Şebnem Özbay
Orada dikilmiş, kendimi bildim bileli görmekten usandığım şeylere bakıp duruyordum: Uçsuz bucaksız gökyüzü, uyur uyanık akıp giden ırmak, oracıkta pinekleyen bir at, toprak yollar, tuğla fırınları. Otların ve çöp yığınlarının arasında, o rezil mahallenin göbeğinde, ottan ne farkım var benim diye düşünüyordum. Ne olacak, o tantanacı ödleklerin arasında bizim gibi otlar biterdi ancak. Sonra da, yok hayır, diye mırıldandım kendi kendime, delikanlı adam sefil yerde yetişir.
Alçaklığın Evrensel Tarihi – Jorge Luis Borges
Şucu’nun ileri gelenleri, esasında geriden gelirdi. Akılları da fikirleri de gerideydi. Onlar için geri, ileriydi. İleri ise geri. Bu düşünceden asla şaşmazlardı. İleriye doğru topluca giderlerse, geriye varacaklarına inançları tamdı. Geri cennetti; ne varsa oradaydı.
“Hele biraz daha ilerleyelim,” derlerdi, “öyle güzel gerileyeceğiz ki!”
Bu hedefle toplandılar, dağıldılar, yine toplandılar. Günlük güneşlik bir günde, güle oynaya yola koyuldular. Bir ileri iki geri adımlarla dereleri, tepeleri, vadileri aştılar. Dinlendiklerinde ekmeklerini bölüştüler. Yol bittiğinde ise gerçekten varmış gibiydiler.
Orada hoş karşılandılar, hoşnut kaldılar ve sonrasında orada kalmak için karar kıldılar. Ahali, onların gelişiyle mutlulukla doldu, hele kalacaklarını öğrenince sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Aralarında huysuzlananlar, Şucu’dan gelenlere surat asanlar oldu olmasına, neyse ki onlar azınlıktı. Sesleri çabuk unutuldu. Demir tavında dövülürken, yeni eskiyle hemhal olurken ne önemi vardı, havanda su dövüp Şucu’dan gelenlere söylenen münasebetsizlerin.
Günler ayları, aylar yılları kovaladı. İki bolluk içinde geçen yılın arkasından kıtlık geldi. Ahali, kuraklık zamanlarına deneyimliydi, tedbirliydi, idareyi bilirdi. Ya yeni gelenler? Yok dediler, biz daha kurak yerden geliyoruz, kuraklığı sizden daha iyi idare ederiz. Bu iş bizim işimiz dediler ve böylece Şucu’dan gelenlerin ileri gidenlerini depoların başına getirip boyunlarına kocaman depo anahtarlarını astılar. Yine aralarından itiraz edenler oldu fakat Şucu’dan gelenlerin aklıyla daha da akıllananlar dedi ki onlara:
Hadi be oradan Bucu! Bıktık sizin boşboğazlığınızdan.
Aman görseniz nasıl kızdılar. Ondan sonra itiraz edenlere de hep Bucu dediler, hep öfkeli baktılar.
O kıtlık senesini, ileri gelen geriler sayesinde kıtlığı hissetmeden atlattılar. İleri gelen geriler, ahaliye hissettirmeden, Bucuların hissesinden alıp diğerlerinin hissesine kattıklarını ise kimseye duyurmadı. Dediler ki: Madem öyle, işte böyle!
Ahaliden sonra doğanlar büyüdüklerinde, büyüklerinden işitip bildiklerini sürdürüp itiraz edenlere,
“Bunlar zaten Bucu” deyip susturdular.
“Hadi ordan Bucu” diyenler,
“Hay şu kör olasıca Bucular keşke olmasa” diyenler, nispeten iyimserlikle sadece “Bucu” diyenler zamanla kollara ayrılmış olsa da; el ele, kol kola verip büyük harflerle her yere bu kelimeyi yazdı, kazıdı, bazen de üzerine çarpı attı. Yine bolluk, yine kıtlık yılları birbirini kovaladı. Bolluk yıllarında bolluk azalsa, kıtlık yıllarında kıtlık artsa da idareciler hep aynı kaldı. Zaten ahali de bu durumu artık kanıksamıştı.
Şucu’dan gelenler iyice yerleşince esasen çul çürütseler de kurnazlıkla ahalinin gözünü öyle güzel boyuyordu ki… Onların kararıyla artık iki geri bir ileri adım atılıyordu. Ahali, bu karara da içtenlikle katılıyordu. Her şeyden anlayan onlardı, her şeyi en iyi bilen yine onlar! Bunu niye yapayım ki, diyen çıkıyordu aralarından, Bucu’ya bakar gibi bakınca o da hemen susuveriyordu.
Derken bir gün, kimsenin gıkı çıkmaz oldu. “Gık” demeden geçen zaman uzadı, katılaştı. Bir itiraz beklediler içlerinden, bir “Bucu” sesi…
Ama artık yoktu.

İstanbul’da dünyaya geldi. Üniversiteyi, İşletme Bölümü’nde bitirdikten sonra finans alanında bir süre çalıştı. Çocukluğundan beri yazar olmayı hayal ederdi. Okuma tutkusunun yanına yıllar içinde yazma tutkusunu ekledi. Yayınlanmış bir romanı, dört öyküsü, değişik dergilerde yayınlanan şiirleri ve deneme yazıları vardır. Halen, Suaremag dergisinde yazmakta ve yeni romanını yayına hazırlamakta.

