H. Nilgün Karataş
Yüzey ilk bakışta pürüzsüz görünür. Duvar sağlamdır. Bardak bütündür. İnsan dimdik ayaktadır. Ama yaklaştığınızda ince ince çizgiler fark edersiniz. Her yerde. Kimi yeni oluşmakta kimi çoktan derinleşmiş. Kimi yaşanmışlık, kimi yıpranmışlık. Kimi de içeri sızan ince bir ışığa açılan pencere…
Bu sayımızın teması: Çatlak.
Seçerken çok düşündük; öncesini, sonrasını… Aklımıza deprem çatlakları da geldi, Japonların kırılan seramiği altınla onardığı Kintsugi sanatı da. Kalp kırıklıklarını da düşündük zihnimizin aydınlandığı anları da.
Fark ettik ki çatlak tek bir şey değil. Bazen görünür bir hâl, bazen ince bir sızı.
Çatlak denilince akla kırılma geliyor ilk anda ama yalnızca kırılmanın kendisi değil ki çatlak; bazen kırılmanın tam öncesi. Dayanmanın son noktası. Ve bazen iyileşmenin başlangıcı.
Çatlak dediğin; bir ayak bileğinde de olabilir. Bir borunun iç basıncıyla da belirebilir. Bir kavanozun camında incecik çizik gibi de görünebilir. Yıllarca susmuş bir cümlenin ortasında ansızın ortaya da çıkabilir.
Her çatlak görünür değildir üstelik. Bazıları sessizce ilerler, gürültüsüz oluşur. Bazen bastırılanın yüzeye çıkışıdır; görmezden gelinenin, ertelenenin geri dönüşüdür.
Bir şarkıda söylendiği gibi; çatlak her yerde var, ışık tam da oradan sızar. Öykülerimizi okurken dinleyin. Leonard Cohen, Anthem’de şöyle fısıldar:
“There is a crack in everything, that’s how the light gets in.”
Bu sayıda yer alan öykülerin bazıları çatlağı yalnızca fiziksel bir kırık olarak değil; hafızada, ailede, bedende, vicdanda beliren bir yarık olarak ele alıyor. Kimi zaman toplumsal bir sarsıntı, kimi zaman kişisel bir uyanış olarak…
Bir yüzey çatladığında iki ihtimal var: Ya dağılacak. Ya da ışık içeri sızacak.
Bu sayıda aslında temamızın altında yatan soru da bu: Çatlak bizi yıkar mı, yoksa görünür kılar mı?
Belki de mesele çatlağın varlığı değil, ona nasıl baktığımızdır. Çünkü bazı yüzeyler hiç çatlamadığı için karanlıktır.
Ve belki de edebiyat, tam da o ince çizgiyi görünür kılma sanatıdır.


