Elif Özge Karakaya
Kendimi bildim bileli, kendine verdiği sözlere sadık kalmamış, dalgacı bir hayalciyimdir ben.*
Sözlerim başlamış, çoğu yarı yolda sessizce dağılmıştır. Henüz okumadığım bir kitabın sayfalarını -ne aradığımı bilmeden- karıştırırken rastladım bu cümleye. Kitabın ortasında duruyordu; başı ve sonu olmayan, bir yere ait olmaktan çok arada kalmış bir cümleye dönüştü. Onu kenara not ettim. Kendime verdiğim sözleri düşündüm, hatırlayamadıklarım daha fazlaydı. Onları ararken, daha önce gitmediğim yerlerin görüntüsüyle karşılaştım. Bu görüntüler hiç yaşanmamış ama mümkün kalmış sahnelerdi. Zihnim, tutulmuş sözlerden çok ertelenmiş ihtimallerle doldu.
Bir harita hayal ettim. Kuzey, güney, başlangıç ya da varış noktası bulunmuyordu. Yollar vardı yalnızca; nereye çıktıkları belirsiz, ama yürünmüş oldukları hissedilen yollar. Nasıl arayacağımı, hatta orada ne aradığımı düşündüm. Arayış denilen şey gerçekten bir hedefe ulaşma isteği miydi, yoksa yolda kalmayı göze alabilmek miydi? Yol arkadaşlarımdan biri fısıldadı, unutmaya yüz tuttuklarımdan birini hatırlattı:
“Bu rota, bir yeri, zamanı değil; bir duyguyu, bir hatırayı aramakla meşgul oldu hep başlangıçsız ve bitişsizdi. Belki de bu yüzden varmakla yetinmedi.”
Bir cümlede durup beklemek, farkında olmadan kendimi aradığım bir yolculuğa dönüştü. Sayfalar ilerliyordu bense aksine, duruyordum.
Beklerken, geçmiş zihnime doldu. Yarım kalmış planlar, ertelenmiş kararlar, “henüz değil” diye ötelenmiş başlangıçlar sayfalara dökülmüş mürekkeplere karışıyordu. O sırada mürekkeplerin arasında, daha önce yolumun kesiştiği bir rota haritada görünür oluyor:
“Bir şey başlamadan önce ya da bittikten sonra orada, tam ortasında: Bir es.
İşte orada ‘ma’ başlıyor.”
Bekleyişin, boşluk olmadığını hatırlatıyor; daha çok, “anlamın soluklandığı yer” olduğunu söylüyor. Aceleyle doldurulursa anlamını yitiren, ama biraz zaman verilirse derinleşen bir alan olabilirmiş gibi.
Kitabı kapatıyorum, sonra tekrar açıyorum. Okumaya hâlâ başlamadım, doğru zamanın gelmesini bekliyorum belki de. Arayış ile bekleyiş arasındaki o ince çizgide durduğumu hissediyorum. Hayatımın pek çok anının da böyle şekillenmesi bir ihtimal; tam karar verecekken durmak, tam başlarken beklemek. Duraksamalar genelde aksama gibi okundu; onların beni ben yapan boşluklar olduğunu fark ediyorum. Belki de dalgacı hayalci olduğumu düşünmemin nedeni buydu; bir şeye tutunmaktan çok, onun etrafında dolaşmayı seçmem.
Aradığım şey, bulacağım net bir cevaptan çok, kim olduğumu uzaktan izleyebilme cesaretiydi belki de. Kendime dışarıdan bakabilmek; tutarsızlıklarımla, yarım bırakılmış sözlerimle, vazgeçişlerimle birlikte. Kendimi düzeltmeye çalışmadan, olduğum yerde tutabilmek.
Sayfaları çevirmeye devam ettim. Tutulmamış olmalarına rağmen sözlerim hâlâ oradaydı. Silinmemiş, yok olmamışlardı. Sadece sessizliğe çekilmişlerdi. Belki de hayat, en çok sessiz kaldığımız yerde kendini hissettiriyor. Belki de her söz, tutulmak için değil; bir süre taşınmak, bir ağırlık gibi insanın içinde yer etmek için verilmişti. Zamanı geldiğinde, kendiliğinden geri döneceklerdi ya da dönmeyeceklerdi.
Kendimi arıyorum – ve hiçbir şey bulamıyorum.**
İçimdeki huzursuzlukla yola devam ediyorum. Kitap hâlâ okunmayı bekliyor, ben de kendimi. İkimiz de acele etmiyoruz.
Kaynakça:
- Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı, Çeviri: Saadet Özen, İstanbul, Can Yayınları, 2013
- Rotasız İzler~
- MA~

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


