Nazife Yetişgen
Serin bir rüzgâr değdi yüzüne. Derin nefes aldı, göz alabildiğine uzayıp giden bu iki tarafı ağaçlık yolun ortasında nefes nefese kalarak koşmayalı uzun süre olmuştu. Temiz hava, gökyüzü ve yeşillik ona gösterimdeki bir filmin en uzaktan izlenen koltuğundan bilet alıp, yarı görünür yarı görünmez izlenmesi gibiydi. Sanki tüm biletler satılmış da, eşikten bari izleyeyim diye girdiği bir salonu andırıyordu doğa. Ne zaman temiz havayı ciğerlerine kadar çektiğini, gün ışığında gözlerini kıstığını hatırlamıyordu. Adını koymasa da; uzun süren bir yas sürecinin içindeydi. Ne kadar ümidi, yaşama sevinci, hayalleri varsa hepsini askıya almış; uzun bir karanlık koridorun içinde çıkışı arıyordu.
Koştu, olabildiğince hızlı ve nereye gittiğini bilmeden koştu. Ta ki, ayağı bir taşa takılıp yol kenarında düşene kadar… Gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. Hemen yanı başında annesini gördü. Yorgun bedenini, kırışmış tenini, beyazlamış saçlarını, parlaklığını kaybetmiş gözlerini gördü. Bu kaçıncı korkuydu? Kaçıncı kaçış, kaçıncı acı… Sayısını bile hatırlamıyordu. Daha yirmi sekiz yaşındaydı Zehra, hayatının baharında kaybetmişti eşini. O elim kaza…
Bir kızları vardı. Eşini kaybettiğinden beri güneş eskisi kadar aydınlatmıyordu dünyayı. Eşinden kalan ne varsa bir çekmece içine koymuştu. Açmıyordu, açmaya korkuyordu. Ne kadar eli gitmese de o çekmeceye; içindeki, o zihninin en ücra köşesindeki çekmece ona oyun oynuyordu. Bir açılıyor, bir kapanıyor gecelerini kâbusa çeviriyordu. Tüm anılarını bir çekmeceye sığdırmıştı. Üzeri toz kaplasa da; silmiyor, açıp havalandırmıyor, oracıkta küf bağlamasına ve dayanılmaz acılar çekmesine izin veriyordu.
İlaçların etkisi azalmış ve iyice gözünü açmıştı. Kızını gördü, yanı başında ağlıyordu. En son ne zaman sevmiş, ne zaman dokunmuştu saçlarına? Hatırlayamadı. Günlük rutinler içinde kaybolmuş, zamanda savrulan bir kuru yaprağa dönüşmüştü adeta. Akrep ve yelkovan onu önüne katıp akan bir nehrin üzerinde istemsizce yol alan hafif bir dala çevirmişti. Gözlerini kapatıp açarken yavrusunun başında ağlaması, korku dolu gözleri, annesinin çelimsiz bakışlarından okunan yorgunluk kazındı beyninin en ücra köşesine. Yüreğinde hissetti yorgunluğu. Üzerinden atmalıydı bu tozu, toprağı. Ritmi bozuk kalbinin artık düzene girmesi gerekiyordu. Karşısında ona muhtaç, onun desteği olmadan ayakta kalmaya çalışan evladı vardı. O gün orada karar verdi ayağa kalkmaya, hayata daha sıkı tutunmaya ve içi dolu çekmeceyi boşaltmadan, atmadan onunla barışıp yoluna devam etmeye. Ne hayatın içindeydi ne de dışında. Oysa bir dalı kırık olan yavrusunun en çok ona ihtiyacı vardı. Kendi acısını yaşarken başkalarının yaşadığı acıya kör olmuş, artık bencilce bir acı içinde yoğrulup duruyordu.
Gözlerini açtığında “Doktor taburcu edebiliriz artık daha da iyiye gidiyorsunuz,” diyordu. Daha da iyiye gitmek… Evladı için, kendisi ve dışarıdaki bu masmavi göğün aydınlattığı yaşam için daha da iyiye gitmesi gerekiyordu. Ayaklandı ve derin nefes alarak baktı dışarıdaki güneşe. Kızı koşup bacaklarına sarıldı.
-Anneciğim, çok korktum. Sonunda iyileştin. Lütfen seni de kaybetmeyeyim…
İçini acıtmıştı bu sözler. Kaybetmeyi en son gideceği yere kadar yaşamıştı ama bunu küçük yavrusunun da yaşadığını unutmuştu. Küçücük bedeni ile yüreğinde yaşadığı korkulara kör ve sağır olmuştu.
-Artık daha da iyi olacağım annem. Hepimiz iyi olacağız…
Eve geldiğinde koştu bir hışımla açtı çekmeceyi. İçi hatıra dolu. Korkunç bir yürek çarpıntısı yaşasa da tek tek çıkardı içinden hatıralarını ve dokundu, hissetti onlara. Barışmayı öğrenmesi gerektiğini, hayatın bu acı tatlı anını kaçırmaması gerektiğini anladı. Tüm tozları sildi. Artık çekmece orada olsa da; hayatın farklı sınav ve güzelliklerle dolu olduğunu anlayıp onunla yaşamaya alışması gerektiğini anladı. Kaybetmek, özlemek, yas tutmak, ağlamak hepsi normal ve kaçınılmazdı. Şimdi bir anne olarak yüreğinin en ücra köşesinden başlayan karanlığına ışık tutması ve evladının yüreğine ışık vermesi gerekiyordu. İlk ışığını yakmıştı. Şimdi tüm karanlık odalarına ışık tutup, yüreğini ayakta tutması gerekiyordu. Ağladı… Gözyaşı yıkadı tüm tozları. Şimdi bir anne olarak çekmecesi ile barışıp, hayatı kucaklamış, anılar yaşarken yenilerine de yer açması gerektiğini anlamıştı. Kalbinin tüm çekmecelerini temizleyecek, düzenleyecek, yeni anılar koyacak eskileri ile barışacaktı. Çünkü o bir anneydi. Işığını kapatırsa evladı karanlıkta kalırdı. Suyu biterse yeşermezdi fidanı.
Çekmeceyi temizledi. Işıkları açtı. Suyunu yeniden verdi yüreğinde solan çiçeklere. Şimdi hayata tutunma zamanıydı… Zaman anne olduğunu hatırlama zamanıydı. Kapı çaldı. Tüm bu düşüncelerden sıyrılıp kapıya yöneldi. Açtığında yavrusu karşısında saçları örülmüş, gözünün içi gülerek ona bakıyordu…


