Eylem Akdere
Şehir bir sabah duvarlarını kaybetti.
Yıkılmadılar. Gürültü de çıkmadı. Sanki taşın ve tuğlanın hafızası bir gecede silinmiş, yerlerini cam almıştı. Evler hâlâ aynı yerlerinde duruyordu ama içleri dışarıya dönmüştü.
Bir masanın etrafında oturan aile, pencereye sırtını vermiş bir kadın, halının üzerinde oyuncaklarını dizen bir çocuk… Hepsi bir vitrinin içindeymiş gibi görünüyordu.
Bu değişimi ilk duyuranlar mimarlar oldu. Gazetelerde büyük başlıklar çıktı:
Şeffaf Yaşam Başlıyor!
Duvarların, insanların korkularından doğmuş eski, gereksiz alışkanlıklar olduğunu söylediler. Cam evlerin yeni bir çağın işareti olduğunu anlattılar.
‘‘Çünkü hakikat, ışığı sever,’’ dediler. Şehir buna kolayca inandı.
İlk günler sokaklar bir sergi salonu gibiydi. Akşam saatlerinde ışıklar yandığında pencerelerin içinden küçük hayatlar görünürdü.
Bir kadın tencerede çorba karıştırıyor, bir adam gömleğinin düğmesini ilikliyor, bir çocuk masanın altında kaybolmuş kalemini arıyordu. Şehir ilk kez birbirini bu kadar yakından görüyordu.
Başlangıçta bu durum herkesi daha dikkatli yaptı. Sandalyeler daha yavaş çekildi, sofralar daha özenli kuruldu, kelimeler daha dikkatli seçildi.
Şehirde yeni bir cümle dolaşıyordu: “Artık saklanacak yer yok.”
Zamanla başka bir şey oldu. Görünürlük insanlara ‘rol yapmayı’ öğretti. Bir akşam bir adam karısıyla tartışmaya başlayacak gibi oldu. Sesini yükseltmek üzereydi. Sonra bir an durdu. Karşı apartmanın pencerelerindeki yüzleri fark etti. Sesi birden inceldi. Sokaktan bakan birisi için her şey sakindi.
Başka bir evde genç bir kız ağlıyordu. Bir süre sonra banyoya gitti. Yüzünü yıkadı. Saçlarını düzeltti. Camın önüne geçip gülümsedi. Sokaktan bakan birisi için o da iyiydi.
Günler geçtikçe şehirde yaşayanlar yavaş yavaş bir şey fark etmeye başladılar:
İnsan, izlenildiğini bildiğinde hayatını yaşamaz. Hayatını oynar.
Yine de akşam yemekleri camın en aydınlık tarafında yenmeye başladı. Bir baba çocuğunun ödevine bakarken başını biraz daha dik tutuyordu. Bir kadın çayını yudumlarken gülümsemeyi alışkanlık haline getiriyordu.
Yaşlı bir adam her akşam aynı sandalyeye oturuyor, eline aynı kitabı alıyordu. Sayfayı çoğu zaman çevirmiyordu ama kitap açık duruyordu.
Şehir, hakikat için camlaşmıştı. Cam ise; hilenin en rahat yaşayabileceği yer olmuştu.
Cam evlerde insanlar yalnız yaşamıyordu, izlenerek yaşıyorlardı. Geceleri ise başka bir şehir ortaya çıkıyordu. Işıklar söndüğünde omuzlar düşüyordu. Bir kadın başını iki eli arasına alıyor, diğer evdeki adam koltuğa sessizce çöküyordu. Ama bu anlar uzun sürmüyordu. Birileri ışıkları yeniden yakıyor, şehir tekrar görünür hayatına dönüyordu.
Şehrin ortasında, duvarları cam olmayan, kalın taşlardan örülü bir ev vardı. Cam evlerin arasında biraz tuhaf duruyordu, sanki başka bir zamandan yanlışlıkla buraya bırakılmış gibiydi.
İlk zamanlarda camlı evlerde yaşamanın büyüsü ile kimse bu evi fark etmemişti. Zamanla merak konusu olmaya başladı. Çünkü içinde ne olduğunu kimse göremiyordu.
Bir süre sonra şehirde başka bir alışkanlık doğdu. İnsanlar o evi izleyemiyordu, duvarları şeffaf değildi, bu nedenle dinliyorlardı.
Akşam saatlerinde sokaktan geçenler fark etmeden yavaşlıyor, bazıları telefonla konuşuyormuş gibi yaparak kapının önünde duruyordu. Bazıları pencerelerini biraz daha aralıyordu.
Bir gece rüzgâr hafif, sokak neredeyse tamamen sessizdi.
Cam evlerin içindeki insanlar farkında olmadan aynı şeyi yaptı. Işıkları kapatıp pencerelere yaklaştılar. Sokağın ortasındaki o taş eve doğru kulak verdiler. Uzun süre hiçbir şey olmadı. Sonra içeriden sesler geldi; yavaş bir adım, tahta zeminde dolaşan hafif tıkırtı, çeşmeden akan suyun şırıltısı, bir bardağın usulca masaya bırakılışı ve sandalyenin çekilirken zeminde çıkardığı ses… Sesler çok basitti, küçüktü, gösterişsizdi.
Cam evlerde yaşayan insanlar o gece tuhaf bir şey fark etti. O evde hayat görünmüyordu ama gerçekten yaşanıyordu, sesler çok gerçekti.
Bir sabah, taş evin kapısı açıldı. Uzun boylu bir adam bastonuyla sokağa çıktı. Bastonunun ucundaki metal taşlara değdikçe kısa bir ses çıkarıyordu.
Adamın gözleri açıktı, yavaş yürüyordu, sanki bakmıyordu. Cam evlerin içindeki insanlar onu izledi. Bir kadın kahvesini karıştırmayı bıraktı, bir çocuk oyuncağını elinde tutarak pencereye yaklaştı, bir adam gazetesini tamamlayamadı.
Şehirde herkes birbirini görmeye alışmıştı. Ama bu adam kimseyi görmüyor, bakmıyordu.
Adam cam evlerin olduğu sokağın ortasında durdu, bastonunu yere dayadı. Bir süre hiçbir şey söylemedi, sonra başını hafifçe kaldırdı.
“Burada çok insan var,” dedi.
Kimse tepki vermedi. Adam gülümsedi.
“Biliyorum, çünkü sessizlik kalabalıklaştı,” diye devam etti.
Aylar sonra belediye, şehirdeki son duvarı da kaldırma kararı aldı. Adamın evi de cam yapılacaktı. Yetkililer kapısına geldi.
“Artık herkes cam evlerde yaşıyor,” dediler.
Adam bastonunu kapının eşiğine dayadı ve bir süre sessizlikten sonra sordu:
“Camdan duvarlar, sesleri de geçiriyor mu?”
Kimse cevap veremedi.
Birkaç ay sonra ev gerçekten cam oldu. Şehir merakla bekliyordu.
Ama bekledikleri şey olmadı. Adamın hayatı görünür oldu, ama anlaşılır değildi.
Bazen ışıkları yakmayı unutuyor, karanlık bir odada oturuyordu. Bazen kendi kendine konuşuyordu ya da uzun süre sessiz kalıyordu.
Cam evlerin içindeki insanlar onu izledi. Ama ilk kez hiçbir şey anlamadılar. Gördükleri şeyleri dağınıktı. Sıradan değildi, hile gibiydi. Onların alıştığı hayata benzemiyordu. Hakikat sıradan mı olurdu?
Günler geçtikçe şehirde küçük bir değişim başladı. Bazı pencereler artık eskisi kadar açık durmuyordu. Bir akşam bir kadın camın önünde otururken perdeleri yarıya kadar çekti.
Ertesi gün karşı apartmanda yaşayan yaşlı adam kitabını camın önünde değil, odanın loş ışıklı köşesinde okumaya başladı. Bir çocuk oyuncaklarını pencerenin önünden kaldırdı.
Şehir yavaş yavaş başka bir şey öğreniyordu:
Her şeyin görünmesi gerekmez.
Bir akşam komşusu adama seslendi:
“Duvarların arkasında yaşamak nasıl bir şey?”
Adam bastonunu dizlerinin üzerine koydu. Gülümsedi.
“Bilmiyorum, sıradan, olduğu gibi…” dedi.
“Ben hiç camın içinde yaşamadım. Duvar ve cam arasındaki farkı anlayamıyorum.”
Tüm sokak duydu, komşu sustu, fısıltılar kulaktan kulağa yayıldı. O anda şehirde yaşayan herkes aynı düşünceye yaklaştı:
Görmek, anlamak değildir. Bazı şeyler ışıkta görünmez.
Belki de hakikat görünür olmak istemez.

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

