Emel Altuntaş
Hazırsan başlayalım. Fakat bu yolculuk ne kadar sürer, başına neler gelir bilemem. Bugünkü gibi kalacağını da zannetmem. Amaç da bu değil midir? Biraz değişmek.
Kim kime ayna tutuyor? Bu büyük kalabalık; bana değmeden, bu kadar hızlı, nasıl geçiyor sağımdan solumdan? Bazısının göz ucuyla baktığını ama acelesi olduğunu fark ediyorum. Kimi de dürtüyor beni, tepki vermiyorum. Çok kalabalıklar, yalnızlığıma çekilip görünmez olmak istiyorum ama aramızdaki bu müthiş çekim beni rahat bırakmıyor. Kalabalık ışık oyunlarıyla göz doldururken yalnızlık giderek derinleşiyor.
“Kalabalığa saf bir şekilde karışan, kalabalık yönünde hareket eden insan, kişiliğini kaybeder.”
Remy de Gourmont |
Varoluş; dilsiz, yalnız, kaygılı bir sorgulamadan sonra bile ortaya konması güç bir durumdur. Dili sürçen, titreyen sorular karşısında duvar gibi duran tek gerçek, “burada” olduğudur insanın. Her bir insan için de başka başka çalışır. Beyaz ve yalnız bir sayfadır belki hayat. Tek nüshadır. Bir satır dahi karalamadan da durulabilir. Susmak, yalnız kalmak bir tercihtir. Tertemiz sayfasını dürüp “buradasından” çekip gidebilir sahibi ya da yazmaya başlar hemen, her bir kelimenin sorumluluğunu alarak. İnsan; kendi katmanlarının keşif yolculuğuna çıkarken yanına alacağı üç şey ne olabilir acaba? “Burada” olduğunu söyleyen kendisini mi? Paylaşmaktan hoşlanmadığı yalnızlığını mı? Yoksa birkaç kâşifin kelimelerini mi?
Hayatın bize gösterdiği tarafı, bizim ona nasıl baktığımız ve yorumladığımızın yanı sıra nasıl bir denge aletinin üstünde dikildiğimizle de ilgili değil midir?
Yumuşak ve pürüzsüz bir zemin üstünde parende atıyorsak ve arkamızda güven duyduğumuz, sağlıklı, kendi kalabalığımız varsa ne ala. Her seferinde olmasa da çoğu zaman zaferle, yaralanmadan, övülerek, alkışlar arasında gereğini yaparız. Oysa pürüzlü, can yakan ve kırılgan bir zemin üstünde ne yapardık? Parende atmak şöyle dursun, yürümek bile kanatırken ayaklarımızı ve hatta güvenilmez, bilmediğimiz bir kalabalığın bizi yutacağını bilerek nasıl, ne tür bir varoluş sergileyebilirdik?
“Kalabalığa karışmak için hiçbir özellik gerekmez. Ama yalnız ve dik durmak için gerçekten çok şey gerekir.”
Charles Bukowski |
Modern insan artık daha da yalnız. İşe yaradığı sürece kalabalık onu içine alacak ve günün birinde bütün unvanlarını yakasından söküp ölüme terk edecektir. Yalnızlığına kıymet vermeden derinleşemeyen o insanın; elinde kalan şeyi; bembeyaz, yazılmamış tek nüshayı sallarken, “Sonuçta herkes aynı yolun yolcusu değil mi?” diye savunacağı bir gerçektir. Herkes aynı yolun yolcusu mudur? Kalabalıklarla sağlıklı bir bağ kurabilmek için yalnızlığımızın bize sunduğu seçkin derinliğin keşfine istekli olmalıyız. Her bir insan, geldiği hayatın kahramanıdır ve bu keşif, aslında kahramanın sonsuz yalnızlığını resmederken herkesin aynı yolun yolcusu olmadığını da gösterir.
Yeri doldurulamayacak kadar hacimli olan yalnızlığın dokuduğu, varoluş kumaşından biçilip dikilmiş bir elbise ile geçiş yapar insan, kalabalıklar arasına. Orada daha iyi anlayacak ve kucaklayacaktır, tekliğini. Büyük, çok sesli, gürültücü kalabalıklar arasında kendini var etmeye devam edebilen, bu gerilimli ilişkiyi doğru yönetebilen insan, olmanın olgunluğuna ulaşmış demektir. Bu sancılı ilişki insanı insan yapan şeydir aslında. Yalnızlık doğurgan ve sakin bir limandır. Mesele kalabalıklar içinde varoluş elbisesini nasıl taşıdığı ile ilgilidir.
Aristoteles, Zoon politikon’da, insan toplumsal bir varlıktır, der. Burada anlaşılan toplumsal kavramı ile modern dünyadaki toplum kavramı maalesef çok farklılaşmıştır. Birey, içi boşalmış modern yığınların arasında belki de ortadan kaybolmakla kendini var edebilir. Yalnızlığına çekilir. Yoksa az sonra o kalabalık yığın tarafından yutulmayacağının garantisi yoktur. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, kitabında; kalabalıkların düşünmek yerine alışkanlıklara sarıldığını, böyle bir durumda kötülüğün bile sıradanlaştığını, vurgular. Kalabalık daima etik sorumluluktan kaçınacak, başkalarını suçlayacaktır. Etik dışı davranış ve kavrayışın sıradanlaştığı günümüz dünyasında, düşünceye hak ettiği değer verilmeli ve eyleme geçilmelidir.
“Yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez. Kişi ancak yalnız olduğunda özgürdür çünkü.”
Arthur Schopenhauer
Yalnızlık, insanın görünmez kanatlarıdır. Nereye uçmak istiyorsa onu oraya götürür. İçindeki boşlukta kanat çırparken özgür ve derli topludur. Oysa modern kalabalık, çoğu zaman insan zihnine sıkılmış bir mermi etkisi yaratır. Bu uyuşturucu etki ile insan artık kendi gibi düşünemez, içindeki ses boğulur. Güvenli görünse de aidiyet sorunu yaşayabilir ve aynı kalabalık onu yutarak yok eder. İnsan sadece kendi başına gelişebilir, demiştir, Thomas Berhard. Çünkü kendi başınayken hile yapmaz. Ne yüzünü ne de zaaflarını gizlemez. Olduğu gibidir. Bu ürkütücü içe çekiliş olgunluğa atılan cesur bir adımdır.
Birey diğerlerinin arasına doğar. Orada büyür, gelişir. Hayata tutunma çabası ile toplum içine karışır. Yaşam kaygısı her şeyin önündedir. Sistem, ona nasıl yaşaması gerektiğini bir şekilde öğretecektir. Kalabalıklar içinde sadece bir gölge olarak kalması, dönen çarkı beslemesi dışında bir şeye kafa yormaması beklenir. Zamanla içinde bulunduğu toplumsal yığında kendini bir fazlalık gibi hissedebilir. İşte modern zamanların bakiyesi budur çoğu zaman; kalabalıklar içinde yalnızlık.
İnsanların birbirleriyle derin ve gerçek bağlar kurmasının önünde duran dijital bağımlılık ve bağlantıları ile sosyal medya etkileşimleri toplum içinde oldukça yaygındır. Özellikle büyük şehirlerde yaşam, bireyi fazlasıyla zorlamaktadır. Bunun önüne geçebilmek oldukça zor görünse de kişi, önce kendi ile gerçek bir bağ kurmakla başlar işe ve devamı daha kolay olur. Yeni uğraşılar keşfedecek, ortak zevklere sahip olduğu insanlarla yüz yüze ilişkiler kuracak ve böylece kalabalıklar arasından sıyrılmayı başaracaktır. Bu yeni uğraşılar, hayatının kahramanı olan bireyi değiştirip dönüştürürken, yaşamı daha çekilir ve daha anlaşılır hale getirecektir. Böylece içinde bulunduğu toplulukla sağlıklı ve verimli ilişkiler kurabilir.
Kahramanın sonsuz yalnızlığı yaratıcı bir sanatkardır da. Taşı ustaca oyup şekil verir, renklere fırça darbeleriyle ruh üfler, notalara dansı ve nefesi öğretir, kelimelerin büyülü gücünü kullanır. Sonra kalabalığa sunar onları. Bu, dünyayı daha yaşanır ve dayanılır kılar. Bütün marifet, kendi yalnızlığında kalabalıklara işaret edebilmektir.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

