Mahinur Çenetoğlu
“Kızım sen en iyisi emekliliğini iste.”
Ahmet Bey yatağın başucuna dikilmiş, mavi gözlerinde hınzır bir gülüşle yorganın içinde dertop olup yatağın derinliklerinde kaybolmak isteyen kızına tepeden baktı.
“Çalışamazsın sen böyle, erken emeklilik diye bir şey var, git ver dilekçeni altı ay çalıştım çok yoruldum, emekliliğimin kabulüne…” diye.
Hazal gözlerini aralamaya çalışıyordu. Odanın bir köşesinde annesinin üst üste yığdığı heybetli gölgeleri olan yün döşeklere baktı. Diğer köşede kapısı sürekli gıcırdayan eski kahverengi tahta gardırop kocaman cüssesine rağmen dört adet sıska kısa bacağıyla hiç dağılmadan olduğu yere çöküverecek bir halde duruyordu. Genç kız yataktan kalkmak için çabalarken babasının iğneleyen sözlerini duymazlığa gelerek ağlamaya başladı.
“Baba yaaa, çok uzak çok. Servise kadar bile on beş kilometre yol gitmem gerekiyor. Of!!”
“Of mu? Of Trabzon’un ilçesi kızım, buraya da çok uzak.”
Arkasından neşeli bir kahkaha atarak yorganın ayak ucunu eliyle şöyle bir sallayarak tekrar konuştu. ‘Fırla hadi, anca yetişirsin.’
Hazal, gülerek odadan çıkan babasının arkasından baktı. Sabah sabah bu kadar neşeli olmasına her zaman çok şaşırıyordu. İsteksizce sıcacık yatağından kalktı, ilk işi dışarıya bakmak oldu. Burnunu dayadığı camın pervazı buz tutmuştu. Dışarıda lapa lapa yağan kar hâlâ açık olan sokak lambalarının altından döne döne düşüyordu. Hızlıca giyinirken telaşlıydı. Allah’ım lütfen servisi kaçırmayayım.
Dışarıya çıktığı anda burun ucu, kepçe kulakları, parmak uçları kızarmıştı. Karın düştüğü hiç basılmamış yolda yürürken botlarının altından gelen o sesi müzik yapmıştı. Hayalleri ve bomboş yolda sokak köpeklerinin hep bir ağızdan ulumaları müziğine eşlik ediyordu.
Düğünüm varmış, tepemden konfeti atıyorlarmış. Karlar ülkesinde yaşayan bir prenses olmuşum. Birazdan yakışıklı prensim bembeyaz atların çektiği o şahane faytonla gelip beni şatosuna götürecekmiş.
Köşede homurtuyla bekleyen dolmuşun farları lapa lapa yağan kar tanelerini ışık hüzmesiyle kendine çekiyordu. Hazal’ın hayalindeki romantik film arası çabucak gelmişti. Başını kaldırdığında yakışıklı prens yerini, mahallenin demirbaşlarından beş karış suratlı, morarmış dudakları, kızarmış gözleriyle kaderine söven, mutsuzluğun her rengi ile bakan, kasketi yan yatmış, boynunda siyah atkı, içinde siyah boğazlı kazak olan bedbaht şoföre bırakıyordu.
Hay senin kuracağın hayale be Hazal…
Dolmuşun içi kevgir gibiydi. Hazal eski püskü yıkık mavi dolmuşun deliklerinden üfüren rüzgârdan ayak parmaklarının ucunu artık hissetmiyordu. Keşke şu deliklere bir çaput bulsam da tıkasam. Yıpranmış soğuk suni deri koltuklarında birbirine aşina afyonu patlamamış suratlar, aralarında göz teması kurmadan yılgın bir halde yol almayı bekliyorlardı. Tahammül sınırları eksi on derecenin altında seyrediyordu. Huzursuzca kıpırdandı genç kız, soran gözleri şoförün üzerine dikilmişti. Sana bu soğuk dolmuşta mutluluğun resmini nasıl çizeyim şoför abi? İçinden geçenler bir anda dudaklarından dökülüverdi.
“Şoför Bey Abi, klima hâlâ bozuk mu? Koca kışı böyle geçiriyoruz valla. Sen demeyeceksin biz diyelim şu patrona, dolmuş yakında emekliye ayrılacak!”
Hazal yüzünde sahte bir gülümsemeyle söylediklerinden pişmanlık duymuş sessizce kenara çekilmişti. Dolmuşun içerisinden birkaç cılız homurtu yükselir gibi olduysa da henüz yaşam damarlarına kan yürümemiş insanlar Hazal’ın bu gerekli isyanını çok da dikkate almamışlardı. Dolmuşun koltuklarına gömülüp sıfatını kaybettirmek isteyen kız, şoförün aynadan sinirli sinirli bakışından kaçamamıştı. Dikiz aynasının önündeki renkli boncuklardan yapılma kuş mütemadiyen ona doğru ‘görürsün sen’ der gibi kafasını sallıyor, kasetçalardaki Müslüm Baba efkârlı efkârlı söylüyordu. Müziğin sesi Hazal’ın kulaklarında patladı. ‘Son pişmanlık neye yarar…’ Kızın içini kaplayan huzursuzluk vücut diline yansımış, başını camdan dışarıya çevirmiş yediği haltı nasıl temizleyeceğini düşünmeye başlamıştı bile. Hay diline Hazal, sana kaldı dimi bunu söylemek, umarım bugün işin düşmez. Şoför önce suskun dikiz aynasından dik dik bakarken aniden cevap verme ihtiyacıyla gürledi.
“Ne yapalım abla, bizim günahımız ne? Sabah beşten beri duraktayım, yaptırmıyor patron. Konuşacakmış, buyur konuş konuşmazsan ayıpsın. Sanki seni dinleyecek. Umurunda mı onun. Bizim de götümüz donuyor burada.”
Bunu söyledikten sonra şaşkınlıkla dolmuşun içindeki insanları süzerken o çabuk üşüyen organının adını böyle uluorta söylediği için pişman olmuştu. Kontağı çevirirken müziğin sesini biraz daha arttırdı. Dolmuşun müdavimi olan sabah yolcuları birazdan olacakları tahmin ettikleri için Hazal’a alaycı bakışlar fırlatıyorlar, birazdan izleyecekleri filmi sessizce bekliyorlardı. Genç kız özür dilemekle susmak arası tereddüt içerisindeyken, zaman geçsin diye dua ediyordu. Ve nihayet yanlarından yaldır yaldır gecen kırmızı servis otobüsünü gördü Hazal, heyecanla ayağa fırladı. Şimdi sıçtın kızım Hazal, hadi bakalım nasıl söyleyeceksen söyle.
“Şoför Abi, şoför Abi “ Sesinin çatallaşmasını bastırmaya çalışarak ‘Abi şu servisi kaçırmayalım n’olur.’ diye inledi. ‘Düştün mü elime çok bilmiş’ der gibi bakıyordu şoför aynadan.
“Yine mi abla ya?”
“Evet evet, bas abi bas, aman gözünü seveyim.”
Adam bir yandan gaza yüklenip diğer yandan homurdanarak dörtlülerini yakmış, korna eşliğinde servise doğru canhıraş atak yapıyordu.
“Selektör yap abi selektör!”
Muavin koltuğunda oturan genç her zamanki heyecanlı haliyle şoföre taktik veriyordu. Hazal’ın bilmem kaçıncı kez servis kovalamacasına eşlik ediyordu. Orta yaşlı bey amca, kızarmış yanaklarıyla öndeki koltuğun demirine sıkı sıkı tutunmuş ‘Evladım kayacak şimdi tövbe tövbe ne yapıyorsun Allah aşkına, aaaa bu havada hem de basma basma! Olmaz ki ama böyle yerler buz! Öldürecen mi sen bizi? ’ diye bağırıyordu. Daha önce bu sahneye çokça şahit olan bir başka orta yaşlı teyze genç kıza sinirle bakıyor; ‘Amaaan kızım sen de bir sabah bari erken kalk, her gün böyle yüreğimizi ağzımıza getiriyorsun. Pes vallahi, seni görürsem bir daha binmem ben bu dolmuşa.’ diye söyleniyordu.
Öndeki genç, kızdan yana çapkın bir bakış fırlatıp tatlı tatlı gülümsüyor. Tüm gücüyle onu savunmak için teyzeye dikleniyordu.
“Binme teyze, sende böyle deyip deyip biniyorsun. Beklersin sabahın köründe, ne var yani sen hiç genç olmadın mı? Uyumuş biraz n’olacak”
“Uyumuşmuş uyumasın efendim ben bu yaşımda kalkıp geliyorum uyumasın. Ayrıca sen onun avukatı mısın? Her seferinde bir savunmalar bi şeyler. Hayırdır?”
Lafı fazla uzatmayan genç sinsi bir gülümsemeyle önüne döndü. Hazal bir şeyler söylemek istedi fakat şoförü kızdırırım korkusuyla sustu. Öndeki genç rahat durmuyor bu sefer de yaşlı amcaya laf yetiştiriyordu.
“Ne yapalım amca bey, bu güzel hanımefendiyi servise yetiştireceğiz, korkma sen de alış artık. Bak biz alıştık. Bir şey olmaz maşallah şoförümüz aslan parçası.”
Yaşlı adam boynuna taktığı kırmızı fuların rengini alan yanaklarıyla sinirli sinirli öndeki delikanlıya söyleniyordu ‘Tabii anladım ben senin karın ağrını, gördün güzel kızı konuş bakalım oğlum, biz o yollardan geçeli kırk yıl oldu, sen giderken biz dönüyorduk.’
Delikanlı arkaya bakıp köşede stresle oturan Hazal’a göz kırpıyordu ancak genç kızın onu görecek hâli yoktu. Şu servise bir yetişeyim söz bir daha erken çıkacağım. Benim yüzümden ortalık savaş alanına döndü.
Dolmuş servis otobüsünü durdurmuş, Hazal mahcup bir şekilde başını kaldırıp şoförün yüzüne bakmadan inerken “Sağ ol abi, hayırlı işler,” diyebilmişti. Öndeki genç sevinçle laf atıyordu Hazal’a, “Hadi yetiştin yine, iyi günler, iyi işler.”
Şoför kafasını sallayarak arkasından bağırıyordu: “Bu sondu, vallahi ben de almayacağım seni artık bu dolmuşa. Emekli oldu bu dolmuş emekli hadi bakalım.”
Araba homurtuyla yolunu devam ederken, şoför dikiz aynasından göz göze geldiği teyzeye bakarak konuşmasını sürdürdü. “Bu kız böyle çalışamayacak teyzem, ben bile anladım valla.”
Hazal onu bekleyen kırmızı otobüse adımını atar atmaz bir alkış koptu. Servis arkadaşları Hazal’ın arabayı yakalamasını hep bu şekilde kutluyorlardı. Genç kız utancından en arka koltuğa adeta çöktü.
Çok şükür bugün de yetiştim. Babam çok haklı bu böyle olmayacak. Ben en iyisi emekliliğimi isteyeyim.

Mahinur Çenetoğlu, Ankara’da dünyaya geldi. Otuz beş yıl beyaz yakalı olarak Milletlerarası Ticaret Odası’nda çalıştı. Profesyonel yazım hayatına 2020 yılında başladı. 2021 yılında Yaşar Kemal Anısına Öykü Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması’nda Öykü dalında “Bezgin Demokrat” isimli öyküsüyle finalist oldu. Beş kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. 2023 yılında Banliyö Kitap tarafından basılan ilk novellası “Aşkın Istırabı”, Ekim 2004’te Mahal Edebiyat tarafından basılan ilk öykü kitabı “Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı” okurla buluştu. Distopya Dergi’de yazıları yayımlanıyor. Otuzdan fazla öyküsü çeşitli internet dergilerinde yer aldı.


