Benan Bilek

Kapıyı çekip evi kendi haline terk ettiğinde, içindeki soğuk kar beyazına rağmen mevsim yazdı. Arkasına bakmadı. Bazı hayatların dönülerek değil, sadece giderek geride bırakılabileceğini biliyordu uzun zamandır. Yanına hiçbir şey almadı. Ne fotoğraflar ne dolaplar dolusu giysisinden herhangi bir parça, ne de yıllarca kendine ait sandığı o ses tonu. Sadece sustu ve yürüdü. Sanki birisi onu çağırmış gibi. Kimse olmamasına rağmen. Mutfak masasının üzerinde bıraktığı bardak izini düşündü bir an. Silseydi kaybolacak, silmese yıllarca orada kalacak o solgun halka. Hangisi daha ağırdı, karar veremedi.
Babasından kalma küçücük bir paraya aldığı ikinci el arabasının kontağını çevirdi. Tepesi siyah turuncu arabasına “Portakal Kız” derdi. Portakal Kız bir iki kez öksürdü, hırladı, sonra sakinledi. Yolun kıvrımlarında usulca gezinmeye başladılar. Telefonu çantasında titreşti bir ara, bakmadı. Silinmeyen bir mesajın varlığını bilmek, okumaktan daha kolaydı.
Şehrin bittiği yerde arabasını sağa çekti. Biraz durmak iyi gelebilirdi. Çantasından tek bir sigara çıkarttı, çakmağını aldı. Portakal Kız’ı sigara kokusuyla hiç tanıştırmamıştı. Arabadan indi. İlk kez orada, sigarasını yakarken fark etti onu. Kimsenin ekmediği, sulamadığı, hatta belki de fark etmediği o mavi çiçeği. Eğildi, koparmadı. Bazı şeyler koparıldığında ölür, bazılarıysa olduğu yerde bırakıldığında insana hayat verir. Çiçeğin gövdesine dokunmadan, sadece parmaklarının gölgesini üzerine düşürdü. Uzun zamandır bir şeye zarar vermekten korkmadan bakmamıştı.
O gün kendi adını unuttu. Başka bir isim de vermedi, isimlerin geçmişe bağlı olduğunu biliyordu. Arabasına binip şehrin dışındaki küçük beldeye kadar gitti. Müzik dinlemedi, şarkı söylemedi, sadece gitti. Merkeze giden yola sapmadı, sağa kıvrılan yolun izinden gitmeye karar verdi. Yol onu deniz kenarında kayalıkların arasına saklanmış küçük bir otele kadar götürdü. Kayalıklar yüzünden kimsenin girmeyi sevmediği denizlerden biri. Şımarık Egelilerin ince kum sevdasına güldü kendi kendine. Hem kumlu deniz severler hem de denizin bulanıklığına söylenirlerdi. Taşlı denizlerin güzel berraklığında kulaç atmak ne güzeldi oysa. Taşlar ayağını acıtır ama gözünü açardı.
Otele yerleştiği ilk gece uyuyamadı. Geceleri kapanıyordu. Hindibanın da akşam olunca kendini kapatması nasıl güzeldi… Perdeleri açtı, karanlığa baktı. Denizin sesi susmuş gibiydi. Bir zamanlar geceyi seven biri olduğunu hatırladı. Sonra ne zaman vazgeçtiğini çıkaramadı.
Sabahleyin güneş odanın içine dolduğunda uyuyakaldığını fark etti. Gözlerini açar açmaz aklına yol kenarındaki çiçek geldi. Belki o açılmışsa, kendisi de açabilirdi. Hızla giyinip dışarı çıktı. Otelden çıkıp aynı yerde o çiçeği görmek için geri döndü.
Otele dönüş yolunda beldenin tek küçük dükkânına girdi. İçeride birbirinden ilgisiz her şey kendisini oraların yabancısı bir maceraperest gibi hissetmesine neden oldu. Bu duyguyu sevdi. Az konuşan dükkân sahibini de. Siyah yüzücü mayosunu görünce şaşırdı; böyle bir mayoyu şehrin marka mağazalarında ne çok aramıştı halbuki. Rafın kenarına parmaklarıyla dokundu. Bedeninin hâlâ bir yere ait olabileceğini hatırlamak gibi bir histi bu.
Bir havlu ve bir de üzerinde “believe” yazılı beyaz tişört aldı. “Believe.” Üzerine bu kelimeyi yazıp işlediği ne çok kasnak satmıştı yılbaşı zamanlarında. İnanmadığı her şeyi yapmak zorunda kaldığı yılları düşündü. O kelimeyi ilk kez kendi için satın alıyordu şimdi.
Ertesi sabah da aynı şeyi yaptı. Sonraki sabah da. Ve bir sonraki. Bir süre sonra çiçeğin aslında onu beklemediğini anladı. Oradaydı; hepsi bu. Beklemek sadece insana aitti. Var olmaksa mavi mavi gülümseyen hindibaya.
Yabani hindiba, toprağın en sert yerlerinden çıkıyordu. Asfaltın kenarından, taşların arasından, unutulmuş topraklardan. Onu her gördüğünde kendi hayatını düşünmüştü. Yaşadıkları, anıları, kırgınlıkları, kaybedişleri, göz yaşları, heyecanları, her şey bir çiçeğin mavisinde canlanıyordu sanki defalarca. Yol kenarında, çiçeğin hemen yanına, yere oturuyordu ve birlikte susuyorlardı. Köklerinin ne kadar derine indiğini düşündü onun. Bir keresinde bir belgeselde izlemişti, sökmeye çalıştıkça daha derinden tutunan bitkiler vardı. İnsan da öyle miydi? Unutmaya çalıştıkça daha çok hatırlayan?
Aklına dolabın arkasına sakladığı o küçük paket geldi. Kızına diktiği ama hiç gönderemediği elbise. Ölçülerini artık bilmediği bir çocuk için. Belki çoktan küçülmüş, belki hiç giyilmeyecek. Belki de varlığından bile habersiz olduğu bir armağan. O paketi bırakıp gitmişti. Bunun bir kayıp değil, bir bırakma olduğunu düşündü.
Bir sabah çiçeğin kapalı olduğunu gördü. İlk kez panikledi. Sonra güneş yükseldi ve mavi çiçekler yeniden açıldı. Yeniden açmak bir zaman meselesiydi belki de. Işığın zamanı. Her şey aynı anda görünür olmuyordu. Bazı gerçekler ancak ışık doğru açıdan vurduğunda kendini gösteriyordu.
O gün otele geri dönmedi. Kapıyı çekip çıktığı evine de. Geride bıraktığı hayat hâlâ oradaydı muhtemelen, ama artık onun hayatı değildi. İnsan bazen her şeyi bırakmaz, sadece kendisine ait olmayanlardan gider. Geçmişine saygı duyuyordu, evet. Onu düzeltmeye çalışmadan, kurcalamadan, olduğu yerde bırakarak. Yeterli.
Portakal Kız’ın kontağını çevirdi ve yavaşça sürdü. Güneş yükseliyordu. Sabah ışığı yolun kenarındaki taşlara vurdukça deniz parça parça görünüyordu. Dünyanın yeniden kurulduğunun müjdecisi. Dikiz aynasında yol kenarındaki mavi nokta küçüldü, sonra kayboldu. Arkasına yine bakmadı.
Yol uzundu. Nereye varacağını bilmiyordu. Bilmesi gerekmiyordu da. Çünkü artık bir yere dönmek için değil, kendi hayatını yeniden kurmak için gidiyordu. Yol kenarındaki başka çiçeklere de bakmadı. Yabani hindibanın tohumu taşınmak için yaratılmıştı, kaybolmak için değil. Tıpkı kendisi gibi.
Portakal Kız’ı ışığın zamanının daha güneşli, daha mavi olduğu bir rotaya doğru sürdü. Güneye.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.


