Melek Toksoy
Taş parke döşeli dar sokaklarda ıslık çalarak yürüyordu. Sırt çantası göğsüne bağlıydı, elinde ise bir kabin bagajı vardı. Sokak lambaları ara ara karanlıkta kaybolsa da ilk fırsatta bastığı yerleri aydınlatıyordu. Nihayet küçük bir meydana ulaştı. Karşılıklı kepenkleri kapalı birkaç işletme arasından geçip sola dönecekti ki, bir kafenin önünden gözüne bir ışık yansıdı. Duraksadı. Yorgundu, kendini zorlayarak telefonundan saatine baktı.
02:00
Aynı anda telefonu güncelleme mesajı veriyordu. Cebine geri koydu, tekrar o tarafa baktı. Daha güçlü bir yansımayla gözleri iyice kamaştı, havada da bir uğultu… Sokak lambası titreşti.
Uğultu geçti, her şey gecenin sessizliğindeydi ama kafenin eşiğinde küçücük ama dimdik duran bir bavul vardı. Hiç düşünmeden o tarafa yürüdü. Gövdesi tahtaydı ama kulpu bakırdandı; çok şaşırdı.
“Allah Allah,” diye mırıldandı. İşletme sahiplerinden birinin olsa dönüp alırdı. Müşteriden kalmış olsa son çıkan görevli görür, içeri taşırdı diye hızlıca düşündü.
Kabin bagajını metal masanın üstüne bıraktı. Çömelip bu sürpriz nesneyi incelemeye başladı. Yer yer çizikleri vardı; köşeleri aşınmaktan kirli sarıya dönmüştü. Kulpu oksitlenmiş, yer yer yeşilimsi ve kahverengi ağır tonlara bürünmüştü. Başını hafifçe eğince, meydanın ışıkları bavula vurdu. Antik bir hazineye rastlamışçasına heyecanlandı, yüzüne bir sıcaklık geldi. Elini uzatıp yavaşça dokundu. Dört parmağını dolayarak bakır kulpu kavradı. Bakırın sağlam duruşunu, oksitlenmenin getirdiği o pürüzlü dokuyu hissetti. Tam o anda, elinden vücuduna doğru bir sıcaklık yürüdü; sanki bavulun canı kendi canıyla buluşmuştu. Panikle parmaklarını geri çekti.
“Of be bavulcuk! Şurada iki bina sonra evime girecek, harika bir seyahatin ardından keyifle yatağıma uzanacaktım. Ne diye çıktın karşıma şimdi?”
Etrafına bakındı. Gecenin huzurunu ve derin sessizliğini bozmaktan çekiniyordu. Masaya dayanmış sandalyelerden birini usulca çekip tam bavulun karşısına oturdu.
“Sen de epey yorgun görünüyorsun. Baksana, her yerin leke içinde. Çiziklerin de maşallah derin derin… Oo burasını neredeyse içine kadar yarmışlar. Çok mu üzdüler seni?” diye fısıldadı adeta. Elini tekrar uzatıp bakır kulpu tuttu. Elinin sıcaklığı bavula, bakırın o şifalı ılıklığı ise adamın ruhuna aktı. Dedesini, hatta çocukluğunun komşu teyzelerini hatırladı. Herkesin bileğinde biraz geniş, biraz ağırca bakır bileklikler olurdu; romatizmaya iyi gelir, derlerdi.
“Beni evine götür.”
Adam yerinden sıçradı. Sandalye bir gıcırtıyla geriye gitti. Karşı çaprazdaki apartmanın bir penceresinde perde oynadı. Gecenin o derin sessizliğe yeniden dönmesini bekledi. Eğilerek yine fısıltıyla sordu:
“Anlamadım… Konuştun mu sen?”
“Haydi, ne bekliyorsun? Sokakta herkesi uyandıracaksın.”
Bavulcuk sanki her an basamaktan aşağı inecekmiş gibi duruyordu. Adam döndü, yine o bakırın ılıklığına tutunarak temkinli adımlarla yürüdü.
“Ruhumuz kendimize en hakiki dost, senin de öyle sanırım. Kim bilir ne zamandır ortalarda yalnızdın ve böyle dimdik durduğuna göre…” Diyordu; bir yandan yürüyor, bir yandan konuşuyordu eliyle sıkı sıkı tuttuğu o bakır kulplu bavulla.
“Hey, beni nereye götürüyorsun?” “Valla sahibin var mı bilmiyorum ama gel seninle gecenin bu yaşayan ama huzurlu saatlerinde hem hasbihal edelim hem sahile bir varalım, bakarız sonrasına.” “Ne yani, benden kurtulmayı mı planlıyorsun?” “E tabii, eninde sonunda herkes kendi yoluna.” “Bırakma beni bak söyleyeyim, benim sahibim yok; şu durumda sensin zaten!” “Bırak velveleyi, haydi anlat bakalım neler yaşadın, seni bu noktaya getiren hikayen neydi ha?”
Bavul anlatmaya başladı. Konuştukça kilidi sallanıyor, adam yorumlar yapıyor, o da anlatıyordu. Anlattıkça arada diğer eliyle kalbine vuruyordu. Bu karşılıklı sohbetle dünyayı dolaştılar; doğumlarından bugüne ve hatta geleceğe kadar yürüdüler. Denize yakın bir banka çoktan oturduklarının bile farkında değillerdi. Adam denizin hafif hışırtısına, az uzaktaki köftecinin tahta taburelerde oturanlara servisine, ayakta sıra bekleyen tek tük insanlara dalmıştı.
“E hadi, içimi merak etmiyor musun? Açsana.”
Adamın gözleri şaşkınlıktan yusyuvarlak oldu. “Ah, evet, sen konuşan bavuldun.” Sesini alçalttı, omuzlarını içine çekerek mırıldandı. “Kafayı üşüttüm kesin. Bu defa ‘bavulum kapıda’ yaşama seyahati yaramadı bana, belli.”
“Çok düşünme, aç haydi!” diye titredi bavul. Sokak lambaları, onun kahverengi, yıpranmış ve adeta sıkışıp beklemiş zeytin posasını andıran renklerine değdikçe, gövdesinin alt kısmında sanki iki göz parıldıyordu. Adam kendi gözlerini ovuşturdu.
“Açıyorum valla!” diyerek banka yerleştirdi bavulu.
“Hey, gıdıklanırım ben! Bak, kıkırdarsam şaşırma.”
Adam ellerini dizlerinin üzerine çekti. “Yok, açmam. Bu etik değil, seni kafeye geri götürmem lazım.”
“Götür, sen bilirsin. Ama sahibim çıkmayacak. İddiaya girelim mi?”
“Sahibini bulsam da ‘nasılsa içinde kimlik var mı diye baktım’ derim, olur biter.” Bu fikir biraz vicdanını rahatlatmıştı.
Bavul kilitli değildi. Geniş metal kilitlere bastırdı; metal uçlar “şak” diye yukarı kalktı. Kapağı kaldırdı. Gözleri kamaşmıştı.
İçinde deniz kabukları vardı; gecenin ışıklarıyla sarıları, beyazları parıldıyordu. Kabukların derinlikleri, çatlakları, tırtıklı yüzeyleri adeta kahve falı gibi sahnecikler gösteriyordu. Burnuna keskin bir yosun kokusu yayıldı; bir kısmı denizden miydi, denize doğru uzattı burnunu. Sonra saydı, tam yedi taneydiler, boy boy… Parmaklarıyla tek tek dokundu, onları okşadı. İkişer ikişer alıp kulaklarına dayadı. Gözlerini yumdu; yosun kokusuna, kulağına gelen o uğultulu, uzaktan yaklaşıp sönen dalga sesleri karıştı.
Kendi kalbinin sesini duyuyordu artık: Küt, küt, küt…
Arada tuhaf, çocuksu bir kahkaha sesi işitiliyordu. “Delirmiş olmalıyım,” diye fısıldadı.
Kabukların altında bir plaj havlusu vardı; ceviz kabuğu renginde, yer yer dokumasından iplikleri fırlamış, rengi solmuş ama yumuşacıktı. Havluyu kaldırıp banka usulca bıraktı. Altında ufacık bir erkek çocuğuna ait olduğu belli olan birkaç parça giysi ve o çocuğun suratı kesilmiş aile fotoğraflarında olduğu belli üç tane fotoğrafı vardı. Bakışları buğulandı, hemen geri koydu. Bir de eski bir çıngıraklı tekerlek oyuncağı çıktı içinden, kırılmış iki parçalıydı. Onları da yerine bıraktı. Kıyafetleri bozmamaya gayret ederek avuçlarıyla giysilerin arasını yokladı. Aynı anda hâlâ hafif bir kıkırdama sesi geliyordu.
Eline sert ve yuvarlak bir nesne çarptı. Çekip çıkardı. Bu, kalın, dar boyunlu ve tıpa kapaklı bir cam şişeydi. Ağzı ve dibi sarı yaldızlıydı, hatta altın renginde parlıyordu. Gözleri doldu, elleri titredi. Kalbinin ritmi yine hızlanmıştı: Küt küt de küt küt… Saçlarından süzülen boncuk boncuk terler burnundan dudaklarına aktı; tuzlu ve sıcaktı.
“Bu kadar yeter, anlaştık mı? Aç dedin, açtık işte.”
“Tamam, zaten çok kıkırdamamaya çalıştım.”
“Ha, o ses senden mi geliyordu? Ne garipsin yahu.” Hızla ama özenle her şeyi yerli yerine koyup kapağı kapattı.
Kapatırken bavul, “Sen de öylesin; çok benziyoruz farkındaysan,” diyordu.
Bakır kulpu okşadı. “Sahibinin kaderini doldurmuşsun içine. Ama merak etme, onu bulacağız.”
Kulp altındaki o hayali gözleri kapandı bavulun, sanki yere gözyaşları akıyordu. O an adamın gözünün önüne gözyaşı şişesi ve içindeki yaşlar geldi. Bir kadın tutuyordu şişeyi; ağladıkça dolduruyor, doldukça yeni şişelere geçiyordu. İçi buruldu, dudakları titredi. Aniden dikleşti oturduğu yerden.
“Allah Allah, e benim bavulum nerede?” Anlam veremedi. Meydanda mı bıraktım yani onu da şimdi!
Bavullar arası bir kaosun sancısıyla gerildi. “Gece kim görüp alacaktı, anca benim gibi evine geç dönen biri denk gelirse,” diye mırıldandı. Canı sıkıldı. Kendi bavulunu bulup evine dönünce içini yeniden hazırlayacaktı. O bavulun yeri daima eşiğe yakındı. Bunaldı mı, sıkıldı mı, gece ya da gündüz demezdi; içinde temel ihtiyaçları, gizli bölmesinde parası hazır dururdu, her an bir bilete bakardı evden çıkışı. Evi sadeydi, teferruatsızdı. Kitapları, birkaç defteri, dosya kağıtları ve birkaç albümü dışında kocaman bir masası, iki uzun oturağı vardı. Salonda üçlü bir koltuk, mutfakta üç beş tabak, bardak ve fincan… Odasındaki tek yatak ise yer yatağıydı.
“Eşya yüktür, eşyanın hizmetçiliği insanı bitirir,” derdi hep. “Evet… Eşya bir yüktür, hadi gidiyoruz,” diye seslendi.
Bakır kulpu tutar tutmaz içine ılık, sevgi ve özlem karışımı duygular tekrar hücum etti; hemen ardından da yasın kaçınılmaz ağırlığı. Omuz silkti, sağdan soldan İstanbul’un şafağını yaşayacakları belli tek tük insanlar geçiyordu. Elindeki bavulu fark eden tanıdık biri şaşkınlıkla, “Hayırdır, antikacıdan mı aldın bunu?” diye sorunca aceleyle bir şeyler mırıldandı.
Bavulu kaldırdı, birden hafiflemiş gibi geldi; eliyle tekrar kaldırıp tarttı. “Allah Allah, boş gibi bu!”
Salladı, hayır, doluydu. Bakır ona bir güç mü vermişti ne!.. Tam o sırada kulağına denizin dalga sesleri uzandı. Sahibi bulunmayacaktı tahmini. Zaten bavul da susmuştu.
“Hayır susmadım, beni bir yere bırakacaksın, hissediyorum. Yastayım yani…”
“Sus yahu, duyan da bizi deli sanacak!”
“Değil miyiz?” diye kıkırdadı bavul; hem de sallana sallana. Bu bakır kulplu tahta bavul onu germeye başlamıştı. Ayağa kalktı, denize doğru yürümeye başladı.
“Fazla eşya yüktür demiştim, değil mi?”
“Evet, içinden konuşurken demiştin.”
“İyi o halde, bekle de gör.”
Adımları hızlandı. Deniz kenarına iyice yaklaştı; beton bariyerlerin üzerinden ayaklarını sarkıtarak kayalıklara indi. Yol üst tarafta kalmıştı; yukarıdan geçen insanlar şaşkınlıkla birbirlerini dürterek adamı işaret ediyorlardı. Onları görmemeye çalıştı, hatta bazılarına “ne var” dercesine elini salladı. Nihayet kuytu bir noktaya oturdu. Kucağına koyduğu bavulu ağır ağır açtı. Deniz kabuklarını görünce içi yeniden huzur ve neşeyle doldu.
“Yok ya, sizi atamam ki,” diyerek sırt çantasını açtı ve onları özenle içine yerleştirdi.
Bavul hıçkırıyordu.
“Yok, seni duymayacağım. Deniz sonsuzluktur. Sonsuza dek yaşayacaksın, fena mı?”
“Sulara gömülüp karaya vurmak mı sonsuza dek yaşamak? Hadi be sen de! Tatsızsın.”
Adam güldü. Bir an eli tereddütte kaldı ama devam etti; içindeki çocuk kıyafetlerini denize üçer beşer fırlattı. Fotoğrafları cebinden çıkardığı çakmakla yaktı, küllerini bir yandan üflüyordu. Çıngıraklı kırık tekerleği ve parçasını iki eline alıp sıkıca yakaladı, kayalara vurdu, denize fırlattı. Gözyaşı şişesine gelince onu güneşe doğru tuttu. Katıla katıla ağlamaya başladı. Gözlerini yumdu. Dalgaların kırıldığı yeri hedefledi; ayaklarına kadar gelen serin su geri çekilirken şişeyi “şak” diye fırlattı. Dalgalar şişeyi kapıp götürdü. Üzerinden büyük bir yük kalkmıştı, bu rahatlamaya kendisi de şaşırdı. Bavulun içi artık bomboştu.
“Beni de atıyorsun anladığım kadarıyla…” Sesi kırgındı.
“Bekle,” dedi adam. Bavulu kapattı, sahildeki köfteci arabasına doğru yürüdü.
“Burhan Usta, kolay gelsin.”
“Vay, evlat nasılsın? Yapayım mı bir çift porsiyon?”
“Yok ustam, senden bir ricam var. Kabul edersen tabii…”
“Buyur, elimden gelirse elbette.”
“Şu bavulu alsan, arabanın arkasındaki şu boşluğa yerleştirsen… İçine toprak doldursan, ben de sana çiçek fidanları getirsem, olur mu?”
“Şaşırdım evlat. Böyle bir isteğin ciddi bir anlamı olmalı. Ha, ‘sorma’ diyorsun, peki. Yaparız. Şayet burada zorlanırsam evimin bahçesine koyarım, olur mu?”
“Çok iyi olur be ustam, sağ ol. Ha, bir de içine bakır levha yerleştirsek? Bunu ben yaparım, böylece daha dayanıklı olur, ne densin?”
“Bakır mı? Hiç duymadım çiçek için ama… Aman, ne dersen olur be evlat!”
Bavulu oraya bıraktı. Arkasına döndüğünde, bavulun kulpundan el salladığını, sanki gülümsediğini görür gibi oldu.
“Yarın bakır alır yaparım artık,” diyerek eve doğru yürürken kafenin önünden geçiyordu. Tam evine dönüyordu ki işletmenin kapı dibinden, sokak lambasının vurduğu o sarımsı kahverengi nesneden gözlerine sert yansımalar çarptı; sendeledi, titredi, yere çöktü. Bavulu serbest kalmış, tıkır tıkır kendi sokaklarına doğru sürüklendi. Gözlerini bastıra bastıra ovaladı. Önüne asılı sırt çantası çok da dolu değildi. Kafenin kapısına baktı, bavul falan yok!
“Olamaz çünkü dağıttım ben onu ve içindekileri,” diye hatırlattı kendine. Kulaklarında önceden var olduğunu fark ettiği uğultu uzaklaşıyordu. Sıcak, pürüzlü ve tanıdık bir parıltı hissi içinde… Zihnindeki o uğultu durdu aniden. Havada asılı tuhaf, aynı zamanda bir hafiflik hissinden gerçekliğe inmiş gibi şaşkınlık içindeydi.
Saatine baktı.
02:05.
Ve tarih? Dehşetle kalktı, bavulunun ardından koştu, evine yürüdü. Bavulunu girişteki dolabın önüne koydu, sırt çantasını masaya ve doğruca koltuğuna attı kendini de. Uykuya dalarken mırıldanıyordu: “Kafeyi arayıp soracağım.”
Sabah kahvesini bile içmeden kafeye gitti; sahibine, elemanlara tek tek derdini anlattı ama kimse bir şey bilmiyordu.
“Rica etsem kamera kayıtlarına bakabilir misiniz?”
“Şimdi işimiz çok yoğun. İlk fırsatta bakarız. Gece 02:00 ile bizim çıkış saatimiz arasına… Zaten uzun sürer bu.”
“Teşekkür ederim. Bu benim numaram, buyurun.”
Evine döndü, kahvesini hazırladı. Bir dizi devamlı sallanıyordu. İkinci kahvesini içti. Üçüncü kahvesinde büyük masasına geçti, “bilgisayarda biraz gezineyim” dedi. Zaman durmuş, seyahatten dönmüş ama kaldığı yerden devam edemiyordu.
Nice sonra telefonu çaldı.
“Alo, buyurun.”
“Merhaba komşum. Uzun uzun kameralara baktık. Fakat bizim kapı önünde bavul falan yok.”
“Nasıl yani? Peki beni gördünüz mü?”
“Sizi mi? Şey… Hmm…”
“Evet?..”
“Siz… Yerdeydiniz…”
Telefon kapandı. Adam elindeki telefona bakakaldı.


