Gönül Yasemin Ölmez
Karanlık. Göz kapaklarım seyirciye direnen sahnenin ağır perdeleri gibi.
Dün için; adını koyamayıp, kalabalık sofralarda, yemeğin tam da ortasında, doymakla doyamamak arasındaki o hassas, tabağa umarsızca vuran kaşık, çatal seslerini, az ilerideki boşaltım alanını işaret parmağıyla göstererek bozguna uğratan, ince ama tok sesin, daha sonraki zamanda, küçücük, önemsiz, hatta yarattığı boşluğu gördüğü an gülümseyebileceği bir anın anısına dönüştürülebileceğini elbette bilemezdi, içimdeki karanlıkta başıboş dolanan o küçük çocuk. Bağışladığı dünlerine, bugünlerini de eklemek ister gibi sorular soruyor durmaksızın. Titriyorum.
“Affedince büyümüş mü olunur? Sadece Tanrı’nın şahit olduğu yerde, ceza, ilk kime kesilir? Esirgeyen, bağışlayan O ise, neden benim affıma ihtiyaç duyulur?”
“Başımdaki yarıktan süzülen kan donsun diye, zamanı durdurup, çoktan batmış güneşin kızıllığında, tam da eşiğin önünde, öylece, dimdik ayakta durabiliyorum diye,” devam ediyor çocuk cümlesine; “O Tanrı, her şeyi, herkesi görürken, beni neden görmedi?”
İlk tepkiyi ayak parmak uçlarım veriyor.
Eşikten geçilir. El yüz yıkanır. Daima temiz pak girilir içeri. Annenin kan ter içinde, dört kalıp zeytinyağı sabununu kazan içinde eritip, kırk tokmakla döve döve yıkadığı, apapak, ucu gül ağacı kanaviçeli sedir örtüsünü kirletmek olmaz. Kardeşe, “Bakmıyor musunuz siz çocuğa?” baba serzenişini söyletmek, hiç olmaz. Çabucak kapanır zaten yara. Hücre sağlamlığı, dört nesil öncemin hikayelerinden gelir. Şeffaf, ince, pürüzlü bir kabuk oluşur kan donan yerde. Saçıma Özgür’den ara ara bit bulaştığından, kaygı benim olmaktan çıkar, tüm evi tahakküm altına alır.
Ablam konuyu bilmediğinden “Sıfıra vurup gaz yağı sürelim, kökünü kazır bitin,” der.
Makası gizler, gazyağına razı gelir, çok sevdiğim Özgür’le arkadaşlığıma ara verme pahasına korurum, o dokunulsa içten kanayacak küçük, pürüzlü yarayı. Siyah kurdeleli taçlar da takarım zaman zaman üzerimdeki elbiseye uyumlu. Uyum, aynıları için önemli. Yakışıp yakışmadığına dair hüküm hep onlardan gelir. Bir el tam sana doğru uzanır. Sen oranı yüzde yüzden saptırmadan, o elin saçını okşanmasını beklerken, az önce zarafetine övgüler yağdırdığı siyah elbisenin, boyun ile köprücük kemiği arasındaki noktaya, umarsızca bir fiske vurur. İp incecik bir pamucak uçup gider, kefaretini ödemiş gibi. Onu gören bir başka aynı, bir tel saçı, diğeri tam kapanmamış fermuarı, bir diğeri ucundan sarkmış astarı fark eder. Çekiştirilir, sıkıştırılır, bitiştirilir. Aynıyla, başkası yer değiştirir birden. Aynılar başka, ben yine gülümseyerek bakarım olana bitene. Kalabalıkta gülümsemek, özgür irademin, neslimden süregelen itaatidir. Ya şimdi!
Ayrıldığım gün gibi değil artık ev. Askılıklar bomboş yerinde dursa da. Aceleyle çıkarılan üç beş ayakkabının alanını dolduruverdiği, benimse bunu bildiğimden, içi iplik dokulu çizmelerimi itinayla en köşeye koyup, kargaşadan uzak tuttuğum bir giriş değil. Bahçeye bakan ön kısmının büyütülmesiyle tam ortada kalan küçücük bir boşluk. İçimde, birbirine durmaksızın çarpan duyguların yeri. Ne yöne yürüsem o boşluğun içindeyim. Hangi duygunun galip geleceği değil mesele. Belki de hepsinden kopacak birer parça, yeni bir çekirdek kuracak. Dengeyi de o bulacak.
Boşluktan her geçtiğimde, yine bir eşik var. Dikey düzlemde hemen yanında bir tane, onun tam karşısında bir tane daha. Usulü bildiğimden, kolu hafifçe yukarı kaldırıp, gıcırdatmadan açıyorum kapıyı.
Oda eskisinin yerine konulan Benjamin modeli koltukla kökünden biraz olsun uzaklaşmış gibi dursa da, duvarların çatlaklarından süzülen kemanın akordu, kısa metrajlı bir filmin içinden alınmış küçücük bir fragman gibi, ruhumu canlandırmaya yetiyor. Parmak uçlarım bir balerininki gibi dikleşiyor. Usulünce kapıyı kapatıp, sessizce yön değiştiriyorum. Işığa yaklaşıyorum cesaret edip.
Tavanın ortalaması alınmışçasına, kıyamet balığı gibi asılı duran lamba diğerleriyle görünüşü itibariyle uyumlu olmasa da, yeni versiyon alçıya gömülü led lambalardan işlevi büyük. İki titreyişi depremin habercisi.
Yedi kere batmış bu şehir. Altı kayalıklarla doluymuş. Tarih kitaplarından değil, o, “Korkma kızım, sağlam bu ev,” dediği günden beri içim rahat olsa da, kaygı peşimi bırakmıyor. Babalar kızlarına asla yalan söylemez eminim artık. Ona da atalarından gelmiş bu parça. Her bakan gülüp geçse de, ben de atamıyorum. Anılar haraç mezat satılmaz, her önüne gelene dil dökülmez. Aldırmam indirgeyici benzetmelere. Gülümserim alabildiğine dudak uçlarımı gerip. Sesim dışarı çıkmaz, ayıptır.
Kahkahayı, köy meydanından gelip geçen zilli Zöhre atar. Yalınayak, başı kabak, düğmesi kopuk, gerdanı açık gömleğinin titreştiği iki çatalının arasındaki boşluktan. Elli bir oynayan masanın galibinin gözü şaşar kahkahadan tarafa. Kaybetmekte olan rakibi, fırsat bu fırsat deyip, taşı çaldığı gibi gediğine koyar. Istakalar devrilir masaya. Zöhre yine kahkahayı basar, vurur kolunun altındaki dümbeleğe.
“Pembe gül idim soldum, ak güle ibret oldum. Karşı karşı dururken. Yüzüne hasret oldum. Al beni, kıyamam seni.”
Herkes Zöhre’ye aynı bakar. Ben başka bakarım. Lamba iki salınır. O titreşim hem yarayı hem de şifasını duyurur aynı anda.
Karşı komşunun “ Hayırdır ışığın tüm gece açıktı,” deyişine başka gülü veririm bir an. Ne için olduğunu bilir mi ki o da başka güler.
Mutfak perdeleri pencereyi ortalayacak şekilde yarım. El emeği, göz nuru anneciğimin hatırası. Kapalı perde uygunsuzluk emaresi. Açık bırakılan her durum yeni sorulara gebe. Şöyle bir yaklaşıp, birazcık dikkatlice baksa, karanlıkta da bile görebilir insan. Ama, iki lafın belini kırmadan olmaz.
Namazını salonda kılmış o sabah. “Allah kabul etsin,” diyorum. Yatak odası geniş ama soğukmuş. Yorum yapmıyorum. “Kışın ortasını bulduk, hala yağmur yok, yüce rabbim işini bilir,” diyor.
Yerle gök arasında gerilmiş bir ince ipteyim, bir aşağı, bir yukarı. Bir an dudaklarım seğiriyor. Hişşşşt. Kahkahanın üzerine gözyaşı dökülmez, aynı bakanlar başka baktırılamaz. O Zöhre’nin bileceği iş.
Bir bulut geçer kirpiklerimin arasından. O, hava dönüyor zannedip çamaşırlarını ipe asmaya devam eder. Karanlıkta belirir yine çocuk. Duvarlara çarpar sesleri. Boşluk içine çeker, adım adım. Ellerini göğsünün üzerinde birleştirip hapseder.
Bir çeşme açılır. Akan su içimdekileri götürmez. Bugün yapılacaklar listesinin hazır tutulduğu odanın kapısında bulurum kendimi. Boşluk birden kaybolur hız beni içine çeker.
Erken uyanmak ata yadigarı. Yalnızlık babadan miras. Yeni bir kayıt için, dünden bağımsız üzerimdeki örtüyü atıyorum. Benjamin modeli koltuğun ucuna katlayıp bırakıyorum.
Yüzüme iki su çarpıp, kurnayı döndürmeye başlıyorum saatin aksi yönünde. Lavaboya bitişik pencerede kalıyor gözlerim. Armut ağacı yapraklarını dökmüş. Gövdesini kaplayan kalın kabuklarından eser kalmamış.
“Bana senden, ondan, bundan,” der gibi duruyor, çıplak, hayasız bedeni.
Kurnayı çeviriyorum sonuna kadar. Sıkıştırıyorum iyice. İçim sıcacık ama kollarım üşüyor. Dirseklerime toplanmış hırkanın kolunu çekiştiriyorum bileklerime. Hırkanın iki yanından tutup, birleştiriyorum göğüs kafesimin içindeki küçük paketin üzerinde.
Kim meyledip bakmış ki, kutunun içinde kalan, o küçük, son parçaya. Anı yaşamak desturu olmuş insanın. Eline geçeni harcamış, bitirmiş. Olacakları da olanlarla bir saymış. Kiminin elinde öfke, diğerinde kazanç, bitmeyen pazarlıklar, haraç mezat satılan sözüm ona hazine arazisi.
“Şeytan almış götürmüş. Satamadan getirmiş mi ki, umarsızca sökülen zeytin ağacının yerine yenisini.
Koy yerine şimdi koyabilirsen insanoğlu. O kutunun içinde son kalana harcıyorum şimdi tüm zamanları. Ama kendimce. Belki eksik. Kimilerine göre fazla. Pişmanlık yoktu o evde. Gideni uğurlar, geleni daima kollarımızı ardına kadar açıp karşılardık. Biraz güçsüz onlar gittiğinden beri farkındayım. Askılıklar boş. Ayakkabıların birçoğu çoktan gitmiş. Şimdi kulaklarımda çınlayan birkaç adım sesi. Kapının kolunu tutup, açıyorum birden. Hız içimi titretiyor. Ellerim göğsümde birleşiyor.
Zöhre yine almış dümbeleği eline kahkahalar atıyor. Neye güldüğünü bilirmişim gibi, ben de basıyorum kahkahayı. Karşı komşu aynı bakıyor. Göz kapaklarım iniyor aşağı. Perde kapanıyor. Eşikte öylece kalakalıyorum. İçimde yine doldurulamaz o küçük boşluk. Karanlığa yürüyorum.

Gönül Yasemin Ölmez, Bodrum’da doğdu. Lise mezunu. Yirmi üç yıllık çalışma hayatında özel sektörde satış danışmanlığı ve mağaza müdürlüğü yaptı. Derin okuma ile başlayan kendini geliştirme eğitim yolculuğunu, mitoloji ve yaratıcı yazarlıkla halen devam ettiriyor. Bu süreçte iki kollektif kitapta öyküleri de yer alan Gönül Yasemin Ölmez, yazı yolculuğunu sürdüyor.

