Tuba Ayşe Özgür
İnsan tiksintisini cebinde taşır, diğer cebinde tutkuyu. Bunu Kafka’dan öğrendim. İçindeki kusmuğu bile kelimelere dönüştürebilen bir adamdan.
Her şeyden tiksinti duyan hatta bunu sadece ruhunda değil bedeninde de yaşayan ama diğer tarafıyla da içindeki tüm kusmuğunu tutkuyla kelimelere büründüren. Büyülü kelimeler tiksintiyi siler mi? Ya da o tiksintiye duyulan bir tutku mudur? Bilemedim.
Kafka her metninde içine alır almasına ama o tutkunun zamk gibi yapış yapış duygusu beni kendi karanlık koridorlarıma taşır. Duvarlar daralır, sesler boğuklaşır, insanların yüzleri seçilir ama anlamları artık yoktur. Yapış yapış bir kusma hâli. Kelimelerin içinde ayağı takılanlar, sırtüstü düşen böcekler, tiksintinin damarını yakalayıp üzerine basanlar.
İnsan, bir gün kendi hayatına dışarıdan bakarsa ne hisseder? Tiksinti mi? Acıma mı? Yoksa tarif edemediği tuhaf bir tutku mu? Çünkü insan yalnızca yaşadığı dünyadan yorulmuyor. Bir süre sonra kendi varlığının ağırlığından da yoruluyor. Her sabah aynı bedene uyanmak, aynı düşüncelerin içinden geçmek, aynı kırılmaları taşımak… ya da rutinin içindeki tutkunun kaybı tiksintiyle yarışır hâle geliyor da diyebilir miyiz?
Kafka’nın karakterleri, onlar büyük trajedilerin insanları değil. Sessizce aşınan insanlar, içeriden çökenler, kendine yabancı varoluşunun tetiklenmesiyle hayatı sorgulayanlar değil mi? Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesindeki asıl kırılma da burada bence. Böceğe dönüşmesi değil, buna alışması. İnsan her şeye alışıyor çünkü, en korkuncuna bile.
Gregor’un ilk düşündüğü şey bedenindeki değişim değil, işe geç kalması. Bu cümlede bütün çağ saklı gibi geliyor bana. İnsan kendi yok oluşunu bile erteleyebiliyor. İçindeki çürümeyi görmezden gelip gündelik hayatın küçük ritmine tutunabiliyor. Kafka’nın yarattığı tiksinti tam da bu yüzden yalnızca estetik bir duygu değil. Daha çok insanın kendine çarpması gibi. Bir aynanın önünde durup yüzünü tanıyamamak gibi. Çünkü modern insan artık kendi hayatının içinde bile misafir bazen. Çalıştığı yere ait değil. Evine ait değil. Kendine bile tam olarak ait değil. Yalnızca sürükleniyor. Ve en korkutucu olan şu: Bütün bunlar normal görünüyor.
Belki de Kafka’yı hâlâ bu kadar güçlü yapan şey bu. Onun dünyası fantastik değil. Fazlasıyla gerçek. Hatta gerçekliğin fazla büyütülmüş hâli. Uzayan koridorlar, kapanmayan kapılar, cevapsız kalan sorular… Bunların hepsi insanın iç sesi gibi. Josef K.’nın neden yargılandığını bilmeden yaşaması, bana bazen modern insanın görünmez suçluluğunu düşündürüyor. Sanki hepimiz açıklayamadığımız bir eksiklik taşıyoruz. Yetişemediğimiz bir hayatın içinde nefes almaya çalışıyoruz. Ama Kafka’nın metinlerinde yalnızca tiksinti yok. Garip bir tutku da var. İnsan, kendisini yaralayan şeye neden geri döner? Neden bazı kapıların önünde yıllarca bekler? Neden kabul edilmeyeceğini bildiği hâlde hâlâ sesini duyurmaya çalışır? Sanırım çünkü insan tamamen vazgeçebilen bir varlık değil. İçinde hep küçük bir ihtimal taşıyor. En karanlık yerde bile. Kafka’nın karakterleri bu yüzden ölmek istemiyor aslında. Sadece başka türlü yaşamanın mümkün olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar. Ama hiçbir çıkış yolu bulamıyorlar. Bir eşikte kalıyorlar sürekli. Ne içeride ne dışarıda. Ne tamamen insan ne tamamen gölge. Bazen düşünüyorum da, belki de Kafka’yı okurken bu kadar sarsılmamızın sebebi şu: Onun karakterlerini değil, kendi kırılmış taraflarımızı görüyoruz. Gün içinde kimseye göstermediğimiz yorgunluğu. Kalabalığın ortasında birden büyüyen yabancılığı. Durduk yere çöken o anlamsız boşluğu. Ve insan bazı metinleri okurken yalnızca edebiyatla karşılaşmıyor. Kendisiyle karşılaşıyor. Kafka tam olarak bunu yapıyor. Sessizce. Yavaşça. İçimize doğru açılan bir yara gibi.

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

