Eylem Akdere
Bazı çizgiler vardır, sesin önünde durur.
Konuşmadan önce onlardan geçersiniz.
Boynumda böyle bir çizgi var.
İnsanlar “iz” diyor. Ben bazen “çatlak” diyorum. Çünkü iz, bitmiş bir şey gibi. Çatlaksa hâlâ çalışıyor; bazen kendini belli ediyor, bazen gizleniyor.
Boynumla sesim arasındaki o ince, soluk yarık—sanki bir yerden başka bir yere geçilmiş gibi—her sabah aynada aynı yerde duruyor ama aynı anlamda durmuyor.
Önce onu yok saymayı öğrendim.
Saçıma şekil verirken başımı bir milim çevirip ışığı başka açıdan düşürürsem çizgi kayboluyor. Fotoğrafta yüzümün iyi çıktığı açılar var; bir de boynumun daha “temiz” durduğu. Kolye seçerken zincirin tam nerede biteceğini hesaplıyorum. Bazı yaka tiplerinden vazgeçtim. Bazı renklerden de. Açık renkler, ışığı fazla geri veriyor; çizgiyi bir harita çizgisi gibi belirginleştiriyor.
Bütün bunlar küçük şeyler gibi duruyor. Küçük. Ama insanın gününü küçük şeyler yönetiyor zaten: bir bakış, bir cümle, bir kumaşın boyna sürtünmesi.
Bazen o sürtünme bana sesin nereden çıktığını hatırlatıyor. Sanki sesim artık aynı yerden geçmiyormuş gibi. Sanki konuşmak, yalnızca kelime değil, bir eşiği aşmakmış gibi.
O gün kuaföre gittiğimde, her şeyi normal yapmak istemiştim. “Normal” kelimesi bende bir düğme gibi: bastığımda aklımdaki sahneyi değiştiriyor. Normal bir randevu. Normal bir saç kesimi. Normal bir ayna karşısı. İnsanlar konuşurken kahkaha atıyor, dedikodu yapıyor, havayı yorumluyor; kimsenin boynunun ortasında görünür bir çizgi yokmuş gibi, ben de yokmuşum gibi.
İçeri girince sıcak bir şampuan kokusu vurdu yüzüme. Bir müzik çalıyordu; ritmi basit, sözleri önemsiz. Koltuğa oturdum. Önlüğü boynuma bağladılar. O bağlama anında, boğazımın altındaki o çizgi, kendi kendine ortaya çıktı. Bir kumaşın, bir düğümün, bir ele dokunmanın çağırdığı gibi.
Kuaför—adını tabeladan biliyordum ama yüzünü ilk kez gerçekten gördüğümü fark ettim—arkama geçti. Saçlarımı ayırdı, taradı. Bir süre konuşmadı. Sessizlik uzayınca ben konuşmaya başladım; çünkü ben sessizliği hep doldurmayı öğrenmişimdir. Nereden geldiğini bilmediğim bir alışkanlık.
“Hava bugün soğuk değil mi?” dedim.
“Evet,” dedi.
Sonra bir süre daha saçla uğraştı. Omuzlarıma dökülen saçları elinin tersiyle süpürdü. Boynuma doğru eğildiğinde nefesinin sıcaklığı bile çizgiyi hatırlattı. Sanki çizgi, tenin altında değil de havanın içinde asılıydı.
Ben yine normal davranmaya çalıştım. Gülümsedim. Gözlerimi aynaya sabitledim. Aynada, yüzümün tanıdık kısmı vardı. Gözlerim, kaşlarım, dudaklarım. Boynumun ortasında, tanıdık olmayan ama artık bana ait olmak zorunda olan bir çizgi.
Kuaförün eli bir an durdu. Sadece bir an. Sonra aynada göz göze geldik. Göz göze gelmek dediğim, gerçek bir göz göze gelmek değil; aynada yakalanmak. İnsanın, gizlice bakıldığını bildiği halde “fark etmedim” oynadığı o oyun.
“Boynunuz…” dedi. Cümleyi tamamlamadı.
İçimden hızlı bir savunma cümlesi geçti: Sormayın. Ardından daha hızlı bir açıklama: Ameliyat. Sonra daha hızlı bir utanç: Niye açıklıyorum?
Ben yine normal olana sığındım.
“Evet,” dedim. “Bir şey… oldu.”
O “bir şey” kelimesi, bazen insanı kurtarıyor. Bazen de kendini küçültüyor. Bir şey oldu; sanki bir gün evde bir bardak kırıldı gibi. Oysa bazı şeyler bir bardağın kırılması değil; evin duvarında bir çatlak açılması gibi. İçeri soğuk girer. Ses değişir. İnsan aynı odada oturur ama artık o oda başka bir şeydir.
Kuaför, çizgiye bakmıyor gibi yaptı. Ama bakışın bir taklidi yoktur; bakış, kendi yolunu bulur.
“İyisinizdir umarım,” dedi. Yumuşak söyledi. Yumuşak söylenen cümlelerin bazen daha ağır olduğunu biliyorum.
“İyiyim,” dedim. Bu “iyiyim” yıllardır bende bir kapı gibi. Biri çalınca açıyorum, içeri girip girilmemesine karar vermeden. “İyiyim,” dediğimde kapı kapanıyor. İyiyim. Konuşmayalım.
O yine saçımı taradı. Makası aldı. Metal ses, aynadaki yansımamın üstüne tıklayıp duruyordu. Saç kesmek ne kadar sıradan bir eylem. Saç uzar, kesilir; uzar, kesilir. Bir döngü. Oysa vücuttaki bazı çizgiler uzamaz, kesilmez. Sadece taşınır.
Ben makas sesinin içine saklandım.
İnsan saklanacak yer bulunca, en önce kendinden saklanıyor.
Kuaför bir süre sonra konuştu. Birden değil, yavaşça. Sanki sesinin de bir eşiği varmış gibi.
“Bu çizgi,” dedi, “sanki… bir yerden başka bir yere geçilmiş gibi.”
Cümle öyle kuruldu ki, içinde acıma yoktu. Merak yoktu. “Geçmiş olsun” yoktu. “Ne oldu” yoktu. Sadece bir tespit vardı. Beni, bir hikâyenin içine koymadan, bir dramın içine itmeden, yalnızca gördüğü şeyi söylemişti.
Bir yerden başka bir yere geçilmiş gibi.
O anda boğazımın içi doldu. Ağlamaktan değil—ben ağlamayı çoğu zaman sessizliğe saklarım—başka bir şeyden. Kendime uzun süredir söylemediğim bir şeyi duymaktan.
Ben gerçekten bir yerden başka bir yere geçmiştim.
Ama bunu kabullenmek, “iyiyim” demekten çok daha zordu.
Çünkü geçmek, geride bir şey bırakmayı da kabul etmek demekti. Eski bedenimi. Eski sesimi. Eski normalimi.
Ben o “normal” düğmesine ne kadar basarsam basayım, artık sahne değişmiyordu.
Kuaför arkasından devam etti:
“Bazı çizgiler vardır,” dedi, “insanın başına geleni değil, geçtiği yeri anlatır.”
Bunu bir aforizma gibi söylemedi. Kendini akıllı göstermek için değil. Sanki bunu daha önce kendi gözleriyle görmüş biri gibi. Sanki çizgilerle yaşayan biri gibi.
Ben bir şey demedim. Çünkü boğazımın tam ortasında, yıllardır taşıdığım o çizgi bir an için içeri doğru genişledi. Bir çatlak, yalnızca dışarıdan görünmez; bazen insanın içinde de açılır. İçeriye hava girer. İçeriye ses girer.
Ben aynaya baktım.
O çizgi, benim için hep bir kusur gibi duruyordu. Bir “tamamlanmamışlık.” Bir “bozulma.” Bir “fazlalık.”
Oysa şimdi, ilk kez, bir kayıt gibi duruyordu. Bir geçit gibi. Bir eşik gibi.
İnsan kendi bedenini bazen bir ev gibi sanıyor. O evin duvarları sağlam olsun istiyor. Boya kusursuz olsun. Çizik olmasın. Çatlak olmasın. Ama bazı evlerde en çok ışık, duvardaki ince bir yerden sızar. İstenmeyen yerden. Planlanmamış yerden. Ve insan yıllar sonra o ışığın düştüğü köşeye alışır; hatta o köşe, evin en gerçek köşesi olur.
Ben çizgime alışmıştım ama onunla barışmamıştım. Alışmak, kabullenmek değildir. Alışmak, bir şeyi sürekli taşımaktır; kabullenmek, taşıdığın şeyi kendine ait saymaktır.
Kuaför saçımı yıkamak için lavaboya götürdü. Başımı geriye yasladım. Boynum gerildi. Çizgi daha görünür oldu. Suyun sıcaklığıyla birlikte, tenimin üzerindeki her şey bir an daha netleşti.
Gözlerimi kapadım.
Gözlerimi kapadığımda, o odanın ışığı geldi aklıma. Soğuk, parlak, fazla parlak. İnsan kendini bir anda ışığa teslim edince, gölgesi nereye gider bilmiyor. Sesler kısık bir yerden geliyor. Biri adınızı söylüyor, siz cevap veremiyorsunuz. Sonra bir sessizlik. Sonra bir uyanış. Sonra bir “iyisiniz” cümlesi.
Ben o gün “iyiyim” demeyi yeniden öğrendim. Ama kelimenin içi boştu. Çünkü “iyi” dediğin şey, yalnızca bedenin çalışması değil. İyi, kendini tanımaya devam edebilmekti.
Saçım yıkanıp koltuğa döndüğümde, aynaya tekrar baktım. Bu kez yüzüme değil. Boynuma.
Çizgi oradaydı. Hiç değişmemişti.
Değişen, benim bakışımın cümlesiydi.
Ben o çizgiye yıllardır “yara” demiştim. Yara, kapanması gereken bir şeydi. Yara, gizlenmesi gereken bir şeydi. Yara, “geçmiş” demekti.
Ama o çizgi kapanmamıştı. Sadece iyileşmişti. İyileşmek, silinmek değildir.
İyileşmek bazen görünür kalmaktır.
Kuaför son düzeltmeleri yaparken, ben sessizce düşündüm: Boynumdaki bu çizgi, hayatımda ilk kez bir şey istemiyordu benden. Ne sakla diyordu ne göster. Orada duruyor, benimle birlikte nefes alıyordu.
Belki de çatlak dediğim şey, tam da buydu.
Bir insanın, kendi hikâyesini sızdırdığı yer.
Dışarı çıktığımda hava hâlâ soğuktu. Ama yüzüme çarpan soğuk, beni küçültmedi. Sadece uyandırdı.
Yolun karşısındaki vitrinde kendimi gördüm. Saçım daha derli topluydu. Yüzüm aynıydı. Boynumdaki çizgi, camın yansımasında ince bir çizgi gibi duruyordu. Bir şeyin başlangıcı gibi de, sonu gibi de değil.
Bir geçit gibi.
Elimi boynuma götürdüm. Parmaklarım çizginin üzerinden geçti. Bu kez ezbere değil. Bu kez görerek.
Çünkü ben, yıllardır bakmadan geçtiğim yeri ilk kez görüyordum.
Buna yara demedim. Çünkü kapanmamıştı. Buna çatlak dedim.


