Şehnaz Orhan
Gömme dolabı sanki şimdiden eski kokmaya başlamıştı. Sadece kırk gündür kapısını açamıyordum oysa. Nasıl kısa, nasıl da uzun bir vakit. Gözyaşlarım, yorgunluklarım, yıpranmışlıklarım; buradan tekrar açılmayı, dağıtılmayı, yerlerine yerleştirilmeyi bekliyordu. “Kırk gün” demişlerdi konu komşu. “Dağıtmalısın bacım bütün eşyalarını, ruh huzur bulmaz sonra.” Ruhu zaten huzursuzdu hep Mehmet’imin. Hastane odaları, direnler, oksijen aletleri, ilaç kokuları… Ona göre miydi bütün bunlar? O ki; dağ gibi görüntüsüyle ışıltılı masaların, güzel takım elbiselerinin, muntazam tek dikişli pantolonlarının, tertemiz mis kokulu yakalı gömleklerinin, tarçın kokan parfümlerinin adamıydı. Yanlış öldü, erken öldü sanki. Nedensiz öldü de, ben kurtaramadım onu hain hastalığın pençesinden.
“Çek şu direni diyorum …Neden anlamazsın be kadın… Çok sıkıldım, rahat da işeyemeyecek miyim helaya…?
Direne direne, direnlerine rağmen, onlarla birlikte göçtü gitti, hiç istemeyerek, doyamadan bir şeylere.
Takım elbiselerini çıkarttım ilk. Çok yakışırdı da, zahmeti hiç bitmezdi bunların. Cebine özenle yerleştirdiği mendilleri onların rengine göre olacak, pantolonlarında ütü izi olmayacak- “aman ha çift çizgi olmasın sakın”– gömleklerinin yakası onun tabiriyle jilet gibi olacak, ceketleri düzgün, çorapları uygun derken saçlarım süpürge olur, süpürgeler de evlere sığmaz, sabun kokulu zeminleri görmeyi isterdi hep.
Avluyu süpürürken görmüş anası. Beni hemen istemişlerdi. Anamların canına minnet, iki etmediler dediklerini hemen baş göz ettilerdi. Okumuş adammış, rahat ettirirmiş, artık vaktim gelmişmiş, yaşı varmış, baba gibi olurmuş… Ha onların canı var da benim yok muydu? Olmaz mı? Bu adamın karşısında minnet duyulmaz mı? Eskiden okuduğum foto romanlar gibiydi Mehmet. Maşallah… İlçenin koca belediye başkan yardımcısı beni istemiş de buna denecek bir şey var mıydı? Hoş o mu beni istemiş, anası mı biraz orası karışık sanırım.
“Öyle güzel süpürüyordu ki avluyu Mehmet. Tam sana göre tertemiz kız” diyen kaynanamın gözleriyle, temiz gelinliğimle, elini bile bir kere tutmadan evleniverdim onunla.
Hiç anlamadan, hiç sormadan, hiç düşünmeden… Öylesine aşık, öylesine tutku doluydum ki, belki kendi bile bu kadar sevileceğine ihtimal vermemişti içinden kim bilir?
Anamın içine hiç sinmemiş gibi eğreti dururdu evde babam. Mehmet öyle miydi ya? Kapıda karşılanır, terlikleri önüne getirilir, koltuğuna kocaman yerleşir, varlığıyla birden evi doldururdu. Yerlerin temizliğine şöyle bir göz atar, camların berraklığını süzer, bana da tepeden bir bakış atarak köpüklü kahvesini isterdi.
“Adam dediğin öyle üstten bakar biraz. Bunu mu dert edeceksin kız… Çok şükür dalyan gibi kocan var koluna takıp gezdireceğin” diyen anamın damat aşkı ve “adam gibi adam” açlığı beni bazen sinir etse bile; bu sözleri, kendimi, Mehmet’in yanında çoğu zaman bir böcek gibi hissetmemin ağırlığını hafifletirdi bir nebze de olsa.
Koluma mı takardım! Ben koluma takmaya dünden razıydım razıydım ama, o beni pek kollarına takamazdı bir türlü. Hazırlanırdım, süslenirdim, göbek yağlarımı kapatmak için sıkı korselerden nefes alamayacak hale gelir, belediyenin yemeğine onunla gitmek için öylesine bir coşku duyardım ki, hevesimin çoğu zaman kursağımda kalmasıyla bütün gece gözyaşlarımı tutamazdım evde yalnız bırakılınca.
“Biraz az ye az iç. Semirmişsin gene bu ne hâl? Diyen, tiksintiyle vücudumda dolaşan gözleri olmasa yalanlarına gerçekten inanırdım, ama nerde?
“Ben yalnız gideceğim bu sefer de. Başka bir vakit bakarız. Hem çok kalabalık, sıkılırsın sen orda.”
“Sıkılmam diyemedim, çok istiyorum da diyemedim.” Evde kazınmaktan oluşan nasırlarımı sakladığım çamaşır suyu kokulu ellerimle onu uğurlardım üzüntüyle…
Hem ceplerini kontrol ediyor hem de hurca, sanki başımdaymış da “düzgün olmadı” diye söylenecekmiş gibi hepsini özenli bir şekilde katlayarak, dağıtılacak pantolonlarını koydum. Sonra gömleklere geçtim; mavi, beyaz, gri…En sonda ceketler kaldı. Nedense onları koymak birden daha da zor geldi gözüme. Bir ürperme bir tedirginlik geçti üzerimden hızlıca.
Ceplerinden saati ve kalemi çıktı. Yetim, onun teninden yoksun, soğumuş… Birden onunla geçirdiğimiz ender gecelerin sabahında ben de bu kalem ve saat gibi onsuz kalmamışken henüz;
“Çamaşır suyu kokundan fenalık geldi burnuma bütün gece. Sabunlamıyor musun sen hiç ellerini, bir de hıtır hıtır… Sana o kadar krem aldım, sürmüyorsun bile…”
O tepeden bana tiksintiyle bakan bakışını uzattı nasırlı ellerime. Ben de aldım sükûnetle avuçlarımın içinde sakladım o gözleri.
Çok sarsılırdım o günlerde. Vücudumu gizlesem mi göstersem mi tereddütü, yatakta neredeyse yok olup büzüşmeme kadar giderdi.
“Sevemedi beni, beğenemedi, içine sinmedim bir türlü, anamın babamı alamaması gibi dünyasına, sığamadım, yerleştiremedi beni, tüm dünyam o olmasına rağmen.”
Ceketleri dürerken, sıkıca katlanmış mektuba benzer bir tomar kâğıt düştü önüme.
Ellerim titredi, kalbim çarptı, nedensiz. Kağıtlar bana baktı ben de onlara baktım bir süre. Yerde bırakıp onları, balkona çıkıp bir sigara yaktım. Neden sıkıntım artıyor, çarpıntım bütün vücudumu sarsıyor, ellerim neden titriyor, bilmiyorum ki. Neyi bulacağımı bilmeden, neyi bildiğimi kendimden saklıyordum sanki. Sigaramı atıp ayağımla çiğnedim. Hurcun başına geçtim gene.
Özenli katlanmış bir tomar kâğıdı aldım elime. Bu Mehmet’in katlaması olmalıydı. Düzgün kırıştırmadan hatta sanki sıralı… Tiksinerek baktım elimdekilere, neden iğrendiğimi bilmeden, kaçakça tuttum elimde, parmaklarımdan kayıp gitmesini istercesine.
Onun iç cebinden çıkan düzenli katlanmış kağıtlar. Mektup gibi, ona yazılmış gibi, ona ait… Mehmet’in bana ait hissetmediği yoğunlukta, kağıtlar ona şiddetle bağlanmışlar, ama tertibinden anlaşılıyor ki; o da kağıtlara çok tutunmuş, hatta tutulmuş.
Yavaşça açtım bir sefer, bir sefer daha… Sonunda göründü yazılar. Eğik duruşlu, düzgün bir kalemle yazıldığı belli, harflerin muntazamlığı dikkat çekici…
“Se..Sevg…Sevgilim, Canım Mehmet’im;”
Kekeleyerek çıkan sesim kendi kulağıma ne kadar da yabancı! Kelimelerin yabancılığı kadar uzak, üstelik de tırmalayıcı…
Bu hafta hiç uğramadın, kokunu nasıl özlediğimi anlatamam. Sevdiğin yemeklerden yapacağım geldiğinde, bir de çok anlatacaklarım var sana.
Dayanamadım daha ileri gitmeye. Adını bile okumak istemedim gönderenin. Kokusu geldi Mehmet’in burnuma. Yakıcı…Tarçın…Sabun kokusu…
Güzel bir evleri varmış, bilenler bana söylemeye cesaret edememiş, kadın çok alımlıymış. İşyerindenmiş, yemeklere hep o da katılırmış. Bir sürü bilinen ve sadece onların ikisinin bildiği “mış” lar doldu beynime.
Son lokmasını veriyordum elimle -son lokması olacağını bilmeden- hastane odasında. Sadece bir “hık” sesi duymuştum o sırada. Elim kaşıkla kaldı, gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Çığlığım boğazımda kalmıştı. Onun da benim verdiğim son lokmanın boğazında kaldığı gibi. Ben mi öldürdüm Mehmet’imi Tanrım!
Önüme düştü ölü birden. Mehmet’im olarak değil. Yalnızca bir ölü olarak… Vücudu soğumamış, gözleri açık kalmış, tıkanmış… Tiksinerek baktım yerde yatana. Makası alıp bütün özenli katlamaya çalıştığım giysilerini kesmeye başladım. Makas sesim, bedenim, gözümdü artık. Kumaşlar ağlıyor, ben ağlıyordum. Ölünün gözlerini de kapatıp bütün kesilmiş kıyafetleri büyük çöp torbalarına koyup, sitenin girişindeki koca, kokmuş, çöp kovasına ağızlarını sıkıca kapatarak fırlattım biraz uzaktan.
Ellerimi ağlayarak ne kadar vakit sabunladığımı hatırlamıyordum. Kokladım. Çamaşır suyu kokmuyorlardı artık. Ezdiğim, yarım kalmış sigaramın acısını çıkarırcasına bir tane daha yaktım. İyi ki son lokmasını ben vermişim diye düşündüm. Bilseydim yapacağım bu işi, bilmeden yapmış olmanın yazgısal ağırlığının şaşkınlığı ile kalakaldım. Tüm yaşamımda olduğu gibi sessizlik ve yalnızlık beni tekrar kucakladı. Hiç bırakmamacasına…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


