Tuba Ayşe Özgür
Sıradan bir gündü aslında hayatın koşuşturması içinde sakince yürümeye çalıştığım, tek çizgide bir adım arkasından bir adım dikelmeye çalıştığım günlerden biri işte. Yolumdaydım hiç şaşmadan o sırada yanımdan geçen birini gördüm hafif bir ışıltı ardından parlayan bir kalp gördüm zümrüt gibi. Solumdakine baktım damarları ışıl ışıl altın rengi. Bir sonraki bir sonraki herkes cevher olmuş yürüyordu. Parıl parıl gözlerinizi alamayacağınız hale gelmeye başladıklarında kendime bakmak geldi aklıma.
Doğru ya etrafımdakiler bu kadar ışıldarken her yerleri değerli taşlara bürünmüşken ben de neler vardı kim bilir? Sağdan eğildim, soldan olmadı. Ne bedenimi ne ayaklarımı göremiyordum. Durdum adımlarım üst üste tek çizginin üzerimdeyim ama bedenim nerede?
Yanımdakine bir el uzattım, tepki yok, arkamdakine seslendim yok yollarında başlar dik yürüyorlar.
Bir süre beni duymadıklarını sandım. Sonra duymamakla ilgilenmemek arasındaki ince yeri fark ettim. Sesim onlara ulaşıyor, üzerlerinden kayıp gidiyordu. Tıpkı yağmurun cilalı bir taşın yüzeyinden akması gibi. Hiçbirinde tutunacak bir çatlak yoktu belki de bu yüzden böylesine parlıyorlardı.
Yakut omuzlu bir kadın geçti yanımdan. Saçlarının arasında küçük elmaslar kıpırdıyordu. Her adımında göğsünün içinden boğuk bir ses geliyordu. Önce mücevherlerin birbirine çarptığını düşündüm. Biraz daha yaklaşınca sesin daha derinden, kalbinin arkasında unutulmuş karanlık bir boşluktan geldiğini anladım.
Kadın gülümserken ağzından ince, siyah bir sıvı sızdı. Çenesine ulaşamadan inciye dönüştü. Boynuna dizildi. Gerdanlığındaki öteki incilerin arasına karıştı.
Yürümeye yeniden başladım. Tek çizgi ayaklarımın altında değil, içimden geçiyor gibiydi. Ben ilerledikçe uzuyor, dönüp arkama baktığımda kayboluyordu. Nereden geldiğimi göremiyordum. Gideceğim yeri ise herkes biliyormuş gibi yürüyordu.
Önümüzdeki adamın sırtı saf altındandı. Işık vurdukça çevresindekilerin yüzünü sarıya boyuyordu. İnsanlar ona yaklaşmak için birbirlerini itiyor, omuzlarını onun omuzlarına değdirmeye çalışıyordu. Altın sırtının tam ortasında koyu bir leke vardı. Leke her adımda biraz daha genişliyor, kenarlarından küçük kurtlar çıkıyordu. Kurtlar ışığın içinde parladıkları için onları da altın sanıyorlardı. Bir çocuk elini uzatıp birini aldı cebine koydu.
O an yolun kenarındaki çukurları gördüm. İçlerinde kırılmış aynalar, paslı anahtarlar, çürümüş meyveler, kesilmiş saçlar, yarım bırakılmış mektuplar vardı. Bir zamanlar birine ait olduğu belli olan ama artık kimsenin tanımak istemediği şeyler. Herkes yürürken üzerindeki fazlalıkları çukurlara atıyordu. Utancını, korkusunu, ihanetini, hatırlamak istemediği yüzleri.
Fakat hiçbir şey çukurda kalmıyordu. Atılan her parça toprağın altından ilerliyor, sahibinin içine geri dönüyordu. Orada biçim değiştiriyor, damarlarına yerleşiyor, organlarının arkasında karanlık odalar açıyordu. İnsan kendi attığından kurtulamıyordu. Yalnızca onu göremeyeceği bir yere taşıyordu.
Cevher dedikleri belki de buydu. İçeriye bakılmasın diye dışarıya yığılan parlaklık. İnsanların birbirlerinin gözünü kamaştırarak kendilerini karanlıkta tutma biçimi.
Kalabalık sıklaştıkça havadaki koku değişti. Önce ağır bir parfüm kokusu geldi. Sonra beklemiş et, küflenmiş ekmek, yıllardır açılmamış odalar. Herkes birbirine ne kadar güzel koktuğunu söylüyor, geçtikleri yere kendi kokularını bırakıyordu. Kimse burnunu kapatmıyordu. Çürümeyi ilk fark eden olmak, çürüyenlerin arasında kusur sayılıyordu.
İçlerinden biri dönüp bana baktı yüzü safirdendi. Taşın içinde bir yüz daha vardı. Küçük, buruşuk, korkmuş bir yüz. Dudakları kıpırdadı.
“Beni görüyor musun?” dedi.
“Evet.”
“Görmemelisin.”
Elini yüzüne götürdü. Parmaklarıyla taşın içindeki çocuğu örttü. Sonra yürüyüşünü hızlandırıp kalabalığa karıştı. Arkasından mavi taş parçaları döküldü. Yere düşen her parça kararıp kabuk bağladı.
İşte o zaman görünmezliğimin yokluk olmadığını anladım. Ben cevhere bürünmemiştim. Üzerime beni başkalarının gözünden koruyacak bir değer geçirmemiştim. Onların gözünde bir insanı görünür kılan şey bedeni değil, üzerinde taşıdığı değerdi. Altının yoksa damarların sayılmıyordu. Zümrüdün yoksa kalbinin attığına inanılmıyordu. Elmasın yoksa yaran yalnızca yaraydı. Oysa yara, insanın kendinden geriye kalan en dürüst cevheriydi.
Bunu söylemek istedim. Sesimi yükselttim. Kalabalık bir an durur gibi oldu. Başlar hafifçe bana çevrildi. Yüzlerindeki taşlarda kendi suretimi aradım. Hiçbirinde yoktum.
“İçiniz çürüyor,” dedim.
Önce sessizlik oldu. Sonra güldüler. Güldükçe ağızlarından değerli taşlar döküldü. Pırlantalar, inciler, opaller yola saçıldı. Arkadan gelenler eğilip onları topladı. Birinin kahkahasından düşen taşı bir başkası yüzük yaptı. Birinin yalanı, ötekinin boynunda kolye oldu. Birinin sakladığı suç, ötekinin alnında taç gibi parladı. Çürüme böyle böyle çoğalıyordu. Birinden düşüp diğerine takılarak. Adını değiştirerek sahibini unutturarak.
Açgözlülüğe hırs, korkaklığa tedbir, itaate uyum, kayıtsızlığa huzur demiştik. Bir insanı ezip yükseldiğimizde buna başarı, bir başkasının sesini kestiğimizde buna düzen, kendimizi duymamak için çıkardığımız gürültüye hayat adını vermiştik. Kelimelerimiz en değerli taşlarımızdı. Çünkü en derin çukurları onlarla kapatıyorduk.
Yol giderek aşağıya inmeye başladı. Kimse eğimi fark etmiyordu. Başları hâlâ dikti. Ayakları hızlanmış, bedenleri öne doğru kaymıştı. Yürümüyor, ağır ağır düşüyorlardı. Fakat düşüş topluca gerçekleştiğinde ona ilerlemek deniyordu.
Uzaktan büyük bir aydınlık görünüyordu. Herkes ona doğru gidiyordu. Yeni bir şehir sandım. Yaklaştıkça ışığın gökyüzünden değil, üst üste yığılmış eşyalardan yayıldığını gördüm. Kırık avizeler, paslı arabalar, çürümüş masalar, kullanılmamış hediyeler, hiç okunmamış kitaplar, giyilmeden eskimiş elbiseler. Dağın içinde yüzükler, madalyalar, kupalar, mühürler. Bir ömür boyunca değerli sayılmış ne varsa oraya atılmıştı. Bu, onların çöplüğüydü.
Yarım bırakılmış insanlar vardı orada. Unutulan çocuklar, kapısı çalınmayan yaşlılar, sevgisi işe yaramadığı için terk edilenler, adı anılınca sofradaki neşeyi kaçıran ölüler. Bir zamanlar sevilmiş, sonra ağırlık yaptığı için hayatın dışına bırakılmış herkes. Kalabalık kendi çöplüğüne doğru yürüyordu.
Üzerlerindeki cevherler dağı büyütüyor, dağ onları kendine çekiyordu. Her taş ait olduğu karanlığa dönmek istiyordu.
“Durun,” diye bağırdım.
Kimse durmadı. Yakut kalpler daha hızlı attı. Altın damarlar kabardı. Elmas gözler ışığı çoğalttı. Ne kadar yaklaşırlarsa o kadar parlıyorlardı. Sanki son kez görülmek isteyen yıldızlardı. Sanki çürüme, yok olmadan önce kendine görkemli bir tören hazırlamıştı.
O sırada görünmeyen elimin bir şeye değdiğini hissettim. Göğsümün ortasında sert bir çıkıntı vardı. Parmaklarımla yokladım. Küçük, pürüzlü bir taş. Çekip çıkardım. Avucumda karanlık bir cevher duruyordu. Işık vermiyor, ışığı içine çekiyordu.
Taşın yüzeyinde unuttuğum yüzler belirdi. Sustuklarım, görmezden geldiklerim, haklı çıkmak uğruna incittiklerim. Başkalarında gördüğüm çürümenin küçük kökleri benim de içimdeydi. Taşı yere atmak istedim ama atmadım. İlk kez bir şeyi saklamadan taşıdım.
Kalabalığın ortasında durdum. Onlar yanımdan geçerken cevherleri karanlık taşıma vuruyor, ışıkları bir anlığına sönüyordu. O kısacık karanlıkta içlerindeki yüzleri görüyorlardı. Bazıları çığlık attı. Bazıları gözlerini kapadı. Bazıları taşlarını daha sıkı tuttu.
Çürüme düşman değildi bize içeride neyin öldüğünü söyleyen kokuydu. Ve kendimizi kurtarmak için önce o kokuyu duymamız gerekiyordu. Üzerimize daha çok parfüm sıkmadan, pencereleri kapatmadan, suçu havaya atmadan. Eğilip kendi içimize bakmamız, hangi yanımızın çoktan öldüğünü görmemiz gerekiyordu.
Bedenim geri gelmedi ama gölgem önümde belirdi. Tek çizginin dışına doğru uzanıyordu. Ayağımı nereye basacağımı göremedim. Yine de ilk kez yolumdan çıktım.

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

