Mualla Çelik Hıdıroğlu
Napoli’de, 1798 yılının bir kış sabahı, Cavaliere Filippo Albrizzi adında bir koleksiyoner, çalışma odasında, elinde bir cam kavanoz ile ölü bulundu. Kavanozun içinde berrak sıvı, kayıtlara göre, tanımlanamadı. Polis raporunu tutan memur, “tanımlanamayan” sözcüğünün altını iki kez çizmişti.
Albrizzi’nin koleksiyonu, döneminin en tuhaf koleksiyonuydu. O, azizlerin kemiklerini değil salgı ve artıklarını topluyordu. Bunların arasında Aziz Catherine’in tükürdüğü mendil, Aziz Francis’in kestiği tırnaklar, Aziz Rita’nın çıbanından akan kurumuş irin de yer almaktaydı. Vatikan, bu koleksiyonu defalarca yasaklamaya çalışmıştı. Kutsal kişiler temiz hatırlanmalıydı. Onların hatıralarına parlatılmış kemikler, bozulmamış kefenler, gül kokulu cesetlerdi yakışan. İtirazlara Albrizzi, her seferinde aynı yanıtı vermişti:
“Sizin azizleriniz yarı tanrı, beyler. Benimkiler ise insan. Çıbanları azizliğine engel değildir, azizliğinin koşuludur.”
Albrizzi’nin felsefesinde kutsal ile kutsanan aynı şey değildi. İlahi olan Tanrı, bedensizdi, artığı yoktu. Kutsanan ise bedenliydi. Ona ne kadar saygı duyulursa duyulsun, kaçınılmaz olarak beden salgılar, kurur, kokardı. Albrizzi’nin topladığı, işte bu ikincisinin bıraktıklarıydı. Kutsananın artıkları.
Hikâyeye göre, Albrizzi’nin son kavanozu, yıllarca peşinde koştuğu bir şeyi içeriyordu. Heloise’nin mektuplarından birinin üzerine düşmüş bir gözyaşı. On iki yüzyıl önce kurumuş, kâğıda yapışmış, sonra bir keşiş tarafından kazınıp saklanmış, sonra elden ele gezmiş, en sonunda Napoli’ye ulaşmış bir damla gözyaşı. Albrizzi onu alkolün içinde, bir embriyo gibi saklıyordu.
Her beden salgısı, sahibinden ayrıldığı anda yabancılaşır, yabancılaştığı için de hafif bir tiksinti uyandırır. Tükürük ağzımızdayken bizim, mendile düştüğünde başkasıdır. Bir azizin gözyaşı da öyledir; akar, kurur, başkalaşır. Ama o kişi bizim için kutsalsa, gözyaşı bir kavanoza alınacak kadar değerlidir. O, artık saygımızın nesnesi olur. Albrizzi’nin koleksiyonunun mantığı da buydu. Kutsanan bir bedenin artığı, sıradan bir salgı veya atık değil, korunmaya ve saklanmaya değecek şeydi.
Heloise’nin hikâyesini biliyorsunuzdur. On ikinci yüzyıl Paris’inde, dönemin en parlak filozoflarından Pierre Abelard, on yedi yaşındaki Heloise’nin özel hocası olur. Aralarında çok geçmeden bir aşk başlar, Heloise hamile kalır, gizlice evlenirler. Heloise’nin amcası Fulbert öfkelenir; adamlarını gönderir, Abelard’ı geceleyin yatağında hadım ettirir. Abelard bir manastıra çekilir. Heloise de bir rahibe yurduna gönderilir. Yıllarca süren bir mektuplaşma başlar aralarında.
Kilise, Heloise’den tövbe bekler. Aşkı bir hata olarak görmesini, Tanrı’ya dönmesini, manastır hayatını kabullenmesini. Ama Heloise tövbe etmez. Mektuplarında, Tanrı’nın kendisini Abelard’dan ayırdığını, bu ayrılığı kabul etmediğini, Tanrı Cennet’te taht verse dahi yine de Abelard’ı tercih edeceğini yazar. Abelard’a yazdığı son mektupta şu cümle geçer:
“Senin için Tanrı’dan tiksinmeyi öğrendim.”
Heloise, “Beni senden ayıran Tanrı’yı sevmek bana zor geliyor,” der. Bu cümle, on iki yüzyıl boyunca kilisede yasaklı kalır. Çünkü Heloise, kutsalın yerine bir bedeni koymuştur. Aşkı, Albrizzi’nin koleksiyonuyla aynı mantığı izliyordu. Kutsanan bir bedenin artıklarına saygı duymak.
Gözyaşı işte bu yer değiştirmenin nesnesiydi. Heloise’nin Tanrı’dan vazgeçip Abelard’a yöneldiği anın fiziksel kanıtı. Albrizzi tüm hayatını bu damlayı bulmaya adamıştı. Bulunca da öldü. Polis raporu, ölüm sebebini kalp krizi olarak yazdı. Ama uşak farklı bir şey söyledi mahkemede. Efendisi, kavanozu açmış, parmağını içine batırmış, sonra parmağını ağzına götürmüştü. Uşağın ifadesi şöyle bitiyordu:
“Yüzünde, hayatımda gördüğüm en mutlu ifade vardı.”
Bu hikâyeyi bana, on yıl önce, Ankara’da Tunalı Hilmi caddesinde bir meyhanede, kendisinin de bir koleksiyoner olduğunu söyleyen yaşlı bir adam anlattı. Adı Süreyya’ydı, bilmem hangi paşanın torunuydu ve cebinden çıkardığı bir cüzdanın içinde, buna yemin ederim, küçük bir cam parçası taşıyordu.
“Albrizzi’nin kavanozunun kırığı,” dedi. “1943’te Cenova’da bir antikacıdan aldım. Onun da nereden aldığını bilmiyorum.”
İnanmadım tabii. Ama Süreyya’nın hikâyeyi anlatış biçimi, beni saatlerce masada tutmaya yetti. Anladım ki, hikâyenin doğru olup olmadığı önemli değildi. Önemli olan, onun bana neyi söylemeye çalıştığıydı.
“Albrizzi neden öldü, biliyor musunuz?” diye sordu, üçüncü kadehten sonra. Bilmediğimi söyleyince güldü. “Anladığı için öldü. Kavanozun içindeki şeyin ne olduğunu anladığı için.”
“Neymiş peki?” dedim.
“Kendi tükürüğü,” dedi Süreyya. “Heloise’nin gözyaşı diye yıllarca peşinde koştuğu şey, aslında, ilk kavanozu açtığı gün, heyecandan yutkunamadığı için çenesinden damlamış olan kendi tükürüğüydü. Albrizzi, yıllarca koleksiyonu için dünyayı dolaştı ve sonunda anladı ki hem tiksindiği hem sevdiği şey kendisine aitti.”
Her türlü koleksiyonerlik bir tür aşk değil midir? İnsanın bir nesneye, başkalarının görmediği bir değeri yüklemesi. Ve bütün aşklar da bir tür koleksiyonerliktir. Bir başkasının vücudundan, sesinden, kokusundan, sözcüklerinden parçalar biriktirmek. Sevdiğimiz kişinin yastığında kalan bir saç teli, bir başkası için sadece çöptür ve tiksindiricidir. Bizim için ise bir kavanoza layıktır.
Peki sevdiğinizden kopmuş olan o saç teli neden tiksindirici değildir? Çünkü onu değer verdiğimiz birinden bir parça olarak görürüz. Aynı saç teli, tanımadığımız birinin yastığında olsa, midemizi bulandırır. Tiksinti ile tutku arasındaki fark, nesnenin kendisinde değildir. Nesneye yüklediğimiz kutsamadadır. Sen bir bedeni kutsadıysan, onun her artığı bir kavanoza girer; kutsamadıysan, çöptür.
Aşk dediğimiz şey, kutsama hareketinin kendisidir. Bir bedene, başkasına vermediğimiz bir değeri yüklemek. Sevgilinin teri yatakta arzu, çamaşır sepetinde rahatsızlık olur. Değişen, sahnedir; değişen, bizim ona hangi gözle baktığımızdır. Tiksinti ve tutku, aynı bedensel artık karşısında bizim kutsama tercihimize göre belirir. İki ayrı duygu değil, aynı kutsamanın gündüzü ve gecesi.
Albrizzi’nin trajedisi de buydu. Kırk yıl boyunca bir başkasının aşkının izini sürdü. Peşinde olduğu şey, Heloise’nin Abelard’a duyduğu tutkunun fiziksel kanıtı, bir damla gözyaşıydı. Sonunda kavanozda bulduğu sıvının kendi tükürüğü olduğunu anlayınca, asıl gerçeği gördü. Hiçbir kutsama dışsal değildir. Kavanoza değer veren Heloise değildi, Albrizzi’ydi.
Süreyya o gece, meyhaneden çıkarken, cam parçasını masada unuttu. Belki kasten, belki gerçekten unuttuğu için. Eve götürdüm. Bir kavanoza koydum, alkolüm olmadığı için üzerine zeytinyağı döktüm, raftaki kitapların arkasına sakladım.
Yıllar geçti. Bir gece kavanozu çıkardım. Cam parçası, yağın içinde, hâlâ duruyordu. Kapağı açtım, parmağımı içine batırdım, parmağımı ağzıma götürdüm. Sadece zeytinyağı tadı vardı.
Kavanozun içine ne koyarsak koyalım, kıymetini içindekine biz veririz. Onu ya tiksinti ya da tutku diye adlandırmak için.
Yazıyı burada bitirmem gerekirdi. Ama size bir itiraf borçluyum.
Süreyya diye birini hiç tanımadım. Tunalı Hilmi meyhanesi gerçek, masa gerçek, kadehler gerçek. Ama karşımdaki sandalye, on yıl önce de bugünkü gibi boştu. Albrizzi belki de hiç var olmadı. Napoli arşivlerinde aradım, bulamadım. Heloise’nin mektubundaki o cümle, on iki yüzyıl boyunca yasaklı kalmadı. Çünkü o cümleyi Heloise hiç yazmadı. Heloise’nin tek yaptığı, Tanrı’ya öfkelenmekti. Mektuplarında bunu defalarca söyler, ama tiksinme sözcüğünü kullanmaz. Onu ben ekledim.
Yani bu yazıdaki tek gerçek koleksiyoner benim. Topladığım şey de azizlerin salgıları ve artıkları değil, sizin inancınız. Az önce, sayfalarca, size bir kavanoz uzattım ve içine baktırdım. Gördüğünüz şeyden ya tiksindiniz ya da etkilendiniz.
Şimdi kavanozu geri alıyorum. İçinde ne vardı, biliyor musunuz?
Zeytinyağı.
Bir de sizin kutsamanız.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

