Şebnem Özbay
Tuttuğumun, tutunduğumun ellerimden kayıp gittiği, saksıya heves güves ektiğim unutmabeni çiçeğinin ne kadar çabalasam da tutmadığı; havaya, suya, toprağa cemre düşse de baharın hissedilmediği, çürük dişimin ağrısını ilaçların bir türlü dindirmediği, sevdiklerimin çoğu uzağımdayken gıcık olduklarımın ne tarafa dönsem karşımda bitiverdiği günlerdi.
O gün, öyle günlerdendi işte.
Neresinden başlasam bilemedim, en iyisi başından anlatayım.
O sabah öğrendim ki -üstüme iyilik sağlık öğrenince hayli şaşırmıştım- “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” sözünün doğrusu: “Dal üstünde saksağan, vur beline baltayı” imiş. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa geçerken değişmiş! Her şey değişir her şey! Kimi hızla kimi yavaşça ama mutlaka zamanla değişir. O gün bana göre değişmeyen tek şey, şu çürük dişimin lanet sancısıydı. Ağrıdan yerimde duramıyordum. Zihnim gevezedir, yerli yersiz hep bir şeyler derim kendime. Paniklemişsem, ezik hissetmişsem, hele korkmuşsam derim, daha da derim, demezsem olmaz! Atlatacaksın, bu da geçecek, korkma, sakın korkma tamam mı?
Benim için ha giyotin, ha dişçi koltuğu fark yok. Hatta giyotin sehpasına yürümek, dişçi koltuğunda ağzını kocaman açıp az sonra başına gelecekleri bilmekten daha feci değil. Öteki hiç olmazsa hızlı, keskin ve acısız, tak bitti! Giderken hep böyledir de, dönerken her seferinde, “Aman hiç öyle korktuğum gibi değildi. Zaten uyuşmuştu, hissetmedim bir şey” derim, bu da tabii ayrı mesele. Böyle içimden alıp verirken son günlerdeki uğursuzluk beni yine ama bu kez yolda buldu, yine vurdu ve tabii yine gol oldu. Kliniğe ürkek adımlarla yaklaşıyorken pat diye yere düştüm.
Hiçbir gerekçesi yoktu o düşüşümün. Yüksek ökçeli ayakkabılar, Arnavut kaldırımları, basamak, çukur, tümsek… Baş dönmesi, tansiyon düşmesi ya da tersi… Hiçbiri yoktu. Dümdüz uzayıp giden sıradan bir yaya kaldırımında birden oluverdi. Hele gözlüğüme ne olmuştu da ilk o fırlayıp attı kendini yere.
Yerden güç bela kalktım, sağ bileğimde ağrı hissettim, ama epey. Dedim ki kendime; hiç olmadı say, toparlan ve devam et! Evet bunu dedim. Akacak kan durur mu damarda, durmaz! Sol avucumda gitgide biriken kanı görünce tekrar dedim: Yürü, devam et. Bir şey olmadı say! Bir yanım, çocukluğumuzun Heidi’si gibi kollar havada bayır aşağı koşuyor ya daima, içimden “Az önce sen, çocukluğundaki gibi düştün, çocuklar gibi düştün” diyordum ki tam, kebapçı dükkânından sokağa yayılan müzik kanalında, Bir Teselli Ver diyordu Orhan Gencebay da.
Kalktım ve yürümeye devam ettim.
Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum.
O günler arasında işte en çok o gün; kendime, hayata, insanların çoğuna sövüp saymış, söverken kebap kokusundan da öyle tiksinmiştim.
Sahi en son ne vakit, nerede düşmüştüm? Sahi oralarda yürürken en son ne düşünmüştüm?

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

