Fatma Maksude Kılınç
Her gün böyleydi. Hele perdeler kapalıyken, dışarıdan hiç ses gelmezken, alaca karanlıkken. Bu mutlak sessizlikte, kendi nefes alışverişinin sesi bile dışarı sızan bir ihanet gibi gelirdi; nefesini tutar, kulak kesilir, evde başka birinin nefes alıp almadığını dinlerdi. Burnuna gelen kesif alkol kokusu, derinlerden gelen, nefret ettiği şarkı “Makber”de duyduğu ürküntüyü daha keskin hale getiriyordu. Salonda kim var? Yine masadalar mı? Annemle zorla dans ediyor mu? Sık sık düştüğü bu ürkütücü düşler ve hissettiği korkuyla karışık nefret duygusu onu perişan eder, öğleye kadar kendine gelemezdi.
Hele ufacık bir nem kokusu aldığında, burnunun sıkıştığı can acıtıcı duvarı hatırlar, o sabaha karşı sisin içinde kaybolduğu anları çağırırdı; ciğerleri sıkışır, görüş alanını daraltan beyaz bir perde yeniden inerdi zihninin önüne. Bilinmez zamanların, fena bilinen anıları… Yazdığı tüm kağıtları parçalamak isterdi işte o zaman. “Yazmalısın, kusmak iyi gelebilir…” O yazarak kusanlardan değildi, gider, amcasının dediği gibi kenefin içine bırakırdı tavus kuyruğunu. Kan gelinceye dek hem de. “İçeriği ne olursa olsun yaz, eğer çok istiyorsan küfret, iyi gelecek sana…” Hadi canım, külliyen yalan hepsi, hiçbir bok olmuyor, yangınım devam ediyor. Nem kokusu duymak istemiyorum o kadar.
Asansörlerdeki en ufak sarsıntı, kaslarını demir gibi kaskatı keserdi. O sidik kokulu dar kafesin tepesinde sallanan içi böcek dolu tek ışık, bir infilakın habercisi gibi yanıp sönerdi gözünde. İniyor ışık, çıkıyor ışık, sidik kokuyor ortalık. Duvarlarda ellerinin parmak izleri, sanki başka bir galaksiden ışınlanmış kadar yabancı, soluksuz kalırdı. Penguen Recai de gelmiş bak masaya. Onu da katmışlar aralarına. Mahalledeki tüm çocukların korkulu rüyası. Penguen görünümlü kıyafetlerinden kaynaklı görüntü efendiliği, aşağılık ruhuyla uyuşmazdı ama yine de pek sevilirdi babasıgil tarafından. Bilmezler miydi acaba ne boktan bir herif olduğunu. Bal gibi de bildiklerini sanıyordu. Kim bilir?
Uzaktan gelen bir çocuk sesindeki en ufak tizlik veya ağlama tonu, kendi içinde patlayan bir alarmdı; o sesin ardında gizlenmiş bir acının ipucu olduğuna inanırdı. Kibrit kutusunda sakladıkları solucanla bakkalın salak oğlunu korkuttukları günlerde gibiydi. Babası döverken battaniyeyi örtünmeye çalışmıştı hani. Gözlerinin ardında görüntü piksel piksel dağılırken kulaklarını tıkadı, gelmesin o çocuk sesi, hiç istemiyor.
Ertesi gün müydü sırtındaki bakışları hissettiği. Daha geceyi unutmamış, daha dudakları titrerken korkudan, bağıramadığı için boğazı şişip kalmış, şimdi de sırtında bakışlar okula gitmek ağır gelir tabi. Cesareti çoktan kenefe atıp sifonu çektiğinden yalnızdı işte. Bakkalın salak oğlu sonradan çengelli iğneye taktığı solucanla bunları korkutmuştu. Hahaha ne salaktılar. En çok o salaktı, en çok o korkmuştu. Haklıyım demişti içinden, çok haklıyım korkmakta, her şey ne korkunç, her şey vıcık vıcık çürük…
O gece babası iyice sarhoş olup anırır gibi gülerken, o da tuvalete gitmişti. Penguen de ardından… Kafasını duvara yapıştırıp donunu çıkartmaya çalışırken nefessiz kalmıştı. Tırnakları duvarda, yumrukları duvarda, sesi çıkmıyor, gücü yetmiyor, pis alkol ve sidik kokusuyla sarılmış halde, son anda, canı yanacakken son anda, annesinin sesi, annesinin çekiştirip penguenin kafasına geçirdiği bakır tasla kurtulmuştu. Annesine sarılıp yatmıştı o gece kapısı kilitli. Titreyerek, hıçkırıklarını yutarak, babasının sarhoş kahkahalarından tiksinerek. Annesiyle bir daha hiç konuşmamışlardı bu konuyu.
Gündüzden buzdolabına yapıştırdığı alışveriş fişi… Üzerine bir de annesinin kargacık burgacık yazısıyla “süt, ekmek, yumurta” yazısı… O sıradan alışverişin akşamında her şey değişmişti, her şey. Bir daha aynı çocuk olmamıştı hiç. O fiş, “normal bir hayat”ın son noktasıydı; masum, sakin, az korkulu… Bir daha asla ulaşamayacağı sıradanlığın acı hatırlatıcısıydı. Sonrası kalbinin çürük tık tıkları.
Odasındaki dolabın altına sıkışmış, vaktiyle amcasının verdiği minik, sivri uçlu çakı… Kimse bilmiyordu orada olduğunu. O gece savunma refleksiyle arandığı ama yakınında olmayan, sahip olduğu tek silah. Dokunduğunda parmak uçlarında hâlâ o ânın soğuk teri ve çaresiz öfkesini hissederdi. Bir umutsuzluk ânının son çare nesnesi.
Annesinden de hep utandı sonrasında. Kıçı açıkken yakalandığından değil. O çocuk çaresizliğinden, kendini koruyamadığı gibi demek ki annesini de koruyamayacağındandı utancı. Habire köfte kızartıp içki masasına taşıyan, soğan ve alkol kokulu pis adamların son zamanlarda pervasızca ve gizlemeden attıkları arzu dolu bakışlara mahsur kalan annesi…
Koridordaki aynanın ertesi sabahki kırılma noktası tam da sol yumruğuna denk geliyordu. İzi biraz derinde kalmış, babasına saldıran annesiyle babasının o şiddet dolu tartışmaları ve yumruğunda derin yara izi kavganın sessiz tanığı. Çocuğun gözlerinde ne gördüyse susan babası…
O koltuktan kalkmıyordu, kalkamıyordu. Arkası duvara, yanı boşluğa dönük. Oraya oturduğunda kapıyı, pencereyi ve odanın tamamını görebilirdi. Kimseyle yan yana oturmayışının, güvenli mesafesini koruma ihtiyacının tahtadan ve kumaştan hali… Pengueni bir yerlerde kıstırıp karnını deşinceye dek böyleydi işte…

Fatma Maksude Kılınç, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Ana Sanat Dalı mezunudur. Daha çok senarist olma hedefiyle okurken, on iki eylül karanlığında, reklam yazarlığına mecbur kaldı. İzmir Reklamcılar Derneği’nin ilk ve tek kadın başkanı oldu. Kitvak kurucularındandır. İlk yazarlık yıllarında iki çocuk radyo oyunu TRT’de yayımlandı. Atilla İlhan’ın şiirlerini beğenmesiyle Sanat Olayı’nda şiirleri yayımlandı. İki şiir dosyası var ama yayınlatmaya korkuyor. İzmir’de çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Son dönemde kadın yazarlardan oluşan bir grupla üç öykü seçkisinde yer aldı. Distopya dergisi editörlerinden. Bir kızı ve iki minik oğlan torunu var.


