Duygu Görücü
Bugün emeklerinin karşılığını aldığı, sabrının(mızın) meyvesini verdiği gündü. Büyük spor salonunda hiç boş yer kalmamıştı. Herkes heyecanla tüm spor etkinliklerini izlemiş ve ödül törenini bekliyordu. Salonun ortasındaki ödül sehpasına baktım. Derece yapması benim için önemli değildi. Bunca azim ve sabırla uğraşması, emek verip buraya gelmiş olması bile yeterliydi. Anons için mikrofonun sesi geldiğinde onca gürültü bir an da kesildi. Patlayan flaşların sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Önce üçüncü açıklandı. Salonda alkış kıyamet tezahüratlar, sonra ikincinin ismi söylendiğinde yine aynı coşku duyuldu. Hâlâ ismi söylenmemişti. Tek düşündüğüm ismi okunmazsa onun ne düşüneceği idi. Ve heyecanlı bekleyişi bitiren anons duyulduğunda farkında olmadan tuttuğum nefesimi verdim. Onun ismiydi söylenen, “Türkiye birincimiz Esra Kök” demişlerdi. Olduğum yerde çığlık atıp, avuçlarım patlarcasına alkışlıyordum. Kendinden emin duruşuyla madalyasını taktıklarında onca kalabalığa rağmen beni arayıp bulan gözleriyle buluştum. Yanaklarımdan akan sevinç gözyaşları görüntümü bulandırıyordu.
Onunla ilk ücra bir köye tayin olduğumda tanıştım. Okul başlamadan önce etrafı gezip, insanlarla tanışıp kaynaşmaya karar verdiğimde gördüm onu. Köyün sınırına yakın, döküntü, ev demeye bin şahit isteyen bir yerde yaşıyordu. Yanına yaklaştığımda önce büzüştü, ben olduğum yerde kalınca da fırlayıp kaçtı. Üstü başı dökülüyordu. Muhtara tarif edip sorduğumda, “Bizim köyün yetimi o hoca hanım, anası babası öldü. Buncağıza önce amcasıgil sahip çıktı ama ele avuca sığmayınca baba ocağını düzenleyip, gerisin geri oraya yerleştirdi,” diye bir çırpıda özet geçti kızın durumunu.
Küçük yerlerde öğretmen olmanın hele de ilk yıllarında değilsen her kapı sana kolay açılırdı. Kızın durumunu düşündüm ve “Düzenleyip gönderdiği ev o yıkılacak gibi duran köhne yer mi?” diye sorduğumda başıyla cevap verdi. Olacak şey değildi. Oraya hayvan bile bağlanmazdı.
“Peki kaç yaşında?” dediğimde muhtar, “Valla ilkokulu bitirdi ama lise çağına gelmedi. Vardır bi on bir falan,” diye cevap verdi. Sordukça sinirlendiğimi fark edince teşekkür edip uzaklaştım.
Okul başladıktan sonra sınıfın düzeni, çocuklarla tanışma derken birkaç hafta geçti. Hafta sonu dolaşmaya çıktığımda özellikle onun evinin oralara doğru gittim. Uzaktan izleyip, kaçmasına fırsat vermeden tanımak istedim. Çelimsiz görünen kollarında taşıdıklarını görünce şaşırdım. En ufak bir zorlanma yaşamadan, ağır hafif demeden her şeyi kaldırıyor, kendi düzenine göre işlerini kolaylıkla yapıyordu. Ben onu uzaktan izlerken birkaç gencin sataştığını duydum. Önce ne yapacağını görmek için bekledim. Onca işi yapan kız gidip, yaşının çocuğu olup atılan lafları duyunca bir çırpıda gözden kaybolup, evi olan yıkıntıya girdi. Bekledim. Baktım gençler kapısında durup hâlâ ona sataşıyorlar işte o zaman olduğum yerden çıkıp, yanlarına doğru yürümeye başladım.
Asıl lafı atanın yanındaki genç beni görünce arkadaşını dürtüp, “Oğlum hoca hanım geliyor. Uzayalım, çabuk,” diyerek kolundan çekiştirerek uzaklaştırdı.
Kapının önüne geldiğimde, içeriden ses gelmediğini duyunca panikleyip, kapıyı çaldım. Biraz sert vurmuş olacağım, kendiliğinden açıldı. İçeriye doğru başımı uzattığımda, yatağın yanına büzülmüş kızı gördüm. Yavaşça “Merhaba, yaklaşabilir miyim?” diye sorduğumda olduğu yerde sıçrayıp, başını kaldırdığında gözlerindeki bakış… Onca zaman sonra bile aklımdan çıkmadı. Korkusu geçince uzun uzun baktı yüzüme ve belli belirsiz bir baş hareketi ile yanına yaklaşmama izin verdi.
“Selam, ben Zeynep, köyün okulunda öğretmenim. Senin ismin ne?” diye sorduğumda kısık ve tereddütlü bir sesle, “Esra,” dedi. Bana ismini söylemesinden cesaret alarak, “Ne kadar güzel bir ismin var. Peki Esracım, kaç yaşındasın?” dedim.
Biraz düşündükten sonra, yine kısık bir sesle, “On iki,” dedi. Böylece o gün ilişkimiz başladı.
Takip eden günlerde okuldan sonra yanına gitmeye, tek kelimelik cevapları çoğaltıp, uzun cümlelere çevirdim. Sohbetimiz ilerleyip, bana güvenmeye başladığında onu evime davet ettim. İlk başta gelmek istemedi ama ısrar edip, hep benim geldiğimi, artık sıranın onda olduğunu söyleyince mecburiyetten kabul etti. Evime ilk girdiğinde üzerinin kirli olmasından dolayı ayakta durmak istese de oturmasını söylediğimde koltuğun ucuna ilişti. O günden sonra önce aralıklarla sonrasında da kendisiyle konuşup, iznini aldıktan sonra devamlı evimde kaldı. Bende kalmaya başladıktan sonra kendisini borçlu hissedip evin tüm işini yapmaya çalıştı.
“Bak Esracım, bu evde birlikte yaşıyoruz. Misafir değilsin ve bana bir borcun yok. Birbirimize arkadaş oluyoruz. Evin işlerini de paylaşarak yapmalıyız, anlaştık mı?” diyerek olaya müdahale ettim.
Başta kabul etmek istemese de ikna oldu. Bu konuşmadan sonra ürkütmeden eğitim vermeye de başladım. Çok akıllı, çabuk kavrayan bir kızdı. Benim desteğimle açıktan önce ortaokulu sonra da liseyi bitirdi. Tayin zamanım geldiğinde liseye başlayacaktı. Ondan ayrılmak istemiyordum. Üstelik artık reşit de olmuştu. Kendisi ile konuşup benimle gelmesini istediğimi söylediğimde biraz düşündü ve kabul etti. Birlikte köyden ayrılıp, şehre gittiğimizde artık o ürkek kız gitmişti.
Şehirdeki imkânları onun lehine değerlendirip, neler yapabileceğini araştırdıktan sonra ona sorup, seçeneklerini anlattım. Söylediklerimin içinde en aklına yatan spor olunca, neler yapabileceğini görmek ve ona uygun alanı seçmek için bir antrenör arkadaşımla görüştüm. Sonrasında her dalı deneyip, sonunda en uygun olanı bulduktan sonra sıkı bir antreman programı da başlamış oldu. Bir yandan liseyi okuyor bir yandan da spora gidiyordu. Öyle ki yetenekli ve istekli olduğu için çabucak lisans alıp, yarışmalara girmeye başlamıştı. Üniversite de spor akademisini tercih ederek yolunu belirlemiş oldu. Artık ilk gördüğüm ürkek kız gitmiş, kendine güvenen, güler yüzlü, sosyal birisi olmuştu.
Salondaki alkışların arasından ismimi duyunca daldığımı anladım. Esra eliyle gelmemi işaret ediyordu. İnsanların arasından güç bela ilerleyerek yanına gittiğimde sımsıkı sarıldım ve “Tebrikler güzel kızım, başardın,” dedim.
Tam bir şey söyleyecekken yanına gelen bir muhabir, “Esra Hanım, tebrikler, hislerinizi paylaşır mısınız?” diye sorduğunda elimi tutup, “Elbette hem mutlu hem de gururluyum. Bu başarıyı asıl beni bu günlere getiren, benden vazgeçmeyen Zeynep anneme borçluyum,” dediğinde gözyaşlarım çoktan akmaya başlamıştı.

Duygu Görücü, Balıkesir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Balıkesir’de, liseyi yatılı olarak İzmir’de Maliye Okulu’nda okudu. 1996 yılında başladığı memuriyet hayatı devam ederken, öğrendiği günden bu yana okumayı, ortaokuldan bu yana da yazmayı seviyor. İki kolektif kitapta öyküleriyle yer aldı. Halen kızı ve kedisiyle Balıkesir’de yaşıyor ve yazmaya devam ediyor.

