Şehnaz Orhan

“Kalksana kız neden uyuyon, temizlik yapcez hadi gari,” diye seslenen annemi duymak istemedim sabahın bu erken saatinde. Aşağıdaki avludan takırtılar geliyor, çeşmeler bir açılıp bir kapanıyordu. Kovalar, bezler, sabunların kokusu odaya kadar dolmuştu sanki. Gözlerimi açmak istemedim hiç. Bütün gün telaş olurdu, hatta gece sabaha kadar da bu tantana sürerdi bizim köyde.
“Kııız sana diyom, Hızır gelmeyecek senin uyuşukluğundan. Buraya uğramadan giderse sopalarım seni valla” diyen annemin cırtlak sesi yankılandı avluda.
Gözlerim ağırlaştı, uykum çok erken bölünmüştü. Bu kadar da erken kalkılır mıydı diye düşündüm. Gerçekten gelecek demiyorlar mı Hızır için.! Sanki gören olmuş bugüne kadar da kendilerinden emin bir şekilde, temiz eve uğrasın diye kendilerini paralıyorlar. Hele annemin bir kurtarıcı beklemesi iyice sinir ediyordu beni. Babamdan iyi kurtarıcı mı vardı be kadın? Hem babanın dayaklarından adama kaçmışsın hem de Hızır deyip duruyon her yıl. Hızırlar sopalasın seni! Öfkelendim iyice kapadım gözlerimi sımsıkı. En iyisi duymamış gibi yapmaktı.
Torosların rüzgarını hissettim bedenimde. Şelale az ötede olmalıydı. Hem serinliği hem de sesi geliyordu yürüdüğüm tepelere. Aşağıdaki kadın bağrışmalarını, kazanlarda kaynatılan bulgurların bildik kokusunu, çocukların beyaz kelebek görmek için-dilekleri kabul olacaktı sözde- gökyüzüne bakınmalarını, ağaçlar altında kurulmuş salıncakları geride bırakarak tek başıma tepelere doğru çıkmaya başladım. Sabahın erken saatinde, kapılarımıza hepimiz ısırgan otu asmıştık ki kem gözlere maruz kalmayalım, evlerimizin bereketi kaçmasındı. Kendimizi hasetlikten korumaya çalışmakla, hep birlikte coşkuyla ve sevinçle Hıdrellez bayramını kutlamak büyük bir çelişki değil miydi sanki.? Kimi kimden koruyacağımızı bilmeden ısırgan otlarından medet ummayı, birbirimize utanmadan da hatırlatıyorduk bir de. Evde kalmış kızlarımız-analarına göre ellere varmaya gecikmişlerdi- mısır çuvalından mısırları bahçelerine dualar okuyarak bıraktılar ki, ertesi sabah mısırların sayımı çift çıksın, kısmet bekleme macerası da başlamış olsun böylelikle…
Yukarılara doğru yürüdükçe aşağıların sesleri giderek azalıyordu. Ufak tefek çocuk gülüşleri bazen de ağlamaları duyuluyordu. Ellerimi dizlerime koyarak yere doğru eğilmiş bir şekilde belimi büktüm biraz soluklanmak için. Birden rüzgâr sertleşmeye, sesi sanki uğuldamaya başladı. Başımı kaldırdığımda gördüm onu. Üstünde yeşil bir elbise, kır bir atın üstünde heybetli duruşu ve güleç yüzüyle bana bakıyordu.
“Nereye yürüyorsun evlat”
“Hiiiiç, öylesine işte”
“Öylesine olur mu hiç. Ne aradığını söyle ben sana bulup getireyim.”
“Sen kimsin ki?”
diyerek içimin ürpermesinin geçmesini bekledim. Nefes nefeseydim ama kalbim artık yorgunluktan değil de heyecandan hızlı hızlı atıyordu. Nasıl atmasındı? Hızır olduğunu söyleyen adam sakin ama gösterişli atıyla capcanlı karşımda duruyordu.
Aşağıdaki gürültü duyulmamaya başladı. Ben de keşke onların yanından ayrılmasaydım diye korkuyla aklımdan geçirirken, tekrar ne aradığımı sordu.
Ayaklarımızda çiğdemler, mor sümbüller, nergizler, nevruzlar, laleler, papatyalar, gelincikler, mor çiçekler ve yeşil otlar birden nazlı nazlı sallanmayı bırakıp hareketsiz kaldılar. Dünya dönmeyi bırakmış, sanki herkes benim gibi Hızır’ın karşısında dimdik duruyordu.
“Baban gelemeyecek kadar uzaklarda kızım, ben onu sana getiremem, ama ona senden bir şey götürürüm söz” deyip sanki yüreğimin en dibindeki tortuyu eliyle çıkarıp temizledi. Gözyaşlarım kalbimin de kanamasıyla, ayaklarımızın altındaki çiçeklerin üstünü kapladı. Bu kırmızılık içinde beyaz atıyla duran Hızır gitmeye hazırlanır gibi atının ipini gevşetti.
“Hadi babana ne götüreceksem ver gidiyorum” diyerek atının üstünde huzursuzlandı.
Yavaş yavaş çiçeklerin üstündeki kırmızılık açılmaya, doğa kendi rengini almaya başladı. Etrafa bakındım az ilerde mor renkli tomurcukları soğana benzeyen Müşkülüm çiçeğini koparıp biraz da çekinerek Hızır’a uzattım.
“Bunu götür babama,” diyerek yüzüne baktım.
“Evladım bu çiçek nedir bilir misin? Bir dağ sümbülü bizi terk ettiğinde, yakınımız olan canımızın yası başlar, varlığımız parçalanır, bütünlük kaybolur. Bu çiçek rüyalarda kavuşmanızı sağlayacak. Ne zaman istersen rüyalarında onu görebileceksin. Bu çiçeği babana götürdüğüm de senin ellerinden koparılmış olduğunu söyleyeceğim. Sen de kendine bir tane kopar, yastığının altında dursun,” diyerek atıyla hızlıca uzaklaştı.
“Kalk kız diyom sana duymuyon mu beni,” diyerek anamın beni sarsmasıyla uyandım. Gözlerimde kurumuş yaşlar vardı.
Fırladım yataktan.
“Ana geliyom, belki Hızır gelir bu akşam ne dersin?”
“Gelecek tabi, dualarımız kabul olacak Allah’ın izniyle. Hadi sende gel bana yardıma o zaman,” diyerek odadan çıktı.
Elim yastığın altına gitti.
Boştu.
Kim bilir belki yarın sabah yastığımın altında mor sümbülümle uyanırım …!
Fırladım yataktan hemen yüzüme az su serpmeye.
İçim de biraz burukluk gene de mutlulukla…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


