Nevim Sel
Kaç saattir uykusuz olduğunu düşünmeye çalışıyordu. Baş ağrısı ve gözlerinin yanması bu düşünceye eşlik ediyordu. Mesai bitimine doğru alt komşunun telefonuyla hastaneye koşmuştu. Annesi, canı sıkıldığı için komşuya oturmaya gitmiş; eve dönerken dengesini kaybedip merdivenlerde ayak bileğini burkmuştu. Yanlarına gittiğinde annesini ve komşusunu röntgen sırasında buldu. Komşusuna teşekkür edip onu evine göndererek sorumluluğu kendisi üstlendi. Röntgeni inceleyen doktor, ayak bileğinde ciddi bir çatlak olduğunu söyledi. Bir süre üzerine basmaması gerektiğini tembih ederek alçı odasına yönlendirdi. Ayak bileği alçıya alınırken canının yandığı yüzünden okunuyordu. Tam “Gece gece gezmek de nereden çıktı?” diye çıkıştığı anda, annesinin doktora kısaca bakıp gözlerini ona çevirmesiyle söylediğine pişman oldu.
Alçı üç hafta kalacaktı. “Üç hafta!” diye geçirdi içinden. Annesi üç hafta boyunca doğru dürüst yerinden kalkamayacaktı. İşe gitmek, mesaiye kalmak ve bir yandan annesinin tüm ihtiyaçlarını karşılamak… Bu düşünceler zihninde üst üste yığılırken doktorun sesi araya girdi: “Koltuk değnekleriyle, ayağınızın üzerine basmadan yürüyebilirsiniz.”
Mutfakta tezgâhta biriken bulaşıklara bakarken, bu üç haftanın iş yükünü daha da ağırlaştıracağını düşündü. Zaten yeterince koşturmacası vardı; evin geçimini bir tekstil fabrikasında çalışarak sağlıyordu. Aldığı ücret geçinmelerine yetmediği için haftada en az dört gün mesaiye kalmak zorundaydı.
Otuzlu yaşlarının ortasındaydı ve kendine ayırdığı bir gün bile yoktu. Sabah gözünü açtığında, gün boyunca yapacaklarını kafasından geçirirdi. Ne hissettiğini ne istediğini düşünemezdi bunu yasaklamıştı kendine. Kimseye isyan etmeden, kimseyi zorlamadan ailesi için bir görev edinmişti. Babası öldükten sonra evin geçimini kendi omuzlarına yüklemek zorunda kalmıştı; hem de henüz on yedi yaşındayken.
Musluğun sıcak su kısmını açtı ve bulaşık leğeninin köpürerek dolmasını izledi. Babasının öldüğü günü hatırladı. Sabah birlikte evden çıkmışlardı; babası inşaata, kendisi okula gidecekti. Kahvaltıda babasından kışlık bot istemişti; ayağındaki su geçiriyordu. Babası, elinde yarım kalan çayını masaya bırakırken, hafta sonu birlikte çıkıp alacaklarının sözünü vermişti. Kapıyı açıp dışarı çıktıklarında şiddetli esen rüzgâr onun saçlarını dağıtmış, babasının kasketini savurmuştu.
Okuldan eve döndüğünde babasının iş arkadaşları annesine ölüm haberini vermeye gelmişlerdi. O sabahki rüzgârda devrilen vincin altında kalmıştı. “Allah’ın sevdiği kuluydu,” diyorlardı, “acı çekmeden gitmiş.” Teselli etmeyi bilmediklerinden böyle konuşuyorlardı. Annem ise komşuların kollarında, saçı başı darmadağın, kendini döverek ağlıyordu. Bulaşık leğenindeki köpükler taşmaya başlayınca musluğu kapattı.
Okul bitmeden mahalledeki terzinin yanında çalışmaya başlamıştı okul çıkışları, yazın ise fabrikaya giderdi. O günden beri SSK’lı bir tekstil işçisiydi. Kimse üniversite sınavından bahsetmedi, o da kimseye bir şey söylemedi. ÖSYM’den gelen zarf günlerce masanın üstünde durdu; kimse açmadı, sonra bir gün ortadan kayboldu. Annesinin yırtıp çöpe attığından emindi. Bulaşık süngerine biraz daha deterjan döktü, eliyle köpürttü. Köpüklü eliyle perçemini kulağının arkasına sıkıştırdı; saçının ucunda sabun köpükleri kalmıştı.
Kendisi fabrikada çalışıyor, annesi ise temizliğe gidiyordu. Dört yaş küçük kız kardeşi okula gidiyordu ve annesi de kendisi de onu sıkıntılardan uzak tutmaya çalışıyordu. “Biz yeterince ezildik, bari o ezilmesin, okusun,” diyorlardı. Liseyi bitirir bitirmez kardeşi tutturdu: “Tiyatro okuyacağım.” Annesi, “Öğretmen ol ya da hemşire, bir an önce elin ekmek tutsun, eve destek olursun,” demesine rağmen konservatuvara başvurdu. Bunu duyan annesi öfkeden deliye dönmüştü. Saçını eline dolayan annesini iterek, kardeşinin eğitimini kendisinin üstleneceğini söyledi. Bunun üzerine annesi, “Ne haliniz varsa görün, ama ben bir kuruş bile vermem!” diye evi inletmişti. Leğendeki kirli suyu döküp durulama suyunu doldurmaya başladı.
Kardeşini okutmak için evlenmemişti; iş yerinde tanışıp âşık olduğu çocuğu reddetmişti. Evlenmiş olsaydı, şimdi çocukları büyümüştü. Tezgâhın başında geçen her dakika yüreğini ezip büzüyordu. Ruhunu da kalbini de yıllar önce buruşturup bir kenara bırakmıştı.
Musluğu kapatıp bulaşıkları durulamaya başladı. Bugün hesapta olmayan harcamalar, zaten sıkışık geçecek ayı daha da zora sokmuştu. Bu ayki mesaisi annesinin tedavi masraflarına ve koltuk değneklerine gitmişti. Son aylarda aldığı para geçinmelerine yetmediği için annesi patronuyla konuşup zam istemesini söylemişti. Kaç yıldır yanında çalışıyordu; belki diğer çalışanlara nazaran bir ayrıcalık yapardı. Annesini dinleyip, hafta sonu mesaiye başlamadan önce “Abi,” dediği patronunun ofisine giderek zam istediğini söylemişti.
Cızırdayan floresan lambanın altında patronunun ne kadar sıkışık ve çaresiz olduğunu dinlemişti. Zam yapması mümkün değilmiş. İstediğini alamadan ofisten çıkmış ve sessizce işinin başına dönmüştü. “Neyse,” dedi kendi kendine; annesi üç aylığını alacaktı. Yine de içi rahatlamadı; günün yorgunluğu ve üstüne binen sorumluluklar omuzlarına ağır ağır çökmeye devam ediyordu.
Artık kız kardeşi de destek olsa diyordu içinden. Ne zaman sorumluluk alacaktı? Bak, yine ortalıkta yoktu; eve gelmemişti. “Provalar, oyun, hazırlık… gece gündüz,” diyordu. Peki ne zaman para kazanacak ne zaman eve destek olacak? Hâlâ benden harçlık alıyor.
Bulaşıkları bitirip ellerini kuruladıktan sonra mutfaktan çıkıp salona, annesinin yanına geçti. Salondaki kanepeyi açmıştı; annesi alçılı ayağını battaniyenin dışına çıkararak uyuyordu. Her ne kadar sessizce hareket etse de annesi gözlerini açtı. İlaçlara rağmen hâlâ canı yanıyordu. “Bir şey ister misin?” dedi. Sırtındaki yastığı biraz düzelterek oturmasını sağladı. Sonra mutfakta yaptığı hesabı annesine anlattı: aylık giderleri yazdı, defteri eline alarak annesinin alacağı üç aylığı nerelere ödeyeceğini tek tek not etti.
Annesi üç aylığını geçen hafta çektiğini söyleyince kafasını kaldırıp yüzüne baktı. Hâlâ susuyordu annesi; o da hâlâ gözlerine bakmaya devam ediyordu. Bu sessizliğe daha fazla dayanamayınca annesi, üç aylığının tamamını kız kardeşine verdiğini söyledi. Meğer kız kardeşi geçen hafta hem ondan hem annesinden gizlice para almıştı. Elindeki defteri öfkeyle duvara savurdu; sayfalar etrafa saçıldı, kalemi elinden fırladı. Yerinden kalkarak annesinin yanına yürüdü. “Bu ay işin içinden nasıl çıkacağız!” diye bağırdı. Kız kardeşi sorumsuzdu, umurunda bile değildi; ev de masraflar da… Peki ya annesi? O da umursamıyor muydu? “Neden kimse bana yardımcı olmuyor?” deyip odasına geçti, kapıyı çarptı. İçe çökmüş tek kişilik yatağına oturdu.
Yıllar boyunca sessiz sessiz çatlayan duygularına rağmen, aileyi bir arada tutmaya ve geçim sıkıntısının mutluluklarına gölge düşürmemesi için çalışmaya devam etmişti. Ama yaptıkları görünmez olmuştu; çünkü tüm bunlar onun görevi sayılıyordu. Değersizlik hissini şimdi iliklerine kadar duyumsuyordu.
Bugün yalnızca annesinin ayak bileği çatlamamıştı. Kendisinin ruhunda ve yüreğinde çatlaklar oluşmuş, aileye duyduğu güven ise paramparça olmuştu. İnandığı değerler olan sabır, fedakârlık ve sorumluluk artık taşıyamayacağı kadar ağır geliyordu.


