Güzin Arar
Annem bana hiç elma şekeri almadı küçükken,
şöyle kan kırmızısı, cam gibi parlak.
Ne zaman tuttursam derdi ki: “Elma şekeri
yapmak için sadece içi çürümüş elmaları
kullanırlar.”
O gün bugündür nerede haddinden fazla
parlatılmış birini görsem,
içinden hep çürük bir elmanın çıkacağını düşünürüm elimde olmadan
Cevher, insana, doğaya ve yaradılışa dair özü, mayayı veya esas değeri anlatan engin bir kelimeyken, ondan türetilmiş mücevher kelimesi sadece ‘değerli taşlarla donatılmış’ olanı ifade eder. Ve insandan uzaklaşmış, kökündeki anlamı yitirmiş mücevher kelimesi bu defa tersine bir etkiyle günümüzün sığ cevher algısına temel oluşturmuştur. Böylece bugün cevher çoğunlukla, somut, elle tutulan, gözle görülen, insan ruhundan ve özünden uzak materyalist zenginlikleri ifade eder hâldedir.
Öz Türkçede ‘töz’ kelimesiyle karşılık bulan cevher tam olarak insanın ve oluşturduğu toplumların öz değerini ve hatta varoluş nedenini bize fısıldarken, bugün cevherden anladığımız çok daha maddesel, ruhsuz kıymetlerdir. Bu kıymetler bir insanın içinde bulunduğunda da durum değişmez. Felsefesini yitirmiş ya da hiç bulunamamışsa içimizdeki de cevher olmaktan uzaktır.
Ve birinin cevheri diğerinin karanlığıysa o cevher değildir. Töz, ancak tüm insanlığın ya da bütünün hayrınaysa değerlidir, o zaman cevherdir.
Afrika kıtası sahip olduğu sayısız cevher(!) yüzünden yıllar boyu süren vekâlet ve vesayet savaşlarına sahne olmuş keder dolu bir kıtadır. Bunun yakın tarihteki en önemli örneği 1997-2003 tarihleri arasındaki Kongo Savaşıdır ki, “Afrika’nın 2. Dünya Savaşı” denecek kadar ağır kayıplara neden olmuştur. Dünyanın bir köşesi, adına milenyum çağı, dijital çağ, bilgi çağı dediği ışıltılı bir zamandan geçerken aynı anda Kongo’da ölü sayısı konusunda bile kimsenin kesin bir bilgiye ulaşamadığı koyu bir karanlık yaşanıyordu. Daha da fecisi, başta Ruanda olmak üzere savaşan tüm tarafların sokaktan, evden zorla topladığı yaşları 7 ila 17 arasında değişen 30000’den fazla çocuk ‘çocuk asker’ olarak kullanılmıştı. Bu vekâlet savaşlarını pompalayan, destekleyen o sözde medeni ülkelerin yedi yaşındaki çocukları okuma yazma öğrenip, arkadaşları ile top oynarken kızıl gözleri dehşetten açılmış, yırtık paçavralar içinde kaburgaları sayılan çocuklar beyin yıkama kamplarına kaçırılıyor, ellerine gerçek silahlar veriliyordu; belki de kendi kabilesinden diğer çocukları öldürsün diye.
Kimilerine göre kayıp 5.4 milyondan fazla kimilerine göre 1.7 milyondu. Bilimin basitçe yanılma payı dediği ve milyonlarla ifade edilen fark birilerinin annesi, bir diğerinin kaçırılan evladı, kiminin babası, ağabeyi, ablasıydı. Neden öldüğünü dahi bilmeyen ve hiçbir zaman bilemeyecek milyonlar…
Kabileler arası çekişme ya da iç çatışma maskesi ile Kongo ve Ruanda arasında başlayan savaş kısa sürede Uganda, Zimbabve, Angola ve Namibya’yı da içine alan büyük bir bölgesel savaşa dönüştü. Uluslararası ağ planını tıkır tıkır uyguluyordu. Herkes sanıyordu ki bu savaş Afrika’nın savaşı. Hayır! Bu savaş perde arkasında, kan kokusuna iştahı kabarmış sırtlanların vekâlet savaşıydı. Bu savaş altın, uranyum, koltan, tantal, elmas, kalay, kereste, kahvenin kokusuna üşüşenlerin savaşıydı. Savaş sürerken ülkedeki (Kongo) doğal kaynak gelirlerinin paylaşımı esas amaç olarak o kadar ön plana çıktı ki, Kongo’ya karşı birleşen iki müttefik Ruanda ve Uganda, ülkenin tam ortasındaki Kisangani’de bu defa birbirleriyle savaşa giriştiler. Bütün bu çark içinde savaşın sebebi olan altın, kobalt ve diğer madenler aynı zamanda savaşın sürmesini de sağlayan savaş ekonomisinin can suyu olmuştu. Ve bu kanlı elmas² döngüsü yüzyıllarca tüm Afrika’nın makus tarihinin³ temel yapı taşı yapıldı, kaderi yapıldı… Sonra dediler ki “Coğrafya kaderdir”.
Bir de insana atfedilen cevherler vardı: Beyin cevheri. Nam-ı diğer zekâ, akıl, deha…
1914 Temmuz’unda Mileva iki oğluyla birlikte Einstein’ı Berlin’de bırakıp Zürih’e dönerken içindeki terk edilme acısını küçük Hans Albert ve Eduard’a hiç göstermedi. Peronda beklerken Einstein’ın kendisine dayattığı evlilik sözleşmesini düşündü tekrar. Nasıl yazabilmişti o zalim, duygudan uzak şartları iki çocuğunun annesine? Bir an tereddüt yaşadı, tam şu anda “Gitme” dese çocukları için bu onursuz evlilik şartlarına bile razı olabilirdi. Oysa Einstein son derece soğuk ve kararlıydı. O an anladı Mileva, hayatının sonuna kadar, biri ileride şizofreni teşhisi alacak olan iki oğluna tek başına bakacaktı.
1901’de, Mileva henüz çok başarılı bir fizik öğrencisiyken ona yazdığı mektupta Einstein, “İkimiz birlikte görelili hareket üzerine çalışmalarımızı zaferle sonuçlandırdığımızda ne kadar mutlu ve gururlu olacağım!” derken, ne olmuştu da 1905’te çıkardığı dört makalenin hiçbirinde Mileva’ya yer vermemişti? Üstelik 1901-1905 arası Mileva ve Einstein için yaşamın çok hızlı ve travmatik aktığı bir dört yıldı. Zira 1901’de ilişkilerinin başında Mileva hamile kalmış, o günün toplumsal baskıları arasında bir yandan bu evlilik dışı çocuğu gizlemeye çalışırken 1901’deki son diploma sınavını geçememiş ve mezun olmamıştı. 1902’de evlilik dışı kızları Lieserl doğmuş ancak Einstein bir kere bile kızını görmediği gibi nüfusa kaydedilirken dikkatli olunması gerektiğini yazıyordu mektubunda.
Lieserl’in akıbeti de hiçbir zaman kesin olarak öğrenilemedi. Kızıldan öldüğü ya da evlatlık verildiği üzerine çıkarılan çeşitli rivayetlerle Einstein için zamansız ve can sıkıcı olan Lieserl meselesi kapanmıştı. Mileva diplomasını alamamanın üzüntüsünü de, Lieserl konusunu da gencecik yaşında tek başına yaşamak ve halletmek durumunda kaldıktan sonra neden hâlâ Einstein’la evlenmiştir sorusu akla geliyor ister istemez? Büyük olasılıkla çok genç olmasından dolayı Mileva Einstein’ın kendisine olan hayranlığını derin bir aşk ve duygusal bağla karıştırdı. Oysa, Einstein bilimsel konuları ayrıntısıyla konuşup tartışabileceği, fizik ve matematik bilgisine çok güvendiği ve kariyerinde ona basamak olacak bir cevher bulmuştu. Ve o basamakların üzerine basa basa yukarıya tırmanmak için de asla tereddüt etmedi.
Böylece Mileva ve Einstein 1903’te evlendiklerinde Mileva bir çocuk kaybetmiş, diplomasını alamamış travmalı bir kadındı. Bunları atlatmaya fırsat bulamadan 1904 yılında ilk oğulları Hans Albert doğdu. Mileva dört yıl gibi kısa bir sürede kuru bir yaprak gibi o üzüntüden diğerine sürüklenirken, Patent Enstitüsünde 3. sınıf bir uzman olarak çalışan ve henüz akademik bir kariyeri olmayan Einstein’la geceler boyunca fizik, matematik, felsefe tartışıyordu. Ve 1905’e gelindiğinde Albert Einstein dört tane çok ses getiren makaleyi sadece kendi adıyla yayımladı. Bunlardan biri de, ona şöhretin kapılarını açan “İzafiyet Kuramı”na temel teşkil edecek “Özel Görelilik” makalesiydi ki, bugün bilim dünyası hâlen kanıtlanmış kabul etmese de “Görelilik Kuramı”nın nüvesi Mileva ve Einstein’ın ortak çalışmalarının ürünüydü. Mileva ise daha ilişkinin ve evliliğin başlangıcında yalnız bırakılmış, bilim dünyasının da yok saydığı bir figürdü. Çok iyi bir matematikçi olmasına rağmen, baştan yanlış hipotezlerle kurgulanmış bir evliliğin başarılı bir teoriyle sonuçlanamayacağını da ne yazık ki anlayamamıştı. Nitekim yanlış temele oturan evlilikleri de sağlam bir bina inşa edemedi. Böylece iniş çıkışlarla dolu sarsıntılı birliktelikleri fiilen 1914’te, resmî olarak da 1919’da sonlandı.
1914’te son defa iki çocuğu ve evliliği için çabalayan Mileva’nın önüne Einstein tarafından konulan koşullar⁴ insanlık ve kadınlık onurunu yerle bir eden türdendi. Mileva’nın evlilik sözleşmesini reddederek iki çocuğuyla birlikte Zürih’e dönmesinden sadece birkaç ay sonra Einstein kuzeni Elsa’yla evlendi. İleride onun için şakayla karışık şu cümleyi sarf edecekti: “İkinci karımın bilim hakkında hiçbir şey anlamamasına sevindim, çünkü ilk karım anlıyordu.”
Bütün bunlar gösteriyor ki, bir kadının kalbini parçalamak atomu parçalamak kadar dünyanın ilgisini çekmemiştir. Bu da aslında insanoğlunun ‘cevher’ algısındaki bir defoya işaret eder. İşte o defo, yıkıcı egonun ve çürümenin de başladığı yer. Çürüme, insan eliyle taçlandırılmış, derinliği olmayan cevherimsinin karşıtı olarak hayatımıza ve dilimize girmiştir. Altını, elması çürümediği ya da çürümeye karşı dirençli olduğu için ‘cevher’ sanan insan, asıl çürümenin kendi içinde olduğunu fark etmez.
Oysa, insanın ve yaşamın özünü taşıyan gerçek cevherin olduğu yerde çürüme değil dönüşüm vardır. Bedenler toprağın altında yeni yaşamlara koza olurken gerçek cevher nesiller boyu taşınır, insanı, toplumları dönüştürür ve sonunda tekamülün kelebek kanatları açılır.
- Güzin Arar, Ben de Denedim, Klaros Yayınevi, 2022, s.102
- Kanlı Elmas (Blood Diamond), yönetmen Edward Zwick (Warner Bros. Pictures, 2006).
- A.Asım Arar, Binyılın Değişiminde Dış Politikamızın Az Bilinenleri, Siyasal Kitabevi, 2025, s.128-134
- Albert Einstein’ın Mileva’ya hitaben yazdığı 18 Temmuz 1914 tarihli mektubundan:
“ŞARTLAR
A. Sen şunları sağlayacaksın:
- Giysilerimin ve çamaşırlarımın düzenli ve iyi durumda tutulmasını;
- Üç öğün yemeğimin odama düzenli biçimde sunulmasını;
- Yatak odamın ve çalışma odamın daima düzenli tutulmasını; özellikle de çalışma masamın yalnızca benim kullanımımda olmasını.
B. Aramızdaki kişisel ilişkilerin, bunların sürdürülmesinin toplumsal nedenlerle kesinlikle gerekli olduğu durumlar dışında, tümünden vazgeçeceksin. Özellikle şunlardan vazgeçeceksin:
- Evde senin yanında oturmamdan;
- Seninle birlikte dışarı çıkmamdan veya seyahat etmemden.
C. Benimle ilişkinde aşağıdaki hususlara açıkça uyacağını taahhüt edeceksin:
- Benden herhangi bir şefkat, sevgi gösterisi veya yakınlık beklemeyecek ve bana hiçbir şekilde sitem etmeyeceksin;
- Senden bana yöneltilmiş konuşmayı, ben istediğim anda derhal keseceksin;
- Ben istediğim takdirde, yatak odamı veya çalışma odamı derhal ve hiçbir itirazda bulunmadan terk edeceksin.
D. Çocuklarımızın önünde, sözlerinle veya davranışlarınla beni küçük düşürmemeyi taahhüt edeceksin.”

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.


