Şehnaz Orhan
Apartmana ayaklarımın ucuna basarak girdim, onu uykudan uyandırmamaya hep dikkat ettiğim gibi. İçeride uyuyormuş gibi. En sevmediği şeydi gürültü yapmam; uykuda gördüğü rüyadan kopmak, gece gündüz fark etmeden belki de hep hülyalarla dolu yaşamanın ona verdiği yalancı güvenden ayrılmak… Kalabalık olan cenazesinde bile cemaate “aman yavaş olun” demek geldi içimden. Erken gitti diyenler, komşuluğu çok iyiydi diyenler, güzelliği hep dillerdeydi diyenler doluşmuştu tabutunun başına…
Evimize girdim. Cansız tanımlayamadığım bir kokunun içine. Biraz eskilik, biraz durmuş zaman, biraz da beklenmemiş bir hava yayıldı tüm vücuduma. Uzuvlarım hareketlendi, annemin cenaze törenindeki donukluğumun tersine. Kapıyı açarken “sen mi geldin” sesini duydum derinlerden. Cevap vermek istedim ama gözlerim boşluğa takıldı. Boşluk ne kadar da doluydu aslında; şaşalı abajurlar, kolları oymalı koltuklar, halen bembeyazlığını korumakta ısrar eden perdeler, gümüş parçalarla dolu büfe, eskitilmiş yemek masası sahipleri tarafından terk edilmişliğin hüznü ile duruyorlardı karşımda. Tüm eşyalara ilk kez karşılaşmış gibi baktım. Cenazeye onlar da katılsalardı, canlanıverselerdi birden; bunca yıl kendilerine ne kadar iyi bakıldıklarının minnetini anlatıverirlerdi anneme. Herkes “taksiratını affetsin” derken Tanrı’ya; onlar kalabalığın içinden bir âmin deyiverirlerdi gönülden, hatta çok içten…
Odalar soğuk, yetim öksüz kalmışlardı; yüreğim gibi, kolum bacağım gibi, yüreğimin içindeki koca bir boşluk gibi… En arka oda ise garip bir şekilde dağınıktı. Yere saçılmış iplikler, yarı açık kalmış kutudaki muntazam renkli düğmeler; siyah, mavi, kırmızı, büyüklü küçüklü…Bir makas ve her vakit düzenli ayak dokunmalarıyla, tıkır tıkır sesleriyle, odayı sesiyle doldurmayı bekleyen eski bir dikiş makinası…
Terzi Neriman Hanım geleceği gün garip bir telaş içine girerdi tüm ev. Bir gün önceden yapılan detaylı temizlik, o gün pişen elmalı kurabiyelerin yetiştirilme telaşları, gündüz ışığında bile ışıkları açık kristal abajurlarla, sanki annemin kendisine görücü gelecekmiş gibi yapılan hazırlıklar sadece birkaç döpiyes diktirmek içindi aslında. Okuldan geldiğimde “hemen üstünü başını değiştir, okul kokmuşsun” diyerek apar topar ninemin beni odaya sonrada banyoya sokuşu ve annemin buyruklarıyla okulum, vücudum, ellerim ve ayaklarımın acele bir temizlenmeye, hatta arınmaya gitmesi, sadece Neriman Hanım’ın önüne, onun deyişiyle muntazam çıkmam içindi. Gölgesiyle evde var olan babamla, aynı kaderi paylaşmışçasına ikimiz de o günlerde, etrafta çok dolanmamak için üstün gayret gösterirdik.
Dikiş makinesine elimi sürdüm, annemin tabutuna elimi sürdüğüm gibi. Bu kadar dokunma yeter, diye düşündüm. Cenaze namazında saf durmak istemiyorum hoca efendi, dediğimde annemin ölüsü karşısında böyle bir karar almam bana nedense kazanılmış bir zafer olarak gözüktü. Ayıplamalar, vah vahlar…. Allah hayırlı evlat versinler… Havalarda uçuştu. Bense bu dikiş makinesinin önündeki mağrur dik duruşum gibi eğmedim başımı.
“Eğmiştim ya başımı senelerce yetmedi mi ey ahali” diye bağırmak istedim kocaman bir sesle.
Bağıramadım, söyleyemedim, cevap veremedim.
“Ben yurtdışına okumaya gideceğim anne. Sokaklar iki ölü bir yaralı dolu, buralarda duramam ben”
Fenalaşmalar, ayılmalar bayılmalar, sütünü helal etmemeler…
“Bir şey desene Nurettin… Neler diyor bu çocuk… Hiç mi sesin çıkmaz be adam?…”
Bir şeylere zaten hiçbir zaman ses çıkaramamış babama, konuşma yetkisi veren annemin çelişkisi hepimizi şaşırttı. Suskun babam… Akşam beşi bekleyip, kendi kendine çilingir sofrası kuran babam… Duvarlarla konuşan babam…” Ne haddime ki” diyerek kendini suskun ilan etmiş babam…
“Bak Neriman Hanım çok soylu aslında. Bakma terzilik yaptığına sen. Kocası ölünce ne yapsın. Sadece bizim gibi değerli insanlara diker o… Ben en güzel olayım, günlerde güzel gözükeyim diye uğraş veren bir hanımefendi kendisi. Kızı da kendi gibi… tü tü maşallah…Tam bizim ailemize göre”
Bıraktırdı yurtdışı hayallerimi büyük baskılarla. Neriman Hanım dünden razıydı kızını vermeye. Evi cehenneme döndürmüş annemden uzaklaşmak, tek arzum olmuştu da, karşımdaki kadının arzum olup olmadığını anlayamaya ihtiyaç bile duymadım.
“Bu karışıklıkta yurtdışına gitme gibi bir seçeneği aklına bile getirme”.
“…….”
Sokaklarda ölüler, yaralılar, çatışmalar…
“Huzurla yuvanı kurman hepimizin hayrına Cemal.”
Cenazede; yarım kalmış, belki de o da yazılmış bir kadere uymaya zorlandırılmış eski karım, sesi kısık bir başın sağ olsunla yanıma geldiğinde, konuşacak her şeyi bitirmiş olmanın yabancılığı ikimizin de üzerine sinmiş gibiydi.
“Zorla seçtirilen Neslihan’la zorla seçtirilen Cemal’in mesut gözüken, ama son derece mutsuz olacak hayatlarını birleştirmesinin mutluluğunu paylaşmak için sizleri aramızda görmek isteriz” davetiyesinin bu açık anlamını, yıllarca süren şiddetli geçimsizlikle tecrübe edecektik.
Neslihan’ın şımarıklığı, doymazlığı, aynı terzi annesinin dikiş makinesinin tıkırtıları gibi durmaksızın devam etti. Dikiş makinesi hafta da bir yorulurdu ama, benim üzerimde her gün dikiş dikiyordu Neslihan. O yama dikilecek, bu kesik kapatılacak, bu sökük onarılacak… Biçkiler ve dikişler, annemin mirası olarak vücut bulan gürültüler, kavgalar ve beni anlamadın gittiler sürüp durdu. Tahammül edebileceğimiz sadece birkaç yıl boyunca…
Seçimlerim uzaklara gitmekti… Kimsenin bulamayacağı, kimseleri görmeyeceğim kadar uzaklara… Ecnebi memlekette konuşmalar, diplomalar, kafelerde kahveler ve ey özgürlük…
Kapımın eşiğine/Kabıma kucağıma/İçimdeki aleve yazarım adını/Ey özgürlük.
Zülfü Livaneli çıkacaktı bir yerlerden, birlikte söyleyecektik bu şarkıyı… Seçimim özgürlük olacaktı. Sokakları canlı, ölü yok yaralı hiç yok. Bir kıza âşık olacaktım. Soylu mu soysuz mu belli olmayacak, hiç de önemli olmayacak. Basacaktım nikahı acilinden. Geceler sıcak, günler yaşanası, bedeni benim, bedenim onun… Okul kokmayacak, sokak kokmayacak… Arzu ve sevgi kokacak, hem de buram buram…
Bu evin nesini alayım, nesinden başlayayım. Sadece bir dikiş makinesi yeterdi aslında. Bütün hayatımı başlatan ve bitiren yegâne aletti. Etrafa saçılmış iplikler, parça parça beni kesecek makas, her battığında canımı acıtacak iğneler, bir türlü düz duramayacak elden kayacak iplikler… Sadece bunlardan ibaret bir hayat. Seçimi bana ait olmayan, ne dikilirse üzerime geçireceğim bir elbiseden ibaret bir hayat…
Üç kere sorulan “helal ediyor musunuz” sorusuna kimse cevap aramadan, hızlıca helal edilmiş haklar arasında, ortaya saçılmış döpiyes kumaşlarının kesikleri, iğneler iplikler hepsi dile geldi. Cenaze namazında saf tutmadım, geriden izledim töreni. Soylu bir tören olmasını isterdi herhalde annem. Oldu mu bilemem onun istediği soyluluk ama, iğne ipliğin sıradanlığını pek hesaba katmamış olduğu kesindi.

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


