Sinan Cem Çamözü
Bir insanı insan yapan nedir? Doğmuş olmak mı, anılar mı, sevme kapasitesi mi, yoksa başka birinin iyiliği için kendinden vazgeçebilmek mi? Peki ya insan olmayan bir varlığın içinde bunların hepsi varsa? Denis Villeneuve’ün Blade Runner 2049 filmi, insan ile yapay varlık arasındaki sınırı sorgularken bu soruları daha karmaşık bir hale getiriyor. İnsan olmayan bir varlığın içinde insani değerler belirirken, insanların kurduğu dünyanın giderek bu değerlerden uzaklaştığını görüyoruz.
Film, insanların ve replikantların birlikte yaşadığı karanlık bir gelecekte geçiyor. Replikantlar, insanlara hizmet etmek amacıyla üretilmiş yapay varlıklar. Görünüşleri ve davranışları insanlardan ayırt edilemeyecek kadar benzer olsa da toplum tarafından insan kabul edilmiyorlar. Ryan Gosling’in canlandırdığı Memur K da onlardan biri. Los Angeles Polis Teşkilatı için çalışan K’nın görevi, eski nesil replikantları bulup ortadan kaldırmak. Hayatı boyunca kendisine verilen görevleri yerine getiriyor ve toplumdaki konumu da bu görev üzerinden belirleniyor.
K’nın hayatı, bir replikantın doğum yaptığını öğrenmesiyle değişiyor. Replikantların insanlar tarafından üretildiği bir dünyada doğal yollarla dünyaya gelen bir çocuğun varlığı, mevcut düzen için büyük bir tehdit anlamına geliyor. K araştırdıkça bu çocuğun kendisi olabileceğini düşünmeye başlıyor. Çocukluğuna ait olduğunu düşündüğü bir anı ve tahta at, bu ihtimali daha da güçlendiriyor. İlk kez sıradan bir replikant olmadığını, hayatının diğerlerinden farklı ve özel bir anlam taşıdığını düşünüyor.
Fakat gerçeği öğrendiğinde bütün bu düşünceler değişiyor. Hatırladığı çocukluk anısı gerçek olsa da ona ait değil; anıların sahibi Deckard ve Rachael’ın kızı Ana Stelline. K aradığı özel çocuk değil. Onu diğer replikantlardan ayıran gizli bir geçmişi veya kendisine yazılmış özel bir kaderi bulunmuyor.
Bu gerçek K için yalnızca kimliğiyle ilgili bir hayal kırıklığı değil. Aynı zamanda kendisini değerli hissetmesini sağlayan düşüncenin de ortadan kalkması anlamına geliyor. Eğer özel değilse hayatının anlamı ne? Eğer diğerlerinden hiçbir farkı yoksa yaptığı seçimlerin değeri ne? Film burada, bir replikant üzerinden insanın kendi değerini neye dayandırdığı üzerine düşündürüyor. Çünkü biz de çoğu zaman kendimizi başarılarımız, yeteneklerimiz, sahip olduklarımız veya toplumdaki konumumuz üzerinden tanımlamıyor muyuz? Farklı olduğumuz ölçüde değerli olduğumuzu düşünmek, sıradanlığı değersizlikle karıştırmamıza neden olmuyor mu?
K’nın hikayesini asıl önemli hale getiren ise bu gerçeği öğrendikten sonra yaptığı seçim. Deckard’ı kızına ulaştırmaya karar verdiğinde artık kendisine verilen bir görevi yerine getirmiyor. Kendi kararını veriyor ve bu karar ona güç, statü veya özel bir kimlik kazandırmıyor. Tam tersine, başka birinin hayatına değer vermek için kendi hayatını riske atıyor. Onu insanlara yaklaştıran şey nasıl doğduğu değil, başka birinin hayatını kendi hayatının önüne koyabilmesi oluyor.
K’nın hikayesine karşılık filmin dünyasında farklı bir tablo görüyoruz. İnsanlık teknolojik olarak büyük bir ilerleme kaydetmiş olsa da bu gelişmişlik, ahlaki bir ilerleme anlamına gelmiyor. Replikantlar insanlara hizmet etmek için üretiliyor, görevlerine göre değerlendiriliyor ve ihtiyaç duyulmadıklarında ortadan kaldırılabiliyor. Bir replikantın ne hissettiğinden veya nasıl bir hayat yaşamak istediğinden çok, ne işe yaradığı önem taşıyor.
Bu düzenin en belirgin örneklerinden biri Niander Wallace. Wallace için replikantlar öncelikle insanlığın ihtiyaçlarını karşılayan ürünler. Onların yaşamı kendi başına bir değer taşımıyor; üretim ve fayda üzerinden anlam kazanıyor. İnsanlar kendilerini replikantlardan üstün görürken, kendi yarattıkları varlıkların hayatını bir araca dönüştürüyorlar.
Bir canlının değerini yalnızca sağladığı faydaya göre belirlemek, onu zamanla kendi varlığından koparıyor. Başarılı olduğu sürece değerli, işe yaradığı sürece önemli ve bir ihtiyacı karşıladığı sürece korunması gereken bir varlığa dönüşüyor. Replikantların birer ürün gibi üretilip kullanılabilmesi de bunun en açık sonucu. Üstelik bu anlayış yalnızca replikantların hayatını değersizleştirmiyor. Bir insanın ne olduğu yerine ne kadar başarılı olduğu, ne kadar kazandığı veya ne kadar fayda sağladığı önem kazandığında, sahip olduğu değerler de kolayca ikinci plana itilebiliyor.
Filmin çelişkisi burada belirginleşiyor. İnsanlar replikantların insan olmadığını söylerken, kendi davranışları giderek insani değerlerden uzaklaşıyor. Teknoloji, güç ve bilgi insanlığı tek başına daha değerli hale getirmiyor; bunların nasıl kullanıldığı daha önemli. K’nın hikayesi de bu nedenle anlam kazanıyor. İnsan olmayan bir varlık, kendisine hiçbir şey kazandırmayacak bir seçim yaparken, insan olduğunu söyleyenler başka canlıların değerini yalnızca fayda üzerinden belirliyor.
K’nın özel olmadığını öğrenmesi, aslında onun hikayesini değersizleştirmiyor; tam tersine anlamını oluşturuyor. Çünkü K, hayatına hazır bir anlam verilmediğini öğrendikten sonra kendi anlamını bir seçimle yaratıyor. Deckard’ın kızına ulaşmasını sağlamak için yaptığı fedakarlık, onun kim olduğunu değil, sahip olduğu değerlerle ne yaptığını gösteriyor.
K’nın önünde hiçbir zorunluluk yokken bunu yapması, filmin başından beri gördüğümüz dünyayla arasındaki farkı belirginleştiriyor. Onun yaşadığı toplumda canlıların değeri çoğu zaman ne işe yaradıklarıyla ölçülüyor. K ise ilk kez kendisine biçilen görevin dışına çıkıp başka birinin hayatına değer veriyor. Özel olmadığını öğrendikten sonra bile bir başkasının hayatını kendi hayatından daha önemli görüyor.
Gerçek hayatta da insanları çoğu zaman sahip oldukları özellikler üzerinden değerlendiriyoruz. Başarı, para, meslek, yetenek veya toplumdaki konum bir insanın değerini belirleyen ölçütlere dönüşebiliyor. Fakat bir insanın sahip oldukları kadar, sahip olduğu değerlerle ne yaptığı da önemli. Blade Runner 2049, bu ayrımı K’nın hikayesi üzerinden görünür hale getiriyor.
İnsan olmak yalnızca biyolojik bir özellikse, K’nın yaptığı fedakarlığı nasıl açıklayabiliriz? Buna karşılık insan olmak aynı zamanda bir sorumluluksa, bu sorumluluğu yerine getirmeyen bir insan ile onu yerine getiren bir replikant arasındaki fark ne kadar büyük?
K’nın hikayesi bu sorulara kesin bir cevap vermiyor. Fakat filmin sonunda gördüğümüz şey oldukça açık. Hayatı boyunca kendisine bir görev verilmiş olan K, sonunda kendi seçtiği bir amaç uğruna hareket ediyor. Özel olmadığını öğrendiğinde kaybettiği şey hayatının anlamı değil, anlamın kendisine dışarıdan verileceği düşüncesi oluyor. K, geriye kalan hayatını kendi seçimiyle anlamlandırıyor.
Belki de Blade Runner 2049’un asıl sorusu “Kim insan?” değil, “İnsan olmanın içini ne dolduruyor?” sorusu. Cevabı doğduğumuz yerde değil, bize verilmiş bir hayatla ne yapmayı seçtiğimizde arıyor.


