Elçin Çakmak Erarslan
Şehir sessiz. Hava soğuk. Günün en güzel zamanı. Nedret kapıyı açtı. Ve işte sahne. Sokak lambasının ışığı önce çamur damlalarının kirlettiği pencereye sonra da odanın ortasına ulaşıyordu. “Kalk. Pencereleri sil. Ulan hiç mi öğretemedim!” Boyum yetmiyor, tabure ayaklarım için değil. Yettiği kadarı da ona yeterli gelmiyor. Açmadı odanın ışığını Nedret. Öylece baktı pencereden dışarı. Sonra sokak lambasının ışığını takip etti. Yerde saç ve kıl öbekleri. Muhtarın saçı, imamın sakalı, bakkalın, öğretmenin, ustanın… Hem uzayan hem kısalan. Köşedeki yeşil faraş süpürgeyi aldı, evirdi çevirdi. “Nedret kalk. Yerleri temizle. Tek kıl, saç olmayacak.” Şimdi ses yok, sırtından ittiren el yok. Tekrar koydu süpürgeyi yerine. Bugün temizlik yok.
Kasanın yanında duran cam rafa yürüdü. Beyaz havlunun üstünde duran makası sağ, usturayı sol eline aldı. Geçti boş bir koltuğun arkasına. “Ne olacaksın büyüyünce?” demişti Nedret yedi yaşındayken burada oturan kitapçı, gözleri tavanda, ustura boğazında. “Berber,” dediğinde kitapçı hariç tüm müşteriler gülmüştü Nedret’e.
“Seçtiği mesleğe bak, kızlar berber olmaz, bunlar oyuncak değil.“
“Bebeklerimin saçlarını…“
“Oyuncak değil.”
“Saçlarını boyayabilir miyim?”
“Oyun değil, makası bırak.”
“Ama ben de berber olacağım…”
“Makası ver.”
Oyun, seçim. Başlamadan bitti oyun. Şimdi tezgâh üstündeki makaslar, usturalar paslanmıştı. Bir gece de mi? Hayır, çok önceden başlamıştı.
Siyah koltuğun soğuk derisine ellerini gezdirdi Nedret. Derisi eski, çatlak. Yer yer sarı kusmuk, sünger onlar, safralar dışarı çıkmış. Ait olmayan ne zaman bir yolunu bulsa, çıkar, kaçar. Ben bekledim. Hayır korktum ben. Şimdi? Yine korkuyorum. Siyah korkutuyor, soğuk korkutuyor. Yalnızlık? Nedret kafasını kaldırıp önündeki aynaya baktı. Gözlerin aynı ben. Ben sen değilim. Burnun ben, dudakların ben. Elindeki makası sapladı koltuğa Nedret. Var gücüyle çekti. Daha çok sünger, daha çok yara. “Muhtar oğluna istedi seni, verdim dedim.” Sapladı usturayı bir çatlaktan. “Öğretmen olmak istiyorum, okumak istiyorum.” Güldü dükkândakiler, güldü muhtar, muhtarın oğlu. “Ne öğreteceksin?” “Greenwich’i anlatırım, Cebelitarık boğazını, Kabil ve Habil’i anlatırım belki, soyunuzun nereden geldiğini.” Sesleri ve yüzleri yok. Hepsi sakallı, saçlı. Gevrek gülüşler, kokan nefesler. “Kolonya dök muhtara.” Nedret usturayı yavaş yavaş sürüdü çatlak boyunca. Kapanmayacağını biliyordu çatlakların. Bir kere çatlak oldu mu kapanmazdı. “Bu koltukları da gömmeli!” dedi.
Aynaya baktı tekrar. Orada yaşadı Nedret uzun süre. İki ayna arasında çocuk oldu, genç kız oldu, yetişkin oldu. Her işi yapabilen Nedret’i ayna çoğalttı. Denedi tüm yansımalarında. Hep aynı görüntüler yuttu. Aynada yine Nedret. Sahne de yine ben. Kaldır kızım makası. Buyurun makas, buyurun ustura. Hey bana oradan bir çay. E ne olacaksın sen büyüyünce? Berber, dedik ya. Temizle Nedret oraları. Koltuk pis, koltuk kirli.
Lavaboyu açtı Nedret. Su aktı. Kıl yok, koku yok. Aynadan çıktı Nedret, köşedeki masaya yürüdü. Bu oda kadar eski telefonun halkalarına tek tek parmağını soktu ve çevirdi. Bir için en kısa süreyi bekledi, sıfır için en uzun. Sıfırlar hep uzun olurdu. Döngü hep uzun. Beklemeyecekti, sabretmeyecekti artık. “Alo,” dedi muhtarın tok sesi. Kalın bıyıklarını artık babam düzeltemeyecek muhtar. Kapatsın bıyıklar ağzını, sarsın sakalların boğazını. “Alo!” “Muhtar babam öldü.”
Nedret berber kapısının yanında asılı duran, açık, yazısını dışarı çevirdi ve kapıyı açtı. Mermer soğuk. Hava soğuk. İçeride yatan babasının bedeni soğuk. Çöktü soğuk zemine, süpürgenin yanına. Dörtnala doluştu adamlar dükkâna. Tuttu süpürgeyi Nedret, bıraktı önüne usturayı, makası. Yerden Nedret’i kaldırmak isteyen de oldu, yüzüne bakmayan da taziyesini sunup giden de. Dükkânın diğer kapısı açıldı. Halıya sarılı babası, üstünde beyaz örtü ve bıçak. Dikkat edelim. Amcalar dikkat edelim. Bıçak düşmesin, karnı şişmesin. Dikkat edelim. Babasının elleri boştu artı makas yok ustura yok. Örtüyü düzeltelim. Görünmesin yüzü. Bağladınız mı ağzını, çenesini? Dikkat edelim, hızlı olalım. “Kızım kalk hadi, vedalaş.” Nedret kalktı. Adamlar yürüdü, ellerinde halı, ayaklarının altında tüy, kıl öbekleri. Bugün temizlik yok. Babası son kez çoğaldı iki ayna arasında. Sonra çıktılar kapıdan. “Hadi kızım.” Nedret arkalarından yürüdü. Son kişi de dükkândan çıkınca, kapattı kapıyı, döndürdü kapalı tabelasını. Berber olamayacaktı ama artık öğretmen olabilecekti Nedret.

Elçin Çakmak Erarslan, İstanbul’da dünyaya geldi. FMV Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İktisat okudu. Londra’da yaptığı stajın ardından Türkiye’ye dönerek aile şirketinde çalışmaya başladı. Bu süreçte Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansımı tamamladı. Halen profesyonel iş hayatını ve yaşantısını İstanbul – Almanya arasında sürdürüyor. Edebiyat Atölyesi Dergisi 2023 Öykü Yarışmasında üçüncü olan Eraslan, yazı çalışmalarına da devam ediyor.

