Elçin Çakmak Erarslan
“En son ne zaman yalnız kaldınız?” Spikerin sesiyle ütüyü bırakıp, televizyonun kumandasına uzandım, sesi açtım. Sorunun muhatabı kişi tebessüm etti.
“Nasıl bir yalnızlıktan bahsediyorsunuz?” Soruya soruyla yanıt. Ütüyü örtünün üstünden, fişi de prizden çektim. Koltuğa, televizyonun karşısına oturdum.
“Yalnızlık deyince aklınıza ilk ne geliyor?” Spikerin sorusuyla, televizyon kapandı. Elektrikler gitti. Ev karanlık, sokak karanlık. Ne ütüye dönebilirim ne sorunun cevabını öğrenebilirim. Yukarıdan bir güm sesi. Sonra ardı ardına seken bir top. Tık, tık, tık. Kapıda gıcırtı, dışarıda rüzgâr. Yalnızım. Avuç içlerim terledi, ensemdeki hiç görmediğim kısa tüyler dikildi. Amigdala iş başında. Yalnızsın. Telefon. Mutfakta. Gözümün karanlığa alışmasını beklemeden ayaklandım. Rüzgâr daha sert dövdü camları. Hay seni amigdala. Hep beraberiz. Yardımların için teşekkürler. Ama şu korku olayını abartmasan mı? Evet korkacak bir şey yoktu. Evimde, tek başımaydım. Güvenli. Tek başına ve yalnız aynı şey değildi.
Mutfağa ulaştığımda, telefonu elime almadım. Sandalyeyi çektim oturdum. O an telefonu düşünmek bile kendimi kötü hissettirdi. He amigdala söyle, çaren telefon mu? Arayabileceklerim, okuyabileceğim mesajlar, haberler, gezen, dolaşan, paylaşılan hayatlar. Onun yerine apartmanın, evin, sokağın sesini dinledim. Borulardan geçen suları, ağaçların hışırtısını, açılıp kapanan dolapları. Sonra hayalimde yanan bir çakmak. Elinde mumu, üst komşum. Erken yatmaya karar verenler. Birbirine sarılan çiftler, çocuklarının üstünü örten anneler. Esasında ne kadar kalabalıktık. Kalabalığın görünmez hali. İçimde bir sıcaklık. Kalabalıkları sevmezdim. Yalnız değiliz amigdala, sadece kimseyle değiliz.
Telefonun ışığı yandı. En yakın arkadaşımdan bir mesaj. Okumadım. Işık söndü. Aklıma tekrar aynı soru yerleşti; “Nasıl bir yalnızlıktan bahsediyorsunuz?” Benimki insanların korktuğu, içini kemiren bir duygu değildi. Seçme hakkımı kullanarak, seçilmiş yalnızlığımı kabullendim. İç sesim, düşüncelerim. Telefonu alarak, ama açmadan, salona geri döndüm. Koltuğa uzandım. Huzur. Bir armağan. Uzun zamandır kendime hediye ettiğim en güzelinden bir lütuf.
Gözlerimi kapatmadım. Ara ver, dedim. Hafta sonu gidilecek doğum günü partisini, alınacak hediyeyi, girilecek mağazaları düşünmeye ara ver. Savaşları, adaletsizliği, kötülükleri biliyorsun ama ara ver. Yetiştirilecek işleri, raporları düşünme. Tatil planlarını rafa koy şimdilik. Sessiz kalabalığa değil ama gerçek kalabalıkları boruların içindeki sulara kat kısa bir süre. Telefonda akan yüzlere, üst üste binen cümlelere, zoraki kahkahalara. Kalabalığın izleri.
Sehpanın üzerindeki telefonun ışığı tekrar yandı. Bu sefer ne gelen bir mesaj ne arama. Gelmeyenleri boşluk olarak değil, kendime açılan yeni bir alan gibi karşıladım. Amigdala suskunsun. Sen de mi yoruldun yoksa? Tehlike algım bile yorgun. Haklı, amigdala da yoruldu. Seni de yalnız bırakmak lazım. Gel hadi beraberce seçilmiş olanda dinlenelim. Düşünmeden, korkmadan. Sadece sen ve ben varız. Gülümsedim. Gölgem, ben de varım, dedi. Buyur ettim. Usulca kalktı, koltuğun kenarına ilişti. Yer kapmamaya özen göstererek. Hep böylesin zaten. Usulca, bir köşede beklersin. Varlığını unuttuğum, inkâr ettiğim zamanlardaki gibi. Ben ne kadar kalabalıkları sevmiyorsam o daha çok sevmiyordu. Bazen, özellikle onu uzun süre unutmuşsam, çıkıyordu. Öyle böyle bir çıkış değildi onunkisi. En son annemin karşısındaydı. Bir bir söyledi ona ayrı eve çıkmak istediğimizi. Sayesinde, vurduk kapıya, çıktık. Bu aralar o da sessiz. Sen de mi yorgunsun, diye sorduğumda omuz silkti. Tamam, sadece sen, ben ve amigdala. Hadi dinlenelim.
Dinlendikçe, sabırsızlıklarım, kıskançlıklarımı unuttum. Gölgem yanıma kıvrıldı. Esasında gerçek kalabalık bizdik. Dışarıdakiler sadece dahil olmasına izin verdiklerimizdi. O zaman yalnızlık kalabalığın karşıtı değil, biçimiydi. Derin bir nefes aldım. İstersem artık kalabalıkta bile yalnız kalabileceğimi fark ettim. İkisi arasındaki ince çizgi seçimdi. İstediğim bir kalabalıkta da yalnız kalabilirdim ya da istemediğim bir yalnızlıkta kalabalık.
Elektrikler geldi. Şimdi her yer ışıl ışıl. Tek tek ışıkları söndürdüm. Tuvalette işlerimi halledip, aynanın önüne geçtim. Yüzümü inceledim. Çizgilerim artmış, göz kapakların daha aşağıda. Memnuniyetle karşıladım. Salona geri dönerken neden olduğunu kısa bir süre anlamadım. Elim telefona gitti. Daha fazla mesaj. İki arama. Sosyal platformlardan bildirimler. Son dakika haberleri hem ülkeden hem dünyadan. Hiçbirini okumadım, incelemedim. Telefonu belki de onunla tanıştığımızdan beri ilk defa gerekli olmamasına rağmen kapattım, sehpaya bıraktım. Kumandaya uzandım. Gerek yok. Sorunun cevabını zaten artık biliyordum.

Elçin Çakmak Erarslan, İstanbul’da dünyaya geldi. FMV Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İktisat okudu. Londra’da yaptığı stajın ardından Türkiye’ye dönerek aile şirketinde çalışmaya başladı. Bu süreçte Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansımı tamamladı. Halen profesyonel iş hayatını ve yaşantısını İstanbul – Almanya arasında sürdürüyor. Edebiyat Atölyesi Dergisi 2023 Öykü Yarışmasında üçüncü olan Eraslan, yazı çalışmalarına da devam ediyor.

