Ebru Eren
Makinist projeksiyon odasına girer. Bir film başlar. Kadife perdelerin koruyuculuğunu üstlendiği dev siyah ekranda önce bir müzik duyulur. Koç boynuzundan yükselen ıslığın üzerine titreyen bir yaprak gibi arplar, çanlar flütler eklenir. Ve davulların, tamburilerin tok gürültüsüyle salona yayılır.
Siyah ekranın üzerinde kocaman beyaz harflerle belirir. Zaman.
Zaman. Geçen, gidilen, aşılan, tükenen, bükülen, yeten, içinde civa gibi topaklaştırıp ayrışan, eriyen.
Kadrajda önce bir tren görüyoruz. Başını ve sonunu göremediğimiz bu trende her bir vagon geçmişin gölgelerini taşıyor. Bazı vagonlar camsız. Camlı vagonlar, yataklılar, yataksızlar.
Bazı yataksız vagonlarda daha çok uyuyorlar. Birileri yastığının cinsiyetini ararken, diğeri gelen yastıkla uyuya dalıyor.
Alt yazı akıyor.
M.S. ve M.Ö
Milattan önce mitler, efsanelerle arşınlanmış bir Dünya. Güneşin doğuşuna ve batışına göre kararlar almışlar.
Milattan sonra mucizelerin yerini keşifler almış. Tanrıların isteğiyle konuştuğunu söyleyenler olmuş, kendi isteğiyle tanrıların adına konuşanlar da. Miladı da böyle ayırmışlar.
Zaman volkanlardan taşan lavlara sığmamış. Okyanuslar azgın dalgalarda dolmuş, taşmış. Okyanusların doğuşu insan yaşamına benzermiş. Önce kaynayan kaos, sonra sakinleşen sular. Ardından doğan yeni sular. Okyanuslar nefes almaya başladı. Bakteriler çoğaldı, güneşi içine çekip oksijeni dışarı verdiler.
Milyonlarca yıl geçti. Kıtaların yeri değişti. Okyanuslar açılıp kapandı. Okyanus artık hayattı. O da tıpkı bir insan yaşamı gibi.
Siyah beyaz ekranda şekli tam olarak belli olmayan, kolları uzadıkça duman gibi dağılan gövdesi karanlık ve boşlukta eriyen bir varlık beliriyor. Yürümüyor. Bir dalga gibi ilerliyor. Dumanın içi hem korku hem huzur. Mitolojilere göre Evrenden (Kosmos) ‘dan önce gelen Kaos.
Tanrılar insanlığın çoğalmasından rahatsız oluyor. Yağmur tüm yer yüzünü örtüyor. Dağlar eriyor, evler şehirler , insanlar boğuluyor.
Film arası. İzleyici üzerindeki baskıyı azaltmak için tuvalete gidiyor. Ellerini yıkarken aynanın karşısındaki görüntüsüyle kendini bu kurgunun içinde buluyor.
Kameranın merceği kesik kesik sahneleri zumluyor. Mavi ameliyat önlüklü doktor beyaz ameliyat eldivenleriyle başka bir mercekten şeffaf topuklarının derisinden yakalıyor bebeği.Bildiğiniz gibi filmde hiçbir kronolojik sıralama yok. Bazen ilk, sondan sonra geliyor.
Zaman icat edilmiş edilmesine de kime göre tartılmış? Üst üste binmiş ruhlar atalarını doğurmuş. Toprağa gömülen her canlının yerine taze bir filiz baş vermiş.
Batan imparatorlukların surlarına güneş ışığı yansıyor. Şiddeti salondaki insanların gözlerini rahatsız ediyor.
Aynı anda hem bilim kurgu hem de metafiziksel bir dünya bu. Ama öncesi var.
Gökyüzü kararıyor. Bulutlar bütün günahları yükleniyor. Yağmur yeryüzünü örtüp nehirleri kabartıyor. Ama Tufan
O geminin içinde insanlar, hayvanlar, umutla devam edebilme inancıyla birbirlerine sarılıyor.
Film incelikle ilerliyor. Dünyanın en iyi sesçileriyle, yönetmenleriyle çekildiğine kuşku yok. İzleyici zamansal düzlemde gidip gelse de emniyet kemerli ve çok fonksiyonlu koltuklarda güvenli hissediyor.
Ve dalgaların üzerinde yeni bir Dünya’nın kalbi atıyor. Yağmurlar diniyor, sular çekiliyor.
Ekran bir süre karanlık. Hafifçe kulaklara gelen çello eşliğinde bir menekşe tarlası görünümünde gezegenler sıralanıyor.
Karanlığın kalbinden yeni ay doğuyor. İçinde bir sürü bilinmezi, sürprizi saklıyor.
Doygunlukla berber bitişi simgeleyen dolunay aslında bir şeyin parlaması, olgunlaşması, açığa çıkması olarak bir başlangıç haline geliyor. Güneş kararlıca burçlardan geçiyor. Ve Satürn her şeyi hizaya getiriyor.
O zamanda karanlık peleriniyle, yüzü yara izleriyle dolu Plüton sahneye çıkıyor. Yüzü hem genç hem yaşlı. Gözlerindeki ateş yanıp sönüyor. Bir yanıyla çürümeyi anlatıyor.
Solgun taşlar ekranda ama çok yüksek bir titreşimle. İzleyiciye saf halde geçiyor.
Bazıları bebek doğuruyor. Bazıları tren camından bebek doğuranları izliyor. Hastanenin acil bölümündeki ambulans sireninin üzerine görüntülere aynı beyaz eldivenli doktor ekleniyor.
Karşısında bacakları açık halde kıvranan hamile kadının bedenini dikkatlice izliyor. Gerek duydukça kadının kalçasına elleriyle dokunuyor. Yeterli terin, kanın sonrasında beklenen ağlama geliyor. Islak ufak bedende ciğerler doluyor ve boşalıyor. Doğum anne ve bebek için bitiyor. Yaşam başlıyor.
Kamera açısı yaklaştıkça üzerindeki gözenekler görünen baş parmak aşağı yukarı hareket ediyor. Bunu uzun zamandır yapıyor gibi.
Veri insan, veri duygu. İnsan data….
Alt yazı devam ediyor.
Makinist saatine sonra da karşısındaki ekrana bakıyor. Bu seanstan sonra tatil için gideceği ülkeyi düşlüyor. Cep telefonu uygulamasından bu ayki mesai saatlerini sorguluyor.
Seyirciler görmediği hatta varlığını dahi hatırlamadığı makinistin düşüncelerinden habersiz müziğin ritmiyle yükselip artık bir sona varacağını düşündükleri sahneye hazırlanmaya çalışıyorlar.
Tren düdüğü.
Bir örümcek ağı.
Kum saati.
Akrepsiz bir yelkovan. (Israrla çalışıyor.)
Yazılar akıyor.
Musluk, zaman, seyirci, makinist aynı düzlemde aynı ekranda.
Arkadakiler önce ayaklanıyor, salon yarı aydınlanıyor, birileri birilerinin ayağına basıyor.
Zamanın filmi çekilmiş, resmi yapılmış, hesaplanmış ama hiçbir kaba sığamamış. Uzun zaman aranmış. Görüntüler birebir geçmiştenmiş.
Bordo koltuklarda saçılmış patlamış mısır kutuları.
Kulaklara kaydedilmiş koç boynunun ıslığı.
Zamanın ağdalı ağırlığı ve başı olan satırın sonları.
Devam eden.
Devam etmekte olan.

Ebru Eren İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimini Trakya Üniversitesi Turizm Otelcilik Bölümü’nde tamamladı. Yedi yıl telekomünikasyon sektöründe çalıştı. Uzun yıllardır Türkiye’de önde gelen yaratıcı yazarlık akademilerinde değerli yazar eğitimcilerden eğitim aldı. Daha önce kolektif kitaplar ve dergilerde yayımlanmış öykülerine yenilerini de ekleyerek çok yakında kitabını çıkarmaya hazırlanıyor. Edebiyat dışında resim de bir diğer tutkusu ve bu alanda da kendini geliştirmeye devam ediyor


