kapkaranlık derinliklerinde, görünmeyen bir sıkışmanın, amansız bir sıcaklığın ve zamansız bir basıncın içinden geçip geliyorlar. Katlanılan o uzun zaman olmasa, sıradan bir kömür olarak kalacaklar belki. Öyleyse, uzun süre maruz kalınmış bir basıncın kristalleşmiş hâli elması doğuruyor denebilir.
Tentoni’nin öykülerinde dolaşırken attığım her adımda bu gücü hissettim. Bedenler, arzular, korkular, o sıradan gündelik telaşlar. Hepsi görünmez bir elin altında biçim değiştiriyor gibiydi. Bir şey patlamıyor ama içeride, dipte bir yerlerde birikiyordu. Karakterlerin yanından geçerken yüzlerine baktım; çoğu neye dönüştüğünü bilmiyordu bile. Sadece içlerinde bir şeylerin kaydığını, artık eski insan olmadıklarını hissediyorlardı. Bir beden bir başkasına dolanıyor, bir arzu başka bir duygunun gölgesine sığınıyor, sıradan bir bakış huzursuz bir kehanete dönüşüyordu.
İçimizde biriken her şey bizi yavaş yavaş çürütür mü gerçekten? Yoksa bazı şeyler, ancak o basınca katlanarak mı kendi cevherini bulur?
Tentoni’nin sokağında “elmas”ın karşısında duran şey öyle bildiğimiz anlamda bir çürüme değildi. Daha tuhaf, daha tekinsiz bir sınır çizgisiydi bu, sertleşmek ile bozulmak arasındaki o incecik hat.
Çünkü insan da basınç altında kaldığında değişiyor. Bazen direnç kazanıyor, bazen kaskatı kesiliyor. Bazen sırf hayatta kalabilmek için etrafına öyle kalın bir kabuk örüyor ki, bir süre sonra o kabuğun altında kendisinden eser kalmıyor. Sonrası sessiz bir çürüme. Bir şeyin yok olup gitmesi değil, yaşayabilmek uğruna kendinden vazgeçmesi.
Bu öykülerin içinde karşılaştığım insanlarda “beden” hiç de sığınılacak güvenli bir liman değildi. Beden orada bakılan, tartılan, biçilen, arzulanan ve saklanan bir şeydi. İnsan kendi bedenine bakarken bile başkasının gözlerini taşıyordu sanki. Aynada kendine bakan birinin gözlerinde, yıllar önce ona verilmiş bir hükmün gölgesini görüyordun.
O sokaklarda yürüdükçe, bir burun artık sadece bir burun değildi. Bir yara, sadece bir yara değildi. Beden, insanın kendisiyle yaptığı o sessiz, sancılı pazarlığın yüzeyine dönüşmüştü. İnsanın özüyse giderek kayboluyordu. Başkasının söylediği bir söz içimizde yıllarca kalıyor; bir utanç, küçük bir reddediliş, çocukken duyulan bir cümle içimizde birikiyordu. Yıllar sonra durup kendimize baktığımızda, hâlâ o eski cümlenin bizim adımıza konuştuğunu fark ediyorduk. Çürüme belki de buydu.
Ama bu yolculukta sadece bozulan şeylere rastlamadım. Bazı şeyler de sertleşiyordu. Öfke gibi.
Öfke uzun süre içeride kaldığında insanı zehirler, doğru. İnsanın dünyasını daraltır, eski yarayı deşer durur. Bir süre sonra öfkenin kendisi, onu başlatan sebepten çok daha büyük bir canavara dönüşür. Ama bu yolda yürürken başka bir şey daha fark ettim: Öfke, insanın içinde hâlâ canlı bir şeylerin kaldığının da kanıtı olabilir.
Bir sınırın çiğnendiğini, bir şeylerin yanlış gittiğini, yaşadığımız hayatın aslında bize ait olmadığını söyleyen o son canlı doku…
İşte elmasla öfkenin yollarını kesiştiren de burası olmalı. Elmasın olayı sadece ışıldaması değil; o ışığa gelene kadar çektiği çile. Öfkenin de öyle parlak bir yanı yok belki; karanlık, ağır ve rahatsız edici. Ama insanın içinde uzun süre taşıdığı bir duygu, günün sonunda kendisi hakkında bağıran bir gerçeğe dönüşebiliyor.
Belki de “cevher” dediğimiz şey hiçbir zaman pürüzsüz ve saf olmadı. İçinde biraz toz, biraz yara, biraz da öfke vardı hep. İnsan, kusursuzlaştığı zaman değil; neyin altında ezildiğini fark ettiği an kendi özünü buluyordu.
Furia Diamante’deki o iki kelimeyi yan yana getiren şey de bu işte: Elmasın o sert soğukluğu ile öfkenin sıcaklığı aynı basınçtan doğuyor. Biri ışığı kırıyor, diğeri sessizliği. Biri toprağın metrelerce altında biçimleniyor, diğeri insanın kaburgalarının arasında. İkisi de uzun süre görünmüyor. Sonra biri gün ışığına çıkıyor, diğeri bir cümlede dışarı vuruyor.
Bazen bizi mahvettiğini sandığımız şey, aslında hâlâ hayatta olduğumuzun kanıtı olabiliyor. İçimizdeki o sert, rahatsız edici ses, bizi yok eden şey değil; bize hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu fısıldayan son bir direnç görevi görüyor.
Tıpkı bir elmas gibi. Tıpkı o öfke gibi.
*Elmas Öfke, Valeria Tentoni, Çeviri: Banu Karakaş, Epona Yayıncılık – Dublinesk, 2024, İstanbul

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


