Melis Melek
Öncelikle Hayırlı Cumalar!
Belfast’a gidene kadar “Hayırlı Cuma”nın aynı zamanda bir ülkenin kaderini değiştiren tarihi bir anlaşmanın adı olduğunu bilmiyordum. Bugün size hikâyesi korkudan barışa uzanan bu şehirden söz edeceğim. İrlanda’nın kuzeyinde küçücük bir başkent. Mutlaka görülmesi gereken pek çok yer birbirine yürüme mesafesinde. Ama bu küçük şehrin çok büyük bir hikâyesi var.
Sir araba yolculuğuyla Dublin’den Belfast’a ulaşmak yaklaşık iki saat sürüyor. Tabii biz yol boyunca ilginç bulduğumuz her yerde mola verince bu süre epey uzadı. Sonra görünmez bir çizgiyi geçip kendimizi İrlanda Cumhuriyeti’nden, Birleşik Krallık’ın dört kurucu ülkesinden biri olan Kuzey İrlanda’da bulduk. Aynı ada üzerinde iki farklı siyasi yapı var ama geçiş yaparken bunu neredeyse hiç fark etmiyorsunuz. Ta ki cebinizdeki Euro’nun yerini Sterlin alana kadar… Ortada görünür bir sınır olmamasının nedeni ise 1998 tarihli Hayırlı Cuma Anlaşması.
Ama anlaşmalara ve savaşlara gelmeden önce biraz şehirden söz etmek istiyorum.
Kuzeyin kendine özgü bir ritmi, farklı hikâyeleri var. Fakat aklınızda en çok kalacak şey insanlar oluyor. Dublinliler zaten sıcakkanlı; Belfast halkı ise bana iki kat daha sıcak geldi. Anlatacak çok hikâyeleri var. Yabancıları seviyorlar. Sırf şehirlerini görmek istediğimiz için teşekkür ediyorlar. Bu kadar nazik insanlar.
Belfast bir zamanlar İrlanda’nın en önemli tersane kentlerinden biriymiş. Bugün ise eski tersanelerin yerini sokak sanatıyla, kafeleriyle yaşayan modern bir şehir almış. Ama bunu yaparken geçmişini silmemiş. Tarih burada her köşede karşınıza çıkıyor. Derry’nin surlarında yürüyebilir, deniz kıyısındaki kayalıkların üzerine kurulmuş antik kaleleri görebilirsiniz.
Titanic’in izini sürmek isteyenler için de Belfast ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü bu meşhur gemi burada inşa edildi. Bugün de onu anlatan etkileyici Titanic Belfast Müzesi ziyaretçilerini ağırlıyor. Geminin batışından sonra kıyıya vuran parçalarını yıllar önce Halifax’ta görmüştüm. Şimdi de inşa edildiği tersaneyi görmek benim için ilginç bir devamlılık hissi yarattı.
Kuzey İrlanda’nın en etkileyici duraklarından biri de Causeway Sahili. Buradaki efsanevi Giant’s Causeway (Devler Geçidi), milyonlarca yıl önceki volkanik faaliyetlerin oluşturduğu yaklaşık 40 bin bazalt sütunundan meydana geliyor. Birbirine adeta yapboz gibi kenetlenen bu doğal oluşum UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Kuzey İrlanda’ya kadar gelip de burayı görmeden dönmek olmaz.
Fakat Belfast’ı yalnızca doğal güzellikleriyle ya da tarihi yapılarıyla anlatmak eksik olur. Bu şehri asıl ilginç kılan, yaşadığı büyük dönüşüm.
Belfast’ın hikâyesini neden “korkudan barışa” diye tanımladığımı da burada anlatmaya başlayabilirim.
Müzede okuduklarımdan ve dinlediklerimden anladıklarımı şöyle özetleyebilirim: Belfast ve kardeş şehir Derry, yaklaşık otuz yıl boyunca The Troubles (Sorunlar) olarak anılan kanlı çatışmaların merkezinde kalmış. 1969’dan 1998’e kadar bombalı saldırılar, isyanlar ve intikam cinayetleri yaşanmış. Çatışmaların kökeni, yüzyıllardır süregelen siyasal ve mezhepsel ayrılıklara dayanıyor. Bir yanda Birleşik Krallık’a bağlı kalmak isteyen ağırlıklı olarak Protestan birlik yanlıları, diğer yanda ise İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmeyi savunan ağırlıklı olarak Katolik milliyetçiler vardı. Yıllar içinde gerilim şiddete dönüşmüş; yaklaşık 3.600 kişi hayatını kaybetmiş, 30 binden fazla kişi de yaralanmış.
Kuzey İrlanda’nın kalbi olan Belfast, uzun yıllar boyunca sokaklarında yankılanan bomba sesleri, paramiliter grupların gölgesi ve şehri fiziksel olarak ikiye bölen “Barış Duvarları” ile anılmış. The Troubles olarak bilinen bu dönem geride derin acılar ve büyük kayıplar bırakmış. Bugün benim gördüğüm Belfast ise geçmişin yaralarını sarmaya çalışan insanların şehri.
Bu dönüşümü en iyi anlatan hikâyelerden biri Jo Berry ve Pat Magee’nin hikâyesi.
Jo Berry, 1984 yılında IRA’nın Brighton Oteli’ne düzenlediği bombalı saldırıda milletvekili olan babasını kaybediyor. Pat Magee ise bombayı yerleştiren IRA üyesi. Pat cezasını çektikten sonra Jo onunla görüşmek istiyor. İlk buluşma her ikisi için de korku dolu olsa da onlar intikam yerine birbirlerini anlamayı seçiyor.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde birlikte konferanslara katılıyor, barış ve diyalog üzerine konuşuyorlar. Jo Berry’nin şu cümlesi Belfast’ın dönüşümünü tek başına anlatıyor: “Babamı geri getiremem ama gelecekte başka babaların ölmesini engelleyebilirim.”
Şehirde bu dönüşümü her gün yaşayan insanlarla da karşılaşıyorsunuz.
Belfast sokaklarının simgesi olan siyah taksiler (Black Cabs), geçmişte çatışma bölgeleri arasında güvenli ulaşım sağlayan araçlarken bugün adeta yaşayan tarih rehberlerine dönüşmüş durumda.
Katolik mahallesinde büyüyen taksi şoförü Mark, çocukken evlerinin kapısına barikat kurarak uyuduklarını anlatıyor. Bugün ise dünyanın dört bir yanından gelen turistleri eski çatışma hatlarına ve barış duvarlarına götürüyor.
“Eskiden bu duvarların üzerinden birbirimize taş ve molotof atardık. Şimdi turistlerin eline sprey boya verip barış mesajları yazdırıyorum. Şehrimin korkuyla değil turizmle anılması benim en büyük zaferim.”
Şehri daha iyi anlayabilmek için bana Belfastlı yönetmen Kenneth Branagh’ın 2021 yapımı Belfast filmini de önerdiler. Sonradan izledim. Film, çatışmaların tam ortasında büyüyen küçük bir çocuğun gözünden o yılları anlatıyor. Van Morrison’ın bestelediği müzikler, özellikle Down to Joy, filmin duygusunu çok iyi taşıyor.
Bu arada “Hayırlı Cuma” adı da bana oldukça ilginç geldi. 10 Nisan 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), otuz yıl süren çatışmaları sona erdiren ve barışın önünü açan en önemli adım olarak kabul ediliyor.
Bugün Belfast’ta bu anlaşmadan sonra doğan kuşağa “Barış Bebekleri” (Peace Babies) deniyor. Onlar çatışmaları hiç yaşamamış ama geçmişin gölgesinde büyümüş bir nesil.
Bizim de davet edildiğimiz Queen’s University Belfast’ta tanışan Neill ve Alisha bunun en güzel örneklerinden. Neill Protestan, Alisha ise Katolik bir mahallede büyümüş. Bir zamanlar farklı mezhepten birinin mahallesine girmek bile hayati tehlike sayılırken bugün aynı üniversitede okuyor, aynı projelerde çalışıyorlar.
Kampüsü gezerken Alisha’nın söylediği şu cümle, aslında bütün Belfast’ın özeti gibiydi:
“Büyüklerimiz bize geçmişin korkularını miras bıraktı ama biz geleceğin barışını inşa etmek istiyoruz. Bizim için duvarlar artık birer engel değil, aşılması gereken eski anıtlar.”
İşte bugün benim gördüğüm Belfast bu. Barış Duvarları hâlâ ayakta olabilir ama insanların zihinlerindeki duvarlar yıkılmaya başlamış. Korkunun yerini sanatın, turizmin ve ortak bir geleceğin aldığı bu şehir, bana affetmenin yalnızca bireysel değil toplumsal bir cesaret olduğunu da hatırlattı.


